"Ve İsm-i Âzamı taşıyan âyetü’l-kürsîsi" ifadesini mevzu ile alakalı olarak izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsan, Allah’ın isim ve sıfatlarına en güzel, en geniş ayna, en harika eserdir. Bu noktada insan mazhar-ı âzam ve nakş-ı âzamdır. İnsan, Allah’ın isim ve sıfatlarına ayna olma noktasından en büyük mazharı ve en parlak mahallidir. Kâinat küçültülse insan, insan büyütülse kâinat olur. Allah’ın bütün isim ve sıfatları insanın mahiyetinde nakışlar suretinde tecelli etmiştir.

Mesela, insanın simasındaki göz, Allah’ın basar sıfatının bir tecellisidir, kulak sem’ sıfatının bir aksetmesidir, dil kelam sıfatının bir cilvesidir. Yüzdeki tasvir ve tanzim Musavvir isminin, hayata lazım olan rızkın gönderilmesi ve bedenin beslenmesi Rezzak isminin nakışları ve tecellileridir. Bu isimler gibi Allah’ın bütün isimleri insan mahiyetinde nakış suretinde tecelli edip cilvesini göstermiştir. Bu nakışların ve tecellilerin hepsi, kaynakları hükmünde olan isimlere açılan birer pencereler hükmündedir. İnsan bu pencereler vasıtası ile Allah’ın isim ve sıfatlarına intikal ederler.

İnsan hem bu nakışlar vasıtası ile Allah’ın isimlerini okumak ve anlamak ile mükellef, hem de bu isimlerin hüküm ve manalarını hayatına aksettirmek yolu ile izhar ve ilan etmekle mükelleftir. Mesela, Allah kâinatta Adl isminin hükmü ve lazımı olan adalet ile iş görüyor ve bu hükmü kâinatın her noktasında tatbik ve tecelli ettiriyor. Biz de aynı tecelli ve hükmü, yani adilane hareket etmeyi hayatımıza ve işlerimize tatbik edip ilan etmekle mükellefiz.

Bir insanın Adl isminden feyiz alabilmesi için, evvela kendisine ilâhî bir ihsan olarak verilen bütün âzalarını, akıl, kalb, hayal, hafıza gibi manevî cihazlarını, sevgisini, korkusunu ve daha nice hislerini yaratılış gayelerinde kullanması gerekir. Ancak o zaman, ‘her şeyi yerli yerine koymak ve her hak sahibine hakkını vermekle’ adalet etmiş ve zulümden kurtulmuş olur.

Aklını başkalarını aldatmaya ve onlara haksızlık etmeye yoran bir insan, evvela kendi aklına zulmetmiş olur. Çünkü o akılla nice ilimler tahsil edebilir ve faydalı işler yapabilirdi. Böylece, hem dünyasını hem de ahiretini mamur etmiş olurdu. Muhatabına zarar vermekle ettiği zulüm ise ikinci derecede kalır. Çünkü kendi aklına verdiği zarara karşılık muhatabının, meselâ, malına zarar vermiş olur.

Yine, bir insanın âdil olabilmesi için, maddî imkânlarını da adalet üzere kullanması, israftan sakınması, fakirin hakkı alan zekâtı eksiksiz vermesi gerekir. Zekât vermeyen insan, hem kendi nefsine, hem de muhtaçlara zulmetmiş demektir.

İşte bu hükmü hayatına tatbik edince, bir çeşit, Şahid-i Ezelî'nin nazar-ı şuhud ve işhadına o isim ve sıfatları arzetmiş oluyor. Diğer isimleri de buna kıyas edebiliriz.

İnsan bu isimleri hayatında ve mahiyetinde ne kadar görüp gösteriyorsa, Allah katında derece ve kıymeti ona göre oluyor.

İnsan, Allah’ın ahlakı ile ahlaklanır, O’nun isim ve sıfatlarını hayatına tatbik ederse, O’nun ezelî nazarına arz-ı endam ve ilan etmek olur. İnsanın Allah katında kıymeti de bu nisbette oluyor.

“Şeriat ve sünnet-i seniyyenin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden esmâ-i hüsnanın herbir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmi’ olmaya çalış...” (Sözler, 24. Söz)

Bir mahlûk, ne kadar çok isimden ne ölçüde feyiz alırsa, derecesi, şerefi, rütbesi o nisbette yükselir. Bir misal vermek isterim: Bir âlimde Allah’ın Alîm ismi tecelli etmiştir. Bu âlim fakirleri doyurduğunda Rezzâk isminden de ayrı bir feyiz alır. Kendisine karşı işlenen bir hatayı affettiğinde ise Afüvv ismine mazhar olur. Bütün bunlar kulun kendi cüz’î iradesiyle yapabildiği işlerdir ve mazhar-ı câmi olmaya çalış’, denilmesi de bundandır. Yoksa bir ilâhî ihsan olarak bizde tecelli eden isimlerde, bizim bir çalışmamız sözkonusu değildir.

Kâinat bir ağaç, insan ise bu ağacın bir meyvesi gibidir. Bir ağacın kökünden dal ve budağına kadar bütün program ve planı ince ve latif bir şekilde meyvesinde ve onun kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazıldığı gibi, kâinatta azametli olarak tecelli eden bütün isim ve sıfatlar da onun en mükemmel meyvesi olan insanın kalbinde ince ve latif olarak tecelli ve tecemmu’ eder. Çekirdek gelişip büyüdüğü zaman nasıl koca bir ağaç oluyorsa, aynı şekilde insanın kalbi de iman ve ibadet saikası ile mazhar-ı İlahî ve ayine-i Samedanî hükmünü alıyor.

İşte insanın bu muazzam mahiyeti ve geniş kabiliyetleri Allah’ın bütün isimlerine, hususan da İsm-i Azam’a tam bir ayna, büyük bir ayet hükmündedir.

Âyetü’l- Kürsi olmasına gelince;

Cenab-ı Hakk’ın iki büyük kitabı vardır. Biri kelâm sıfatından gelen Kur’an-ı Kerim, diğeri ise irade ve kudret sıfatından gelen şu kitab-ı kâinattır. Bu iki kitap birbirini şerh ve izah etmektedir.

Kur’an’daki Ayet-el Kürsi baştan sona Allah’ı tanıttığı gibi, kâinatın ayet-el kürsisi olan insan da Cenab-ı Hakk’ı tanıyıp tanıtmakta, anlayıp anlatmaktadır. Habib-i Kibriya Efendimiz (asm.) kâinat kitabının “Ayet-el Kürsisidir.” Hz. Peygamber de hayatı boyunca Kur’an-ı Kerim vasıtasıyla bütün insanlara Allah’ı tanıtmış, kâinat kitabının ve ondaki hâdisatın nasıl okunacağını öğretmiştir.”

“….anlaşılmaz bir kitab, muallimsiz olsa; manasız bir kâğıttan ibaret kalır.” (11. Söz)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...