Üstad Bediüzzaman Said Nursi, "Irkçılık" konusunda, "Açılım, Çözüm Süreci ve Terörsüz Türkiye" hususunda ne diyor?
Değerli Kardeşimiz;
- Kısaca Irkçılığın Tarifi Ve Kökeni
Irkçılık; bir kavmin başka bir kavmi inkâr edip düşmanlık etmesidir. Ya da en hafif tabiri ile bir kavmin diğer kavimden kendisini daha üstün görme hastalığıdır. Âyetteki tearüf ve teavün, yani tanıma ve yardımlaşma vurgusunun muhalif manası, ırkçılığı bize tarif ediyor. Yani ırkçılık bir kavmi inkâr edip onunla bütün insani ilişkileri kesmek manasına geliyor ki, bu noktadan ırkçılık ne İslamidir ne de insanidir. Irkçılık illetini insanlığa bulaştıran unsur ise; maddeci ve inkârcı felsefedir. İnsanlığa hızla bulaşması ve yayılması ise Fransız İhtilali ile başlar. Yani ırkçılık hastalığı İslam âlemine hariçten gelen bir hastalıktır.
Üstad Hazretleri milliyetçiliği ırkçılıktan ayırt etmek için, milliyetçiliği müspet ve menfi olmak üzere iki kısma ayırıyor:
"Menfi Milliyetçilik: Fakat fikr-i milliyet iki kısımdır: Bir kısmı menfidir, şeâmetlidir (kötü ve uğursuz), zararlıdır. Başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhasamet (kavga ve düşmanlığa) ve keşmekeşe sebeptir."
Faşizm ve ırkçılık bu manayadır. İslam dininin şiddetle yasakladığı zararlı menfi milliyetçilik budur.
"Müsbet Milliyetçilik: Müsbet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dahilîsinden ileri geliyor. Teâvüne, tesanüde sebeptir; menfaatli bir kuvvet temin eder, uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur."
Yani milliyetçilik duygusu insanlar arasında bir dayanışmaya, yardımlaşmaya ve kuvvete sebebiyet veriyor ise, İslam ve insan kardeşliğine zararı dokunmuyor ise, bu duygu müspet ve zararsızdır. İnsanın milliyeti inancına bir kalıp ve bir kılıftır. Değerli olan kılıf ve kalıp değil, kılıf ve kalıbın içindekidir.
Mesela; para kasası paradan daha değerli değildir, kasa para içindir. İnsanın ırkı ve kavmi de inançların bir kılıfı ve kalıbıdır. Irkçılıkta kalıba değer verirken, kalıp içindeki inançlara değer vermemek hükmeder ki, bu tam bir ahmaklıktır. Tıpkı para kasasına sarılıp içindeki paralara dikkat etmeyen ve değer vermeyen bir adamın meseli gibidir. Hazreti Ömer’i (ra) değerli yapan kalıbı ve milliyeti değil, adalet ve ahlakıdır. Şayet insanı değerli kılan kalıbı ve milliyeti olsa idi, Ebu Cehil, Nemrut, Mussolini ve Firavun gibi zalim ve alçaklar, en değerli insanlar sınıfından olurlardı. Demek kıymet ve değer kalıpta değil, kalıbın içindeki mefkûre ve inançlardadır. Kalıbın değer ve kıymeti inanca hizmeti nispetindedir.
- Irkçılıkta Üç Önemli Zehirli Nokta
“Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık... Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız... Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınız (O’ndan en çok korkanınız)dır.” (Hucurat, 49/13)
“Hey’et-i içtimaiye-i İslâmiye, büyük bir ordudur. Kabail ve tavaife inkısam etmiş. Fakat binbir birler adedince cihet-i vahdetleri var. Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir, bir bir bir... binler kadar bir bir... İşte bu kadar bir birler, uhuvveti, muhabbeti, vahdeti iktiza ediyorlar. Demek kabail ve tavaife inkisam, şu âyetin ilân ettiği gibi, tearüf içindir, teavün içindir... tenakür için değil, tahassum için değildir!..”(1)
Âyette ve âyetin tefsiri hükmünde olan Risale-i Nurlarda; üç mühim hakikat göze çarpıyor:
Birisi: İnsanları milletlere ve kavimlere bölüp dillerini ve renklerini farklı kılan Allah’tır. Irkçıların yabani bir nazarla baktıkları diğer kavimleri var eden ve onları farklı kılan fail Allah’tır. Demek ırkçılıkta zımni olarak Allah’a karşı bir düşmanlık ve husumet vardır. Zira fiili beğenmemek zımni olarak faili beğenmemek demektir. Irkçılık eşittir Allah düşmanlığı desek, mübalağa etmiş olmayız.
İkincisi: Kavimlerin ve milletlerin farklı ve muhtelif kılınması birbirlerini inkâr edip, birbirlerini düşman olarak görmek için değil, birbirlerini tanımak ve birbirleri ile yardımlaşmak içindir. Âyette en göze çarpan husus; tearüf ve teavündür, yani tanışma ve yardımlaşmadır.
Üstad'ın ordu misali çok manidardır. Şayet ordu taburlara, bölüklere, takımlara ayrılmamış olsa idi, ordunun vazife yapması imkânsız ve karmaşık olacaktı. Bir asker, kısımlara ayrılmamış ordu içinde nerde nasıl duracağını, hangi vazifeyi yapacağını bilemezdi. Demek taburlar birbirlerini tanımak ve yardımlaşmak için bölünmüşler; yoksa bir tabur başka bir taburu inkâr edip kavga etsin düşman görsün diye değil. Irkçıların durumu ordunun taburlara ve bölüklere ayrılmasına kızan ve öfkelenen bir ahmağın durumu gibidir.
Üçüncüsü: Kavimlerin farklılığa götüren yönlerinin birliğe vesile olan yönlerinin yanında çok ehemmiyetsiz ve basit durmasıdır. Hakikaten kavimlerin farklılıkları birliklerinin yanında çok adi ve basit kalıyor. Yani kavimler arasındaki birlik bağları farklı bağlarından çok fazladır. Biz neden çoğu aza tabi kılıp birbirimizle düşman olalım. Böyle bir cehalet ve zulüm nedendir, anlaşılması pek güç gerçekten. Üstad Hazretleri bu birlik bağlarını ne güzel sıralamış:
“Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir, bir bir bir... binler kadar bir bir...”
Bu kadar birlik noktaları varken, ayrılık noktaları öne çıkarıp bunu da düşmanlık vesilesi haline getirenler ne kadar yanlış oldukları anlaşılır.
- Risale-i Nurlarda Irkçılığa Bakış
Dinimizde ırkçılık haramdır. Samimi bir Müslüman asla ve kat’a ırkçılık yapamaz, şayet yapıyorsa, samimiyetinde şüphe vardır. İslam ile ırkçılık aynı kalpte olamaz.
Risale-i Nur'un umumuna bakıldığında, bu zamanda dinsizlik fikrinden sonra, en tehlikeli ve en zararlı fikrin menfi milliyetçilik olduğu çok rahatlıkla anlaşılır. Üstad Hazretlerinin en sert söz sarf ettiği ve müsamaha göstermediği husus, inkârı ulûhiyet ve ırkçılıktır.
Risale-i Nurların bütün eczaları Üstad Hazretlerinin herhangi bir kavmin milliyetçisi olmadığını zahir ve sarih bir şekilde ispat eder. Hususen milliyetçilikle alakalı bahisler, onun bu husustaki fikirlerini kat’î bir şekilde beyan ediyor. O noktalar izah edilip nazara verilirse mesele anlaşılır kanaatindeyiz.
Üstad Hazretlerinin en büyük gayesi İttihad-ı İslam’dır; Müslümanların bir çatı altında toplanmalarıdır. Müslümanları bölmek isteyen şer güçlerin sinsi oyunlarını çok iyi bilen Bediüzzaman Hazretleri, milletin bu oyunlara alet olmaması ve İttihad-ı İslam’ın tesisi için, bir taraftan eserlerinde imana ait şüphe ve vesveseleri izale edici kesin delil ve burhanlar serdederken, diğer taraftan da millet ve memleketin birlik ve beraberliğini, uhuvvet ve muhabbetini perçinleyici kuvvetli ve mukni dersler vermiş; fikirlerini her vesileyle dile getirmiş, idarecileri bir din âlimi olarak uyarmıştır.
“İttifakta kuvvet, ittihadda hayat, uhuvvette saadet vardır” diyen Bediüzzaman Hazretlerinin, İslam âleminin birlik ve beraberliği hakkındaki şu tespiti de çok manidardır.
“Şimdi ise, en ziyâde birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebi tahakkümü altında ezilen anasır ve kabail-i İslamiye içinde, fikr-i millîyetle birbirine yabani bakmak ve birbirini düşman telakki etmek, öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez.” (Mektubat)
Bediüzzaman Hazretleri, İslâmiyet’in mânâ, şümul ve müessiriyet açısından kâfi olduğunu; bu râbıtaların kavmiyetçilikteki râbıtalardan çok daha râsih, metin, samimî, hasbî ve daimî olduğunu fiilen sergilemiş ve bu konudaki kanaatini şöyle dile getirir:
“...İslâmiyet’in verdiği uhuvvet içinde, bin uhuvvet var; âlem-i Beka’da ve âlem-i Berzah’ta o uhuvvet bâkî kalıyor. Onun için uhuvvet-i milliye, ne kadar da kâvî olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa, onu onun yerine ikame etmek; aynı kal’anın taşlarını, kal’anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev’inden ahmakâne bir cinayettir.”
