Üstad "Mecmuu, manevi tevatür gibi bir mucize-i mutlakanın tahakkukunu gösteriyorlar." diyor. Bazıları ise "Hadislerdeki mucize rivayetlerinin toplamı bile tevatür olamaz." diyorlar, bu doğru mudur?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Hz. Peygamberin (asm), bizzat Kur’an’da sabit olan Bedir savaşında bir avuç çakıl taşları eline alıp atarak düşmanı hezimete uğratması (bk. Enfal, 8/17), ayı ikiye bölmesi (inşikak-ı kamer) mucizesi (bk. Kamer, 54/1) ve eşlerinden birine gaibten haber vermesi (bk. Tahrim, 66/3) gibi mucizelerinin varlığı, bu hadisten maksadın, Kuran’dan başka bir mucizesinin olmadığı görüşünü kesin olarak çürütmektedir.

Buharî ve Müslim gibi sahih hadis kaynaklarında onlarca mucizeye yer verilmesi de, Hz. Peygamberin (a.s.m) Kur’an’dan başka mucizesinin olmadığı yolundaki anlayışın yanlış olduğunu ortaya koymaktadır.

Doğru bilgi kaynaklarından birinin “sadık haber / mütevatir haber” olduğu âlimlerin ittifakıyla kabul gören bir kaidedir. Bu açıdan bakıldığında, rahatlıkla denilebilir ki, Resulullah Efendimiz (asm)'ın mu’cizelerinden bazıları mütevatir haberlerle / kesin bilgilerle sabittir.

Mesela; “Hanînü’l-ciz” (Hz. Peygambere minber yapılınca daha önce kendisine dayanarak hutbe okuduğu kuru hurma kütüğü’nün bu ayrılık sebebiyle ağlaması), Resulullah Efendimiz (asm)'ın bir işaretiyle Ay’ın ikiye ayrılması, Hudeybiye seferi esnasında susuz kalan orduya parmaklarından yeteri kadar suyun akması, çok az bir yemekten yüzden fazla insanları doyurması gibi mucizelerle alakalı haberler, âlimler tarafından mütevatir olarak kabul edilmiştir. (bk. el-Kettanî, Nazmu’l-Mütenasirmine’l-hadisi’l-mütevatir, 221-225)

Sualde geçen konuyu daha iyi anlamak için Üstad Hazretlerinin kendi ifadelerini vermeyi uygun görüyoruz:

"Naklolunan haberler, eğer tevatür suretinde olsa, kat’îdir.

"Tevatür iki kısımdır: Biri sarih tevatür, biri manevi tevatürdür. Manevi tevatür de iki kısımdır."

"Biri sükûtîdir. Yani, sükût ile kabul gösterilmiş. Mesela, bir cemaat içinde bir adam, o cemaatin nazarı altında bir hâdiseyi haber verse, cemaat onu tekzip etmezse, sükûtla mukabele etse, kabul etmiş gibi olur. Hususan, haber verdiği hâdisede cemaat onunla alakadar olsa, hem tenkide müheyya ve hatayı kabul etmez ve yalanı çok çirkin görür bir cemaat olsa, elbette onun sükûtu o hâdisenin vukuuna kuvvetli delâlet eder."

"İkinci kısım tevatür-ü manevi şudur ki: Bir hadisenin vukuuna, mesela 'Bir kıyye taam, iki yüz adamı tok etmiş.' denilse, fakat onu haber verenler ayrı ayrı surette haber veriyor. Biri bir çeşit, biri başka bir surette, diğeri başka bir şekilde beyan eder. Fakat umumen, aynı hâdisenin vukuuna müttefiktirler. İşte, mutlak hâdisenin vukuu, mütevatir-i bilmânâdır, kat’îdir. İhtilâf-ı suret ise zarar vermez."

"Hem bazen olur ki, haber-i vahid, bazı şerâit dahilinde tevatür gibi kat’iyeti ifade eder. Hem bazan olur ki, haber-i vahid, haricî emarelerle kat’iyeti ifade eder."

"İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan bize naklolunan mu’cizâtı ve delâil-i nübüvveti, kısm-ı âzamı tevatürledir: ya sarihî ya manevi ya sükûtî. Ve bir kısmı, çendan haber-i vahidledir. Fakat öyle şerâit dahilinde, nakkad-ı muhaddisîn nazarında kabule şayan olduktan sonra, tevatür gibi kat’iyeti ifade etmek lâzım gelir." (Mektubat, On Dokuzuncu Mektup, Dördüncü Nükteli İşaret)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...