"Velâyet-i kübrâ yolunu açmış..." Evliyalarınki velayet-i suğra ise, Risale-i Nur talebeleri o büyük zatları geçiyor mu? İmam Gazali mesela hangi velayet mertebesindedir?
Değerli Kardeşimiz;
"Çünkü, ehl-i velâyetin amel ve ibadet ve sülûk ve riyazetle gördüğü hakikatler ve perdeler arkasında müşahede ettikleri hakaik-i imaniye, aynen onlar gibi, Risale-i Nur, ibadet yerinde, ilim içinde hakikate bir yol açmış; sülûk ve evrad yerinde, mantıkî burhanlarla ilmî hüccetler içinde hakikatü'l-hakaike yol açmış ve ilm-i tasavvuf ve tarikat yerinde, doğrudan doğruya ilm-i kelâm içinde ve ilm-i akîde ve usûlü din içinde bir velâyet-i kübrâ yolunu açmış ki, bu asrın hakikat ve tarikat cereyanlarına galebe çalan felsefî dalâletlere galebe ediyor, meydandadır."(1)
Bediüzzaman Hazretleri Beşinci Mektub'ta velayet yollarını üçe ayırıyor:
1. Velayet-i suğra,
2. Velayet-i vusta,
3. Velayet-i kübra.
Bu yolların hepsi de kulun Allah’a yaklaşmasına ve manen terakki etmesine vesile olur