“Evet, acaba hangi unsur var ki, üç yüz elli milyon vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri kazandırsın!...” (Mektubat)
(O zamanki Müslümanların sayısı üç yüz milyon idi. Şu anda bu rakam iki milyara yaklaşmıştır.)
Üstad Hazretleri, saf ırk felsefesinin tamamen hayalî ve vehmî olduğunu ve millî birliği unsuriyetin değil, “dil, din ve vatan münasebeti”nin temin edeceğini müdafaa eder:
“Levh-i Mahfuz açılsa ancak hakiki unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyle ise, hakikî unsuriyet fikrine, hareketi ve hamiyeti bina etmek, mânâsız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki: Menfî milliyetçilerin ve unsuriyet-perverlerin reislerinden ve dîne karşı pek lâkayd birisi, mecbur olmuş, demiş: “Dil, din, bir ise; millet birdir.” Madem öyledir. Hakikî unsuriyete değil; belki dil, din, vatan münâsebatına bakılacak. Eğer üçü bir ise, zaten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dâiresine dahildir...” (Mektubat)
İttihad-ı İslam; İslam esaslarını ve İslam milliyetini esas alıp, menfi milliyetçilikten uzak durmak, dinî esaslarda ittifak edip, teferruatta münakaşa etmemek ve ihtilaf konusu olan meseleleri meşveretle izale etmektir. Üstadımız İttihad-ı İslam’ı şöyle tarif eder:
“Bu ittihadın cihetü’l-vahdeti ve irtibatı, Tevhid-i İlâhîdir; peyman ve yemini, imandır. Müntesibleri, kalûbelâdan dâhil olan umum mü'minlerdir; defter-i esmâları da Levh-i Mahfuzdur; bu ittihadın nâşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslamiyedir; günlük gazeteleri de İ'lâ-yıKelimetullahı hedef-i maksad eden umum dinî gazetelerdir. Kulüb ve encümenleri, cami ve mescidlerdir ve dinî medreseler ve zikirhanelerdir, merkezi de Haremeyn-i Şerifeyndir. Böyle cemiyetin reisi Fahr-i Âlemdir (A.S.M.) ve mesleği, herkes kendi nefsiyle mücahede, yâni ahlâk-ı Ahmediye (A.S.M.) ile tahâllûk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihya ve başkalara da muhabbet ve eğer zarar etmezse nasihat etmektir. Bu ittihadın nizamnamesi, Sünnet-i Nebeviye ve kanunnamesi evâmir ve nevahi-i şer'iyedir ve kılıçları da berâhin-i katıadır. Zira, medenîlere galebe çalmak, ikna iledir, icbar ile değildir! Taharri-i hakikat, muhabbet iledir. Husumet ise, vahşet ve taassuba karşı idi. Hedef ve maksatları da,İ'lâ-yıKelimetullahtır. Şeriatta; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir, yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir; onu da ulûlemirlerimiz düşünsünler. Şimdiki maksadımız o silsile-i nûraniyeyi ihtizaza getirmekle herkesi bir şevk-i hâhiş-i vicdaniye ile tarîk-i terakkide kâbe-i kemalâtasevketmektir. Zira, İ'lâ-yıKelimetullahın bu zamanda bir büyük sebebi, maddeten terakki etmektir!” İşte ben bu ittihadın efradındanım ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa, sebeb-i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim..
Elhâsıl, Sultan Selim'e biat etmişim, onun ittihad-ı İslamdaki fikrini kabul ettim. Zira o, vilâyat-ı şarkiyeyi ikaz etti, onlar da ona biat ettiler. Şimdiki Şarklılar, o zamandaki Şarklılardır. Bu meselede seleflerim; Şeyh Cemaleddin-i Efganî, allâmelerden Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Suavi, Hoca Tahsin ve İttihad-ı İslamı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selim’dir ki demiş:
İhtilâf ü tefrika endişesi,
Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni;
İttihadken savlet-i a’dayı def'e çaremiz,
İttihad etmezse millet, dağidar eyler beni...” (Tarihçe-i Hayat)
Üstad Hazretleri bütün Müslümanların bir çatı ve otorite altında olmalarını savunuyor. Şimdiki zamanın ve zeminin böyle bir duruma müsait olmadığı, bütün Müslümanların tek otorite ve tek devlet altında toplanmanın mümkün olmadığı da bir hakikattir. Ama İslam birliğinin tahakkuk ve teessüsüne dair başka yollar da vardır. Müslüman ülkeler ortak bir çatı altında birleşip, siyasî ve iktisadî bir güç haline gelebilirler.
Zaten bu asırda da İttihad-ı İslam ancak bu tarz ile olabilir. Eskide olduğu gibi ordu ve silah kuvveti ile bütün İslam âlemini bir çatı altında toplamak pek mümkün görünmüyor.
İslam coğrafyasındaki kavimler iki çeşittir. Birisi köklü ve kesretli olan büyük kavimler, diğeri ise bu köklü ve kesretli kavimlerle etle tırnak gibi olan küçük ve ekalliyetteki kavimlerdir. Büyük kavimler ekseriyetle Araplar, Türkler, Farisilerdir. Küçük kavimler ise, yüzlerle ifade edilebilir. Zaten tarihte hilafet de bu büyük kavimlerin elinde, diğer kavimlerin yardımı ve kardeşliği ile sürdürülmüştür. Bu yüzden etle tırnak haline gelen büyük kavimlerle küçük kavimlerin ayrışması hem mümkün değil hem de akıl kârı değildir.
Mesela, Türk Milleti ile Kürt Milleti etle tırnak olmuş iki kavimdir. Bunların ayrışıp, farklı devlet kurmaları mümkün ve vaki değildir. Bin yıldan beri iç içe yaşamış ve akrabalıklar kurmuş bu kavimlerin ayrışması bir felakettir. Zira Kürt kavminin mühim bir bölümü batıya göç etmişlerdir. Mesela, Diyarbakır’ın nüfusu yedi yüz bin ise İstanbul'daki, nüfusu bir buçuk milyondur. Yani iki kavmin ayrışması hem coğrafi olarak hem nüfus olarak hem iktisadi olarak hem kardeşlik bağları olarak hem de İslam açısından mümkün değildir. Üstad Hazretleri bu fikri asla ve kata kabul etmiyor. Bir avuç lakayt Türk ırkçıları ile Kürt ırkçıları istiyor diye bu kuvvetli bağlar koparılamaz ve koparılmamalıdır. Boş bir hayalin peşine düşüp insanların ekserisini huzursuz etmenin ve sıkıntıya atmanın insani ve imanî hiçbir geçerliliği yoktur. Dinsizliğe bulaşmış birkaç şovenist ve kafatasçı düşünce sahibi budalanın ardına düşüp hem dünyayı hem ahiret hayatını tehlikeye atmak akıl kârı değildir.
- Kürt Dili Meselesine Kısa Bir Bakış
Cumhuriyetin kuruluş felsefesinde vatandaşlık tarifi yerine ırkçılık tarifi yapılmıştır. Bu da ülkemizde etnik çatışmaların temelini ve zemini oluşturuyor. Bugünkü PKK meselesi zannedildiği gibi otuz yıllık bir mesele değil, kökü Cumhuriyetin kuruluşuna kadar giden eski ve köklü bir meseledir. Dış düşmanların da bunu manipüle etmesi ile meselenin bu raddeye nasıl geldiği az çok anlaşılır. Yani meseleyi büyüten dış etkenler olduğu gibi iç etkenler de vardır. Biz bugüne kadar hep dış etkenler üstünde konuştuk. Hâlbuki meselenin kökü ve temeli içimizde duruyor. İçimizdeki sıkıntıları halletmeden dış sebeplerle baş etmek pek mümkün değildir.
Mesela, kavimlerin kendi dillerini muhafaza etmesi ve konuşması en tabi haklarıdır. Çok milletli bir devlette, resmi bir dilin olması elbette çok lüzumludur. Ama resmi dilin dışında her kavim ve her millet kendi dilini konuşup örfünü muhafaza edebilmelidir. Bunlar üstünde bir baskı kurulmamalıdır. Baskı ve zulüm insanları birleştirmez, aksine ittifakı imkânsız kılacak şekilde ayrıştırır.
İslam dininde hiçbir kavmin kimliği, dili, örfü, ırkı yok kabul edilmez, ama bunun yanında ırkçılığa da müsaade etmez. Yani kavimlerin birbirlerini tezyif ve inkârı kati bir surette yasaklanmıştır.
Üstad Hazretleri bu büyük musibeti ta o zamandan görmüş ve şu şekilde tespitte bulunmuştur:
"İkincisi: Fünun-u cedideyi, ulûm-u medaris ile mezc ve derc; ve lisân-ı Arabî vâcip, Kürdî câiz, Türkî lâzım kılmak."
Yani fen ilimleri ile medrese ilimlerinin beraber okutulduğu, orada lisân-ı Arabî vâcip, Kürdî câiz, Türkî lâzım kılmak gerekir. Bu üç dilde tedrîsât yapılmalı, talebeler bu üç dilde ihtisas sâhibi olmalıdır. Din ilimlerinin dili olan Arapça'nın yanında Kürtçe'yi de serbest bırakın, devletin resmî dili olan Türkçe de öğrenilsin diyerek ta o zamandan günümüze reçeteler sunmuştur. Şimdi resmî ideolojinin yaptığı gibi bir millet ve dili görmezden gelinip inkâr edilmemelidir. Aksine dilini ve örfünü anayasa garantisine alıp bağrına basmalıdır. Kürt meselesinin temel iki rüknü eğitimsizlik ve inkârdır. Yani onları yok saymak ve yeterince eğitimin götürülmemesidir.
Tabi eğitim sistemi de Üstad'ın ifade ettiği gibi fen ve din ilimlerinin beraber okutulduğu bir eğitim sistemi olmalıdır. Güncel tartışmalarda maalesef din hep göz ardı ediliyor. Hâlbuki Kürt meselesinin temelinde din ve eğitim eksikliği yatmaktadır. Üstad'ın şu ibareleri Doğu meselesinin ne olduğunu ve nasıl çözülmesi gerektiğini ifade etmekte kâfidir, başka söze ihtiyaç yoktur denilse mübalağa olmaz o söz şudur:
"Hamisen: Enbiyanın ekseri Şarkta ve hükemanın ağlebi Garpta gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki, Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil. Şarkı intibaha getirdiniz; fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa'yiniz ya hebâen gider, veya muvakkat, sathî kalır."
Üstad Hazretlerinin Doğu için tasarlamış olduğu Medresetü'z-Zehra projesinde okutulacak diller için; "Arapça vacip, Türkçe lazım, Kürtçe caizdir", demesinde, Kürtçe'nin resmi bir devlet dili olması anlaşılmaz. Tam tersine olarak caiz diyerek; konuşulması, öğrenilmesi meşru, fakat zaruri değildir manası çıkar. Zira lazım ile vacipte bir zaruret manası vardır, ama caizde ise sadece kişinin kendi tercihi söz konusudur. Yani bu medresede Arapça ve Türkçe mecburi ve elzem dillerdir; Kürtçe ise isteğe bağlıdır. Dileyen bu dili öğrenip konuşabilir demektir. Buna hiç kimse mani olmamalıdır.
Her kavmin ve her milletin kendi dilini muhafaza etmesi ve konuşması en tabi haklarıdır. Birçok milletin oluşturduğu bir devlette, resmi bir dilin olması da şarttır.
Kuzey Irak, bölge olarak zaten Türkiye’nin bir parçasıdır. Ama zalim Avrupa devletleri bu bölgeyi hile ve baskılar ile bizden kopardılar. Tarihte Türk ve Kürt unsuru daima beraber olmuşlardır. Şimdi suni ve kasıtlı olarak Kuzey Irak bölgesi Türkiye aleyhine kullanılmaya çalışılıyor. Burada Siyonistlerin ince ve derin hesaplarını görmeyen ve bu bölücü çeteye taraftar olanlar, dolaylı olarak hem İslam’a hem de bin yıllık kardeşliğe ihanet ve vefasızlık göstermiş oluyorlar.
- Üstad'ın Fikir Ve Tavsiyeleri
1. Irkçılık Yerine Müspet Milliyetçilik Anlayışı
Menfi milliyetçiliğin ve ırkçılığın Osmanlı Devletini bölmek, parçalamak ve yıkmak maksadıyla dış mihraklar tarafından İslam âleminin içine nifak tohumları olarak ekildiğine, dikkat çeken Bediüzzaman şöyle der:
“Dil, din, vatan münasebatına bakılacak. Eğer üçü bir ise, zaten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dairesine dahildir.” (Mektuba, Yirmi Altıncı Mektup)
Ona göre millet olmanın en temel şartları din ve vatan birliğidir; milliyetimizin esası da İslamiyet’tir.
Bediüzzaman, İslam Âlemini büyük bir aşirete; Müslüman milletleri de onun için yer alan ailelere ve sülalelere benzetmektedir. Cenab-ı Hakk’ın insanları farklı kavim ve milletlere mensup olarak yaratmasındaki hikmetleri de şöyle ifade etmektedir:
“Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edilir. Tâ ki, her neferin muhtelif ve müteaddit münasebâtı ve o münasebâta göre vazifeleri tanınsın, bilinsin tâ, o ordunun efradları, düstur-u teâvün altında hakikî bir vazife-i umumiye görsün ve hayat-ı içtimaiyeleri a'dânın hücumundan masun kalsın. Yoksa, tefrik ve inkısam, bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasamet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir."
"Aynen öyle de heyet-i içtimaiye-i İslâmiye büyük bir ordudur; kabâil ve tavâife inkısam edilmiş. Fakat binbir bir birler adedince cihet-i vahdetleri var: Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir-bir, bir, bir, binler kadar bir, bir..."
"İşte bu kadar bir birler uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek, kabâil ve tavâife inkısam, şu âyetin ilân ettiği gibi, teârüf içindir, teâvün içindir; tenâkür için değil, tehâsum için değildir.” (26. Mektup)
2. Hamiyet-i Diniyenin Canlandırılması
Bediüzzaman Hazretleri her türlü maddî ve manevî her türlü sıkıntının bertaraf edilmesi için hamiyeti diniyenin canlandırılması tavsiye eder ve şöyle buyurur:
"Hem ekser enbiyanın Asya’da zuhuru, ağleb-i hukemanın Avrupa’da gelmesi, kader-i ezelînin bir remzi, bir işaretidir ki, Asya akvâmını intibâha getirecek, terakki ettirecek, idare ettirecek, din ve kalbdir. Felsefe ve hikmet ise din ve kalbe yardım etmeli, yerine geçmemeli..."
"Hem ne vakit ehl-i İslâm dine ciddî sahip olmuşlarsa, o zamana nisbeten yüksek terakki etmişler. Buna şahit, Avrupa’nın en büyük üstadı Endülüs devlet-i İslâmiyesidir. Hem ne vakit cemaat-i İslâmiye dine karşı lâkayt vaziyeti almışlar; perişan vaziyete düşerek tedennî etmişler."(Yirmi Altıncı Mektup, Üçüncü Mebhas)
Avrupa’yı bir dükkâna veya kışlaya, Asya'yı ise bir mezraya ve camiye benzeten Bediüzzaman Hazretleri, maddî ve manevî olarak terakki etmek için, dinin canlandırılmasının ve uyanıp harekete geçirilmesinin şart olduğunu söylemektedir. Ayrıca hamiyet duyguları canlanan bir Müslüman izzet-i İslamiyenin muhafazasını büyük bir vazife bileceği gibi, cesaret, şecaat, fedakârlık, sebat, sadakat, muhabbet, şefkat gibi ulvi seciyelere de sahip olacaktır.
3. Uhuvvet-i İslamiyenin (İslam Kardeşliğinin) Yayılması
Bediüzzaman İslam kardeşliğinin ve uhuvvetin ehemmiyeti harika bir şekilde izah ettiği Uhuvvet Risalesinde şöyle buyurur:
"Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder. Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan, arkadaşâne bir alâka telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla, uhuvvetkârâne bir münasebet hissedersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.
Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir."
Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir-ona kadar bir, bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları halde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın.”
4. Düşmanlığın Terk Edip, Muhabbetin Tesis Edilmesi
Müslümanların son asırlarda maddeten geri kalmalarının ve adeta sükut etmelerinin sebeplerini anlatan Bediüzzaman, İslam aleminin en mühim hastalıklarından birinin de “adavete muhabbet” olduğunu şöyle ifade etmektedir:
“Muhabbete en layık şey muhabbettir ve husumete en layık sıfat hurmettir. Yani hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı en ziyade sevilmeye ve muhabbete layıktır. Ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi zir-ü zeber eden düşmanlık ve adavet, her şeyden ziyade nefrete ve adavete ve ondan çekilmeğe müstehak ve çirkin ve muzır bir sıfattır.” (Mektubat, Yirmi İkinci Mektup)
5. Birisinin Hatasıyla Başkalarının Mesul Tutulmaması ve Adalet-i Mahzanın Uygulanması
“Adalet-i mahzanın en büyük düsturu... Bir masumun hayatı, kanı hatta umum beşer için olsa da heder olmaz. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir... Hakkın küçüğü büyüğü olmaz...” (Sünühat)
Ailenin bir ferdi terör örgütüne katıldı diye, onun bütün aile fertleri ve sülalesi hain edilip cezalandırılmaz. İnsanlar devletin adaletinden ve haklarının korunacağından emin olacaklar, haksız ve hukuksuz muamelelere maruz bırakılmayacağı hususunda devlete güvenecekler.
6. Hürriyet ve Demokratik Katılımın Sağlanması
Bediüzzaman Hazretleri şöyle der:
“Asya'nın ve Alem-i İslam'ın istikbalde terakkisinin birinci kapısı, meşrutiyet-i meşrua ve şeriat dairesindeki hürriyettir. Ve tali ve taht ve baht-ı İslam'ın anahtarı da meşrutiyetteki şuradır.” (Divan-ı Harbi Örfi)
Bediüzzaman'a göre Müslümanların geri kalmalarındaki en mühim sebeplerden biri de tahakküm ve istibdattır.
Hürriyetin tesisi ile beyinler üzerindeki ipotek kalkacak, hür düşünce ve hür teşebbüs gelişecektir. Demokratik katılım ile de halk içtimaî ve siyasi hayatta kendini ifade edebilme, kararlara katılma imkânı bulacaktır.
7. Her Türlü Dünyevi Saadetin Asayişe Bağlı Olduğu
Bediüzzaman Hazretleri, Münazarat isimli eserinde her türlü dünyevi saadetin esasının asayişin muhafaza edilmesine bağlı olduğunu belirtmektedir. Huzur ve refahın vücuda gelmesinin en mühim şartlarından birisi de istikrar ortamının mevcut olmasıdır. İstikrar ve asayişin olmadığı bir yerde yatırım da olmaz, ticaret de olmaz, ziraat da olmaz.
8. Kürtlerin Huzur ve Saadetinin Türklerin Huzur ve Saadetine Bağlı Olduğu
Bediüzzaman Hazretleri, Hutbe-i Şamiye isimli eserinde şöyle der;
“Kürt gibi küçük taifelerin menfaati ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri sizin gibi büyük ve muazzam taife olan Arab ve Türk gibi hakim üstatlara bağlıdır....”
Ayrıca Doğudaki Kürt aşiretleri ile sohbetlerinde söylediği şu ifadeler çok manidardır:
“Emin olunuz biz Kürtler başkalarına benzemiyoruz. Yakinen biliyoruz ki, içtimai hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş'et eder.” (Münazarat)
Kürtler ve Türkler, aile hayatından, ticaret hayatına kadar ferdi ve sosyal hayatın her sahasında et ve tırnak gibi olmuş, tek vücut haline gelmişlerdir. Birisinin başı veya dişi ağrıdığı zaman ötekinin bundan acı ve sancı duymaması mümkün değildir.
9. İslami Şuur Getirilerek Dış Güçlerin Oyunlarının Bozulması:
Bediüzzaman, ırkçılık ve bölücülük fitnesinin Müslümanların arasına zalim Avrupa devletleri tarafından atıldığını belirtiyor. Bugün de Ortadoğu'yu ve enerji kaynaklarını kontrol altına almak isteyen Amerika, Avrupa, İsrail ve Rusya gibi devletler bölücü terör örgütünü destekliyor ve himaye ediyorlar.
Müslüman Kürde Amerika veya İsrail'in eline tutuşturmuş olduğu silahı Müslüman Türk'e karşı kullanmanın İslam'a ihanet ve gayrimüslimlere hizmet olacağı aşikârdır. Ermeni ile omuz omuza Mehmetçiğe kurşun sıkmanın en büyük ihanet olduğu iyi anlatılmalıdır.
10. Eğitim
Bediüzzamana göre bütün sıkıntıların kaynağı cehalet, reçetesi ise ilim ve marifettir. Divanı Harb-i Örfi'deki müdafaasında kullandığı sözler çok dikkat çekicidir:
“Ben Vilayat-ı Şarkiyede aşiretlerin hal-i perişaniyetini görüyordum. Anladım ki: Dünyevi bir saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i medeniye ile olacak. O fünun da gayr-ı müteaffin bir mecrası ulema ve bir menbaı da medreseler olmak lazımdır. Tâ ulema-i din, fünun ile ünsiyet peyda etsin. Zira o vilayatta nim-bedevi vatandaşların zimam-ı ihtiyarı ulema elindedir...”
Bediüzzaman bu ifadeleri ile iki hususa vurgu yapmaktadır. Birincisi; Doğu’nun huzur ve saadeti fünun ile olacağıdır. İkinci mühim husus: Doğuda yaşayan halk âlimlere çok büyük saygı ve hürmet duymakta ve ihtiyarları bir nevi ulemanın elinde bulunmaktadır. Ulemanın soğuk baktığı bir gelişmenin olması adeta imkânsızdır. Onun için fen ilimleri medreseler vasıtasıyla olmalıdır.
Bediüzzama'ın arzu ettiği ideal eğitim sistemi, din ve fen ilimlerinin birlikte tedris edilmesidir.
“Vicdanın ziyası, ulum-u diniyedir. Aklın nuru, fünunu medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassup ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.” (Münazarat)
O, hayalindeki “Medresetüzzehra” modelini hayata geçirebilmek için çok büyük mücadeleler vermiştir.
Fen ilimlerinin yanı sıra din ilimleri de okutulsaydı, bir doktor teröristi tedavi etmeye gitmezdi. Bir mühendis, masum insanları katletmek için bomba düzenekleri kurmazdı.
11. Ekonomik Kalkınma ve Refah Seviyesinin Yükselmesi
Bediüzzaman, fakirliği İslam âleminin üç temel düşmanlarından birisi olarak saymaktadır. Bölgenin maddî olarak kalkınması iki yönlü gayret ve teşebbüslere bağlıdır.
Birincisi: Devlet Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde yatırımlar yapmalıdır. Halk, hizmetlerinden faydalandırılarak devlete olan güven ve itibarı artırılmalıdır.
İkincisi: Halk içine düştüğü ümitsizlik girdabından kurtularak ümit ve şevk sahibi olmalı; her şeyi devletten bekleyen anlayış terk edilmeli; insanlara çalışmaya ve üretmeye teşvik edilmelidir.
Bediüzzaman, kurtuluş reçetesini şöyle sıralamaktadır:
-“Şeriat dairesinde ittihad-ı kulub,
- Muhabbet-i milliye,
- Maarif
- Sa'yi insani
- Terk-i sefahet” (Divanı Harbi Örfi)Bediüzzaman, Münazarat isimli eserinde de fıtri ve meşru geçim kaynaklarının “sanat, ziraat, ticaret” olduğunu belirtmektedir.
Bugün Doğuda yaşayan halkımızın en mühim hastalığı; gayr-ı menkul teminine rağbet etme, maaşlı bir işte çalışma, kaçakçılık gibi gayrimeşru yollardan kazanç temin etmektir.
Bediüzzaman Hazretlerinin bölücü terör bataklığının kurutulmasına yönelik fikir ve tavsiyeleri yukarıda saymaya çalıştığımız hususlarla sınırlı değil. Biz Risale-i Nur deryasından birkaç damlaya temas etmeye çalıştık. Detaylı malumat edinmek isteyen meraklı ve dikkatli beyinleri Risale-i Nur Külliyatına havale ediyoruz.
- Terör Ve Hal Çareleri
Kırk seneye yaklaşan bir zaman diliminde Türkiye’miz bölücü terör musibetinden çok çekti. Çok kan aktı, gözyaşı döküldü, nice canlar yandı, ocaklar söndü, binlerce köy boşaltıldı. Çok büyük miktarlarda paralar sarf edildi. Canlarımızı, cananlarımızı, gücümüzü, yıllarımızı ve kaynaklarımızı heba ettik.
Devlet ve millet olarak, bölücü terör illetinden kurtulabilmek için her yolu denedik ve her çareye başvurduk. Elbette bu fitne ateşinin söndürülmesi noktasında Devletimiz ve milletimiz çok ciddi adımlar atıp fedakârlıklarda bulundu. Şimdi de terörün silahlı kanadının günbegün erimesinden dolayı, bütün millet heyecanlı bir mutlu sonu beklemeye girdik.
Lakin asıl mesele bundan sonra başlıyor. Yani milletimizin gücünü kıran, kanını emen, evladını toprağa gömdüren, imkânlarını boş yere akıttıran ve dış güçlere muhtaç ettiren bu ırkçılık belasının, kalplerden hiç dirilmeyecek şekilde sökülüp atılması ve bu iki kadim dostun tek din, tek bayrak, tek devlet, tek vatan hakikatini kalben sahiplenmesi gerekir.
Bu bölücü terör bataklığını kurutabilecek çözüm reçeteleri, Kur’an’da, sünnette ve Türklerle Kürtlerin psikolojik ve içtimaî hayatını çok iyi bilen ve tahlil eden Bediüzzaman gibi vatanperver şahısların tecrübelerindedir.
Evet, bölücülük bataklığını kökünden kurutmanın ve kalıcı çareler üretmenin en tesirli ve en ucuz yolu, Devletin ve halkın Bediüzzaman'a kulak vermesi ve tavsiye ettiği esaslara itibar ederek ferdi ve içtimai hayata aşama aşama geçirmesi ile mümkün olduğunu düşünüyoruz. Çünkü Bediüzzaman, ülkemizde halkın çok büyük kesimini teşkil eden Türk-Kürt ve Arap kökenli kardeşlerimizin itibar ettiği, saygı ve hürmet gösterdiği bir zattır.
Kısacası Bediüzzaman Kürtler, Türkler ve Araplar için sevilen, sayılan ve kendisine itibar edilen ortak bir isim ortak bir değerdir. Bediüzzaman hem Türkleri hem de Kürtleri çok iyi tanımaktadır. Her iki milleti de tüm özellikleri ile çok iyi tanıyan mümtaz şahsiyetlerden birisidir. Onun için Türkler ve Kürtler arasında meydana gelebilecek ihtilaf ve nifak konuları, ayrıca birlik ve beraberliği tesis edebilecek vesileleri de en doğru şekilde tespit ve teşhis edebilen bir zattır.
Bu nedenle kalbi imanla, aklı hikmetle yoğrulmuş ve ırkçılığın dış kaynaklı olduğunu ferasetiyle sezen çoğu Kürt kökenli Nur talebeleri, asla bölücülüğe taviz vermediler ve terör örgütüne sempatizan veya taraftar olmadılar. Devlete bağlı kalıp birlik ve bütünlüğümüzün tesisi için çalıştılar. Bu nedenle ilgili devlet kurumlarımızın ve samimi Türk ve Kürt vatandaşlarımızın Bediüzzaman'a kulak vermesi ve eserlerindeki çözüm önerilerine itibar etmesi gerekir.
Şark Meselesi ve Hal Çareleri
Türkiye’deki muhtelif milletleri bir arada tutan, üç mühim kuvvet ve üç büyük bağ vardır. Bunlardan birisi ve en ehemmiyetlisi; din bağıdır. Türk ve Kürt unsurlarını birbirine bağlayan birinci ve en mühim vasıta; din kardeşliğidir, bu asla göz ardı edilemez. Hiçbir bağ da, bu bağ olmadan tek başına yeterli olamaz. Bu bağın kuvvet kazanması da; ancak din eğitiminin ve İslamî şuurun verilmesi ile mümkündür.
İkinci mühim ve büyük bağ ise; vatan bağıdır. Yani bu vatan, üstünde yaşayan bütün unsurların ortak bir sahası ve müşterek bir çatısıdır. Bu şuur vatandaşlara verilirse, her etnik unsur kendini bu vatan üstünde asıl ve rükün görür. Ve kendini gayri değil, ayni bir unsur telakki eder. Amerika bunu başardığı için, çok milletleri sıkıntısız olarak bir çatı altında tutabiliyor.
Üçüncü bağ ise; sınıf bağıdır. Bu bağ Hakkâri’deki bir Kürt hekim ile İstanbul'daki bir Türk hekimi arasında, doktorluk sınıfı ile bir alaka ve ilgi kurar. Aynı meslek derneği onları kaynaştırır, muhabbetlerini artırır. Bu da çok faydalı ve güzel bir bağdır.
Bunun dışında, bölge ve etnik unsurlar asla ön plana çıkarılmamalıdır. Zira bölge ve etnik milliyetçilikler daima ayrıştırıcı olmuştur.
Demokrasi, vatandaşlık ve hürriyet elbette çok lüzumludur. Üstad Hazretleri bu mefhumlara, işaret etmiş, hürriyetin ehemmiyetini nazara vermiştir.
Anayasamızın günümüz şartlarına dar geldiği, bilinen bir hakikattir. Bunun için ekser maddelerinin değiştirilmesi, günümüzün ihtiyaçlarına göre bir anayasanın yapılması elzemdir. Ama Türkiye'de halen devletin mühim bir kısmına menfi milliyetçiliği esas alan ve dini dışlayan bir komite hükmediyor; bunlar devletten ayıklanmadıkça bu değişim gerçekleşmez. Bunların devletten ayıklanması; ancak demokrasi ve hürriyetlerin gelişmesi ve milletin şuurlanması ile mümkündür. Bu hususta bazı cemaatlerin ciddi çalışmaları ve büyük gayretleri var.
Şark’taki fitneyi söndürmek için, en evvel Şark insanın fıtratını iyi bilmek elzemdir. Aksi halde alınacak bütün tedbirler yetersiz ve isabetsiz kalmaya mahkûmdur. Şark insanının ruhunu tahlil, seciyelerini tetkik etmeden köklü tedbirlere ulaşılamaz.
Bu mesele üzerinde inceden inceye düşünmek lazım. Neden o gün durum öyleyken bu gün böyle olmuş. Bediüzzaman Hazretleri bunu bir cümleyle şöyle ifade ediyor:
“Enbiya'nın ekseri Şark’ta ve hükemanın ağlebi Garp’ta gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki, şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil.”
Evet, Şark’ı ayakta tutan “Hamiyet-i Diniye'”dir. Şark’ın mizacını fevkalâde bilen Bediüzzaman Hazretleri’nin şu tespitini, bütün idarecilerin dikkate alması lazım:
“Bu millet-i İslâm’ın cemaatleri çendan bir cemaat namazsız kalsa, fâsık da olsa yine başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ, umum Şark’ta, ıımum memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş: ‘Acaba namaz kılıyor mu?’ derler. Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa ne kadar muktedir olsa, nazarlarında müttehemdir. Bir zaman Beytü’ş-Şebab aşâirinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: ‘Sebeb nedir?’
‘Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?’ Bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkıya idiler.
Enbiyânın ekseri Şark’ta ve hükemânın ağlebi Garb’da gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki, Şark’ı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil. Şark’ın fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa sa’yiniz ya hebaen gider veya muvakkat, sathî kahr...” (Mesnevi-i Nuriye)
Bu teşhis gösteriyor ki, Şark’a tayin edilecek idarecilerin, dindar ve hamiyetperver insanlardan seçilmesi elzemdir. Çünkü Şark insanı, beyandan ziyade, fiil ve tatbikat arar. Aksi halde hamiyetperverlikten dem vuran, milletimizin kültüründen, örf ve an’anelerinden, mizaç ve hissiyatından habersiz bir kısım bürokratların milletin ruhuna mal olmayacak basit tedbirleriyle, bu ciddi meselelere çözüm getirilemez.
Evvelâ; ittihad ve muhabbeti netice verecek tedbirlerin, milletin vicdanında mâkes bulması şarttır. Vicdan-ı umumî; milletin basiret gözü, hakikatin sönmez şimşeğidir. Bakışı net, feraseti keskin, şuuru küllî, teşhisi isabetlidir. O yanılmaz. Bir pusula gibi daima istikameti gösterir. Hâdiseleri tartmada, emsalsiz bir mihenk taşıdır. O, dinini hafife alanları, mukaddesatına saldıranları, millet ve vatanına ihanet edenleri, engin denizler gibi boğar, tarih sahnesinden siler.
Devlet, vicdan-ı umumînin bir cihette yed-i kudretidir, bir cihette de şuurudur, aklıdır. Devlet, vicdan-ı umumînin hem düşünce ve inancını, hem de kuvvet ve dirayetini temsil eder. İşte devletin ana felsefesi bu olmalıdır. Devlet, vicdan-ı umumîden aldığı kudret ve kuvvet ile onun şuur ve temayülünü tahakkuk ettirirse, işte o zaman içtimaî bünye sıhhatli ve muhkem olur, ferdî ve içtimaî huzur ve sükûn tevellüd eder.
Tahripkâr cereyanlar karşısında halk ile devletin bütünleşmesi lâzımdır. Halkın devlete gösterdiği teveccüh ve itimat kadar, devletin de halkın hissiyatını mihver yapması şarttır. Çünkü Şark’ın mukadderatı, Şark insanının şuur, idrak ve imanıyla alâkadardır. Bu sayede kudret, uhuvvet, muhabbet, feraset, şecaat, basiret gibi sıfatları inkişaf edecek; birlik ve muhabbeti pekiştirecektir. Şarkı ihya etmek için evvelâ dinî hissiyatı ihya etmek şarttır. Bir cemiyette dinî hisler ihmal edilir, ahlâk-ı umumiye tefessüh ederse, içtimaî hayatı birbirine bağlayan bütün rabıtalar çözülür.
Bu uçurumu kapatmak için şimdiden ciddî tedbirler alınmazsa sadece maddî ve şeklî tedbirlerle huzura temin edilemez. Bu ciddi meselelere gündelik tedbirler ve çarpık fikirlerle hâdiseleri değerlendiren ve çoğu zaman kamuoyunu yanıltan bir kısım edip ve yazarların, mecmua ve gazetelerin isabetsiz görüşleriyle de çözüm getirilemez.
Sadece yol yapmakla, fabrika kurmakla, elektrik götürmekle, Şark’taki fitne söndürülemez. Şark’taki bu fitneyi söndürebilmek için şu âyet-i kerîmenin ifade ettiği hakikat dikkate alınmalıdır: “Müminlerin kalplerini birbirine O ısındırdı. Yoksa yeryüzünde ne varsa sen hepsini harcasaydın yine de onların kalplerini ısındıramazdın. Lâkin Allah, kalplerini kaynaştırdı. Muhakkak ki O, bir Azizdir, Hakim’dir” (Enfâl Suresi, 63)
Demek ki; sadece kalıpların, maddî cesetlerin bir araya gelmesiyle imtizaç, muhabbet, ülfet temin edilemez. Hatta yeryüzünün “bütün servetleri” seferber edilse bile, aradaki husumeti, kin ve nifakı kaldıramaz. Kalpleri birleştirecek yegâne çare; manevi rabıtalar ile içtimaî bünyeyi dokumaktır.
Bu asrın manevî bir hekimi olan Bediüzzaman, bu fitnenin reçetesini nerede ise bir asır evvel şöyle ortaya koymuştur:
“Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan zındıka ve dinsizlik ve anarşilik ve maddiyûnluğa karşı yalnız ve yalnız tek bir çare var. O da, Kur’ân’ın hakikatlarına sarılmaktır. Yoksa koca Çin’i az bir zamanda komünistliğe çeviren musîbet-i beşeriye, siyasî, maddî kuvvetler ile susmaz. Yalnız onu susturan hakikat-ı Kur’âniye’dir” (Emirdağ Lahikası, II. Cilt)
Şark’taki bünyenin sıhhati için dini rabıtaların ihyası elzemdir. İnanç birliği, fikir birliği, his birliği, değer birliği, kültür birliği ve bütün bunları sağlayacak tedris birliği, cemiyet bünyesinde devamlı canlı tutulmazsa, milletin sinesinde bugün olmazsa, yarın kapanması mümkün olmayan çok ciddi tehlikeler ve gedikler açılabilir.
Şark’ı Garbla, devleti milletle bağlayacak, birliğimizi ve ittifakımızı, uhuvvet ve muhabbetimiz te’sis edecek binlerce bir-birler vardır:
“Rabbimiz bir, Halıkımız bir, dinimiz bir, kıblemiz bir, kitabımız bir, devletimiz, vatanımız bir, ilâ-âhir..”
Bu meselede sağlam ve sarsılmaz bir neticeye doğru gitmek için, milletin vicdanında derin ve köklü izler bırakacak manevî intibah vasıtalarını da dikkate almak gerekir. Bu intibahı tehyiç etmek için; nurlu, müdebbir, hakîm, şuurlu, münevver maneviyat adamlarını, hem bu manaya hizmet eden, hasbî çalışan cemaatleri devreye sokmak şarttır.
Şark’a gerçek hizmet; GAP ile toprakların bereketlendirilip, hanelerin aydınlatılması yanında, kalplerinin nurlandırılması ve fikirlerinin aydınlatılması ile götürülebilir. Malûmdur ki, inanmak; yaradılışın bir gereğidir, fıtrî ve ebedî bir ihtiyaçtır; cemiyetin bünyesinden tecrit edilemez. Dinin yerini hiçbir ideolojik düşünce, ictimaî disiplin, kanun hâkimiyeti ve felsefe dolduramaz.
İçtimaî hayatın manevî rabıtalarını güçlü kılan ve ayakta tutan en büyük saik, dindir. Dinî hissiyatın sürekli canlı tutulması şarttır. Cemiyet-i beşeriye dinden kopartılırsa lakayt ve anarşist olur. Artık kanun kuvvetiyle asayiş temin edilemez. Bu noktada cemiyet ya “rüşvet-i mutlaka” veya “istibdat-ı mutlaka” ile ancak ayakta tutulabilir. Bu mevzuya dikkatleri çeken Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyuruyor:
“Ey... bedbaht hamiyetfürûş! Dikkat et; bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları râbıtaları kopmasın. Eğer böyle ahmakâne, körü körüne topuzların altında bazıların dinden râbıtaları kopsa, o vakit hayat-ı ictimâiyede bir semm-i katil hükmünde o dinsizler zarar verecekler. Çünkü, mürtedin vicdanı tamam bozulduğundan hayat-ı ictimâiyeye zehir olur” (Mesnevi-i Nuriye)
Asrımızda maddî ihtiras ve çekişmeler içerisine düşen, boğucu ve bunaltıcı bir atmosferde yaşayan, ruhî bunalım ve çöküntülere giren gençleri kurtaracak en kuvvetli istinadgâh, en güçlü hâmi ve en büyük huzur kaynağı dindir, Allah korkusudur. Gençliğin bunalımlarını izale edecek, manevî boşluğunu dolduracak, kavmiyetçilik fikrini ve bölücülüğü kökünden kesip atacak tek ve yegâne reçete; İslâmiyet’tir.
Milletimize yüksek idealler vermek, gençliğin hamiyetini inkişaf ettirmek ancak, dinî telkinlerle olabilir. Çünkü dindeki tesir hiçbir ideolojide mevcut değildir. İnsan ruhunu saran ve sarsan kâbusları dağıtacak, kalpleri teskin ve teselli edecek en emin nokta-i istinad ve istimdad, dindir.
Din, cemiyette ittihadı, huzur ve nizamı tesis eder. Terör ve anarşinin kapılarını kapatır. Cemiyet hayatının manevî ve aslî rabıtaları olan; şefkat, fedakârlık, muhabbet, uhuvvet gibi ulvî hisleri canlı tutar. Vatanperverlik, hamiyet, feragat ve fedakârlık gibi ulvî seciyeler ancak dinle verilebilir. Dinî seciyelerle teçhiz edilmiş insan, varlığını milletin hizmetine vakfeder, himmetini bütün bir milleti bilir.
Malûmdur ki, bir bedende, bütün azaların bir tek ruha bağlanmasıyla birlik hâsıl olur, vücut kuvvet bulur ve sıhhat kazanır. Bedendeki azaların vazifeleri ve hususiyetleri ayrı ayrı oldukları halde, tamamı bir tek ruha bağlıdır. Ondan medet alır. Onun namına hareket eder. Vazifeleri, birbirinden ayrı olan bütün bu azaların muvaffakiyetleri, bir tek ruhu kabul etmelerine ve ona bağlanmalarına vâbestedir. O tek ruhu kabul etmeyen, ondan intisabını kesen bir aza mefluçtur. Demek ki, vücudun birliği, ruhun birliğinden gelmektedir. Ruhun bu birleştirici ve hayatî fiilini hiçbir aza yüklenemez ve kendisini onun yerine koyamaz. Meselâ “göz” olmazsa, vücut mevcudiyetini noksaniyetle de olsa devam ettirebilir. Ama ruh olmazsa, artık vücudun varlığından söz edilemez. Her bir aza, ruhun hayat ve feyzinden nasibini almakla memnun ve mesut olur. Her azanın, kendi uhdesine düşen vazifeyi yapmasıyla hâsıl olan semereden, şereften, kemalden, bütün azalar hisselerini ayrı ayrı alırlar. Meselâ bütün azalar, müdebbirâne bir aklın tefekkür ve temkininden fayda gördükleri gibi, her bir azanın, kendi vazifesini lâyıkıyla yapmasından da akıl müstefid olur.
Bir millet de, bütün efradı, sınıfları, tabakaları ve müesseseleri ile bir vücut gibidir. Onların hayat, ittihat, devam ve bekaları da hepsini ihata edebilecek, bir “şahs-ı maneviye”ye bağlanmalarıyla mümkün olur. Bütün içtimaî sınıflar o şahs-ı manevinin birer azaları hükmündedirler. Biri dimağı ise, diğeri kalbi, biri gözü ise, diğeri ayağıdır... İşte bütün bu azaların huzur ve sükûnunu, ittihat ve tesanüdünü temin etmekle, hayat-ı umumiyenin ahenk ve intizamını din tesis eder. Dinin yaptığını “ilim” yüklenemez. Çünkü cemiyetin bütün fertlerinin âlim olması düşünülemez. Bu vazifeyi, “Meslek Birliği” de yüklenemez. Çünkü cemiyetin bütün fertlerinin işçi, çiftçi, mühendis yahut doktor olmaları da tasavvur edilemez. Kısacası, bir milleti meydana getiren hiçbir organ, kendi unvanını, vasfını şahs-ı manevîsini millete ruh yapamaz. Ama bütün bu organlar, o mukaddes ruhu kabul edebilir ve ona bağlanabilirler. Herkes; “Allah’ımız bir, Rabbimiz bir, Halıkımız bir, Mabudumuz bir, Dinimiz bir, Vatanımız bir, Milletimiz bir...” diyebilir. İçtimaî merkez olan havastan, ictimâî muhit olan avama kadar herkes, aynı mâbed içinde toplanabilir, bir tek dinin çatısı altına girebilir.
Demek ki, bir milletin ruhu, ancak din ile olabilir. Bu ruhun müessiriyetinin kalmadığı mıntıkalarda felç baş gösterir. Evet, bugün, birçok içtimaî uzvumuz, hayatiyetini kaybetmiş, çalışamaz hale gelmişse, bunun temelde dinî hissiyatın o uzuvlarda ihmal edilmiş olduğu görülecektir.
Dinimiz, insanı maddî-manevî cephesi, nihayetsiz ihtiyaçları acz, zaaf ve fakrı, ebediyet arzusu, dünya ve âhiret hayatı gibi fevkalâde geniş bir saha içerisinde değerlendirir. Beşerin üç müthiş ve müşkül suali olan, “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” suallerine muknî ve makbul cevap verir. İnsanların hem nefislerini, hem kalplerini, hem ruhlarını, hem akıllarını tatmin ederek, onları fazilete, saadete ve kemâlâta ulaştırır. Kalbi vesveselerden, aklı lâkaydlıktan, ruhu tereddütlerden kurtararak insana disiplin ve ölçü getirir. Onu ferdî ve içtimaî plânda bütünleştirir, müstakim kılar.
Evet, dinimiz, fert ve cemiyet hayatımız için son derece lüzumlu, vazgeçilmez râsih hakikatların membaıdır, mahzenidir, mecmaıdır. İnsanlığı tekâmül ve tealiye sevk edecek esasları hâvidir. Mânâ ikliminden ızak, kılavuzsuz, pusulasız giden bu asrın insanına hayat bahşedecek en büyük iksir, İslâm Dini’dir. İşte, insanlarda hamiyet ve muhabbeti ateşleyen, fertleri birbiriyle kaynaştıran, hayatın mayası, içtimaî hayatın kayyum ve mukavimi, hayatın hayatı, nuru ve esası olan bu muazzam kuvvete karşı devlet adamlarımızın lakayt kalmaları düşünülemez. Bugün, sosyolog ve antropologların bu meseleye eğilmeleri zarurî bir vecibedir.
Malûm olduğu üzere, 2000 yıldır dünyanın her tarafında zillet ve meskenet içerisinde yaşayan Yahudileri, bugün devlet haline getiren gücün temelinde din hissi yatmaktadır. Tahrif edilmiş Tevrat, müntesiplerini böyle bir neticeye götürürken, en son ve en mükemmel kitap olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın hakikatleri, cemiyetin tedavisinde kullanılsa, elbette içtimaî bünyemiz fevkalâde perçinlenecek, sağlam ve metin olacaktır. Milletimiz için, her devirde müessir olan ve hiçbir devirde kıymetini kaybetmeyen bir reçete vardır: “İhyâ-i din, ihyâyi millettir.” Yani, bu milletin dirilişi, dinin dirilişiyle mümkündür.
Malûmdur ki, ilim insanların sadece mütehassıslarına hitap ettiği halde; din, avam ve havas, bütün bir cemiyete feyzini neşreder. Bir memlekette, bütün fertlerin ilim adamları olmaları imkânsızdır. Lâkin hepsinin mütedeyyin olması mümkündür. Avamı mütedeyyin, havassı dine lakayt olan memleketlerde; avamda, havassa karşı hürmet ve itaat; havasta ise, avama karşı şefkat ve merhamet kalmaz. Bu sebeple, milletimizin din ile bağlandıkları râbıtaların kopmamasına azamî hassasiyet göstermek ve dinin içtimaî hayattaki bu hâkimâne fonksiyonundan azamî derecede istifade etmek gerekir.
Mevcudiyeti tehlikeye maruz kalan bir milletin, en son halâskârı, en mühim nokta-i istinadı ve en büyük siperi onun maneviyatıdır. Tarihimizin şehâdetiyle sabittir ki, bütün savaşlarda olduğu gibi, bilhassa İstiklâl Savaş’ımızda da milletimizin en büyük güç kaynağı “Din” olmuştur. Vicdanı mutmain, kalbi hubb-u vatan ve mukaddesat ile meşbu, tam mütevekkil ve inancının kudsiyetinden dolayı şecaate sahip bir askerden daha güçlü ve muktedir bir asker tahayyül ve tasavvur edilemez. Evet, tarih boyunca Kahraman Ordumuzun muzafferiyet ve muvaffakiyetinin temelinde, “Ölürsem şehid, kalırsam gaziyim!” itikadı yatar. Bu, İslâm’ın bahşettiği, Allah’a iman ve itimadın, tevekkül ve teslimin en güzel bir ifadesidir.
Hulasa; dinden ve onu şuuren yaşayanlardan asla zarar gelmez. Din, bu memlekette, asayiş ve emniyetin, huzur ve barışın hasbî bekçisi olmuştur. Din irşattır, nasihattir, marifettir, muhabbettir, şefkat, uhuvvet ve samimiyettir. Kin ve intikam, tahakküm ve terör, iğbirar ve inşikak değildir. Bu fıtrî, zarurî ve ebedî ihtiyaç, cemiyet bünyesinde yeterli ölçüde doyurulmazsa, bu boşluğu fırsat bilen bir kısım nâehiller, yakın tarihimizde olduğu gibi istikbalde de bu nezih ve ulvî hissi istismar etmek isteyebilirler. Böyle bir istismarı önlemenin tek yolu ve yegâne çaresi, milletin dine olan ihtiyaç ve iştiyakına tam cevap vermektir.
- Hulasa
Irkçılık belası Batı'nın hastalıklı zihninin insanlığa bulaştırdığı bir mikroptur. Bunun ilacı ise İslam kardeşliğidir. Dünyada bulunan bütün Müslümanlar bir millettir. Bunun karşısında olanlar da küfür milletidir. Saflarımızı iyi seçmemiz gerekir. Kısacık dünya hayatında, kısacık gençlik heveslerine hitap eden ırkçılık illeti hesabına ebedî İslam kardeşliğini tepmek ve itmek hakikaten büyük bir hıyanet ve büyük bir helakettir.
Üstad'ın fikirleri içinde asla ve kat’a ayrı bir Kürt devleti yoktur. Türk Milleti ile Kürt milleti birbirine kenetlenmiş ve akraba olmuş iki şerefli millettir. Ayrışmayı ve bölünmeyi istemek ise, Siyonizm’e hizmet, İslam birliğine ihanettir.
Son söz olarak, Kürt sorununun temel iki rüknü eğitim yanlışlığı ve inkârdır. Yani onları yok saymak ve din ilimleri ile fen ilimlerinin beraber okutulduğu eğitim sisteminin götürülmemesidir. Risale-i Nur'un Kürt meselesine bakışını bu şekilde özetlemek mümkündür. Yoksa ne Üstad Hazretlerinin hayatında ne de Risale-i Nur'un herhangi bir yerinde menfi anlamda bir Kürt politikası takip edilmemiştir.
- İlave Linkler
- Terör ve PKK belasından kurtulacağımıza dair Risale-i Nur'da bilgi var mı?
- Üstad'ın, Kürtlere ve Türklere bakış açısı nasıldır?
- Milliyetçiliği Bediüzzaman Said Nursi'ye Sorduk...
- Kürt Milliyetçiliği ve Bediüzzaman'ın Yaklaşımı
- Doğu'nun Kurtuluşunda Bediüzzaman Faktörü
- Kürt Teali Cemiyeti İftirasına İlmi Bir Cevap
- Milli Mücadelede Bediüzzaman Said Nursi
- Kürt Sorununa Çözüm Risale-i Nur'da
- Osmanli Ve Kürdistan
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar
Üstad hazretlerinin, "Arabça vacib, Kürdçe caiz, Türkçe lazım" ifadesinde öncelikle sıralamaya dikkat etmek gerekiyor. Yani Arabça Kur'an lisanı olduğu için vacib ve birinci sırada, Kürdçe Kürdistan coğrafyasının dili olduğu için caiz olarak ikinci sırada, Türkçe ise Osmanlı Devleti'nin resmi dili olduğu için o da gereklidir manasında üçüncü sıradadır. Yani sizin ifade ettiğiniz gibi "Arabçanın yanında Türkçe zorunlu olup da Kürdçe de isteğe bağlıdır" manasında değildir. Tam tersine "Arabçanın yanında Kürdçe de zorunlu olup (çünkü Kürd halkının ana dilidir) da resmi dil olduğu için Türkçe de lazımdır" manasındadır. Ayrıca Hucurat suresi 13. ayet ise resmi tanımaya işaret eder. Kürd halkı bu cografyanın en kadim yerlisidir. Ve bu ayete göre Kürdçe resmi dil olmalıdır. Bir müslümanın bunu kabul etmemesi Allahın ayetine karşı gelmesi anlamına gelir.
Kuzey Irak olarak tanımladığınız bölge ise Türkiyenin bir parçası değildir. Daha önce Osmanlının bir parçası idi. Osmanlı doğrusu ve yanlışı ile müslümanların temsiliyetini sağlıyordu. Ondan sonra kurulan Türkiye ise tamamen Türklük üzerine bina edilmiş İslam'a zıt seküler bir yapıya sahiptir. Bu bağlamda Kuzey ırak olarak tanımladığınız Kürdistan bölgesi Türkiye ye aittir denemez.
"Arapça Vacip, Kürtçe Caiz, Türkçe Lazım" İfadesi
Öncelikle, bahsettiğiniz ifadenin bilinen ve genel kabul gören izahı, sizin sunduğunuz sıralama ve yorumdan farklıdır.
Bu sözdeki hiyerarşi, dillerin dini hizmet ve tebliğdeki fonksiyonlarına göre belirlenmiştir, coğrafi veya resmi konumlarına göre değil.
Arapça (Vacip): Kur'an-ı Kerim ve Sünnet'in dili olması sebebiyle, İslam'ın temel kaynaklarını anlamak için zorunlu (vacip) görülmüştür.
Türkçe (Lazım): O dönemde (Osmanlı/Cumhuriyet dönemi) tebliğ ve hizmetin icra edildiği coğrafyanın genel iletişim/devlet/yaygın konuşma dili olması hasebiyle, hakikatleri geniş kitlelere ulaştırmak ve halkla iletişim kurmak için gerekli (lazım) görülmüştür.
Kürtçe (Caiz): Şahsın kendi ana dili olması, kendi ailesi, aşireti veya dar çevresiyle iletişimi sürdürmesi bağlamında uygun (caiz) görülmüştür.
Sıralama ve Vurgu:
İfadede, zorunluluk (vacip) ve gereklilik (lazım) öncelikliyken, uygunluk (caiz) daha alt bir kategoriyi ifade eder. Bu, dillerin birbirine karşı üstünlüğü değil, hizmetteki farklı görev ve öncelikleridir. Sizin yorumladığınız gibi Türkçe sırf Osmanlı'nın resmi dili olduğu için üçüncü sırada değil, Arapçadan hemen sonra tebliğ için geniş kitleye ulaşma gerekliliği nedeniyle ikinci bir zorunluluk/gereklilik olarak anlaşılır. Dolayısıyla, Arapçanın yanında Türkçe'nin zorunluluğu ve Kürtçe'nin ise daha kişisel ve isteğe bağlı bir iletişim aracı olması genel kabul gören yorumdur.
Hucurat Suresi 13. Ayet ve Resmi Dil Meselesi
"Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık..." (Hucurat Suresi, 49:13)
Bu ayet, İslam'ın temel prensiplerinden biri olan insan onurunun eşitliğini ve farklılıkların (millet, kabile) tanışma, iletişim kurma ve zenginleşme vesilesi olduğunu vurgular.
Ayet, insanların etnik kimliklerini (Türk, Kürt, Arap, vs.) tanıma ve onurlandırma gerekliliğine işaret eder. Ancak bu ayetin doğrudan bir siyasi yapıya ya da bir dilin belirli bir devlet içinde "resmi dil" statüsünü kazanmasına dair bir hüküm içerdiği söylenemez.
İslam Hukuku (Fıkıh) ve Siyaset (Siyer), bir devletin resmi dilinin veya yönetim şeklinin belirlenmesini, ayetin genel ruhuna uygun olmak kaydıyla, zamanın ve coğrafyanın şartlarına, halkın çoğunluğunun ihtiyacına ve maslahata (kamu yararına) bırakmıştır. Bir ana dilin konuşulması, öğrenilmesi ve kültürel olarak korunması dini bir haktır, ancak resmi dil statüsü tamamen farklı bir idari ve hukuki meseledir.
Bir Müslüman, ayetin işaret ettiği etnik kimlikleri reddetmeme ve farklılıklara saygı duyma emrini kabul eder. Bu, ana dillerin serbestçe konuşulmasını ve korunmasını desteklemeyi içerir. Ancak, bir dilin resmi statüsü meselesini, ayeti siyasi bir hüküm kaynağı olarak okumadan, ülkenin anayasal düzeni ve idari gereklilikleri bağlamında değerlendirmek gerekir. Ayetin lafzını, "Kürtçe resmi dil olmalıdır" şeklinde kesin bir hükme dönüştürmek, ayetin tefsirinin genel kabul görmüş kapsamını zorlar. Bu da ırkçılığın farklı bir boyutu olur.
Kuzey Irak ve Türkiye İlişkisi
Sizin de belirttiğiniz gibi, Kuzey Irak (resmi adıyla Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi) Türkiye Cumhuriyeti'nin bir parçası değildir. Uluslararası hukuk açısından bağımsız bir devlet olan Irak Cumhuriyeti'nin federal bir bölgesidir.
Bölgenin Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olması, günümüz Türkiye Cumhuriyeti'nin bölge üzerinde toprak iddiasında bulunmasını gerektirmez. Türkiye, 1923 yılında kurulmuş, sınırları Lozan Barış Antlaşması ile çizilmiş bir devlettir.
Bu bağlamda, Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi'nin Türkiye'ye ait olduğunu iddia etmek hem uluslararası hukuka hem de Türkiye Cumhuriyeti'nin resmen tanıdığı sınır ve siyasi gerçekliğe aykırıdır.
Özetlemek Gerekirse:
Üstad'ın sözü, dillerin tebliğ ve hizmetteki önceliklerine dairdir ve genel yorum Arapçanın yanında Türkçe'nin zorunluluğunu vurgular.
Hucurat 13, dillerin ve etnik kimliklerin tanınma hakkını vurgular, ancak doğrudan bir resmi dil hükmü içermez.
Kuzey Irak, uluslararası hukukta tanınmış şekliyle Türkiye'ye ait değildir, Irak'ın federal bir bölgesidir.
İşe doğru, objektif, ırkçı düşünceden bağımsız bakarsak durum bu şekildedir ama sizin ifadenizde buram buram Kürt ırkçılığı kokuyor bir kesim Türklerin ırkçılık yapması sizin ırkçılığınızı meşrulaştırmaz özellikle Nur talebelerinin her türlü ırkçı düşünceden arınmış olması gerekir aksi durumda Nur talebesi olamaz.
İslam'ın temel öğretileri ve Bediüzzaman Said Nursi'nin Risale-i Nur Külliyatı'nın ruhu, tüm etnik kimliklere karşı sevgi, saygı ve mutlak bir eşitlik prensibini esas alır. Bu, her Nur talebesi için vazgeçilmez bir düsturdur.
Kürtler ve Türkler hem vatan hem de din kardeşidir Kürtçe dili de en az Türkçe kadar değerli ve saygındır ama Türkçenin yaygınlığı ve daha baskın kullanılması onu hem Türkler hem de Kürtler için lazım hale getiriyor. Türkçe iki kardeş halkın ortak dili ortak iletişim aracıdır ayrıca devletin de resmi dilidir. Türkçenin lazım seviyede olması bu önemli ihtiyaçtan dolayıdır yoksa haşa Kürtçeden üstün olması ile ilgili değildir.
"S — Maksadını mübhem bırakma, ne istersin?
**********
C — Câmiü’l-Ezher’in kızkardeşi olan “Medresetü’z-Zehrâ” nâmıyla dârü’l-fünûnu mutazammın pek âlî bir medresenin, Kürdistan’ın merkezi hükmünde olan Bitlis’te ve iki refîkası ile Bitlis’in iki cenâhı olan Van ve Diyarbekir’de te’sîsini isteriz. Emîn olunuz, biz Kürdler başkalara benzemiyoruz. Yakînen biliyoruz ki ictimâî hayâtımız Türklerin hayât ve sa‘âdetinden neş’et eder.
**********
S — Nasıl? Ne gibi? Ne için?
**********
C — Ona ba‘zı şerâit ve vâridât ve semerât vardır.
**********
S — Şerâiti nedir?
**********
C — “Sekiz”dir.
**********
Birincisi: Medrese nâm, me’lûf ve me’nûs ve câzibedâr ve şevk-engîz i‘tibârı olduğu hâlde büyük bir hakîkati tazammun ettiğinden, rağabâtı uyandıran o mübârek “medrese” ismiyle tesmiye.
**********
İkincisi: Fünûn-u cedîdeyi, ulûm-u medâris ile mezc ve derc; ve lisân-ı Arabî vâcib, Kürdî câiz, Türkî lâzım kılmak."
Asar-ı Bediiye Münazarat
Öncelikle ifadeyi içinde geçtiği konu babında değerlendirmek lazım.
Yani Kürdistandaki eğitime yönelik olarak Arabça vacib olmakla beraber Kürdçe bölge halkının anadilidir. Elbetteki fıtrat ve ontoloji eğitimin Kürdçe olmasını gerektirir. Türkçe ise resmi olduğu için lazımdır. Sözünde ifade ettiğiniz "sözdeki hiyerarşi, dillerin dini hizmet ve tebliğdeki fonksiyonları" Kürd halkının kendi anadili ile eğitim almasını elzem kılar. Yani isteğe bağli olarak tahakkuk etmesi gereken bir durum değil.
"Hucurat 13, dillerin ve etnik kimliklerin tanınma hakkını vurgular, ancak doğrudan bir resmi dil hükmü içermez" diyorsunuz. Neye göre?
Şimdi Kürdler insan ve İslam olmaktan gelen fıtri bir gereklilikle "Kürdçe anadilde eğitim olmalı ve Kürdçe resmi dil olmalı" dediğinde (ki çok haklı olarak talep ediliyor) siz de "hayır olmaz resmi dil Türkçedir başka dil olamaz" mı diyeceksiniz.
Nur talebesi bir milletin fıtri talebine karşı mı çıkmalı? Bu devletin anayasası Kuran ile uyumlu mu ki seküler türkçü kriterler ile kürdçenin resmi olamayacağı savunulsun? Anayasadaki Türklük dayatması ırkçılığın kaynağı olmuyor mu? Osmanlı döneminde fıtri olarak kullanılan Kürdistan tanımlaması seküler Türkçü devlet kurulduktan sonra yasaklanıyor. Bir müslüman buna taraftar olabilir mi?
Ayrıca neye dayanarak beni ifadelerimin "Kürd ırkçılığı koktuğu" şeklinde itham ediyorsunuz.
Kürdçenin de resmi dil olması gerektiğini söylemek nasıl ırkçılık oluyor izah eder misiniz?
Üstad hazretleri 12. Sözde ırkçılığı " başkasını yutmak" olarak tarif eder. Söyler misiniz kim kimi yutuyor. Kürdlerin resmi bir statüsü yok ki Kürd olmayanları yutsunlar. Ama anayasada geçtiği üzere Türklük namına başta Kürdler olmak üzere Türk olmayanlar inkar edilerek yutuluyor. Ayrıca Türkcenin yaygınlığı dediğiniz durum fıtri akış içerisinde olan bir durum değil dayatmadır.
Biz Kürdçe üstün olsun demiyoruz. Ama şu an üstunlük Turkçede. biz muktezay-ı halin gereği olarak Kürdistan coğrafyasında eğitim dilinin Kürdçe olması ve bununla beraber Kürdçenin de resmi dil olması gerektiğini söylüyoruz. Bu hiçbir şekilde ırkçılık değildir. Bilakis İslami bir vazifedir. İbrahim suresi 4. ayete de bakın. Dolayısı ile tedavi olmamızı gerektirecek bir durum yok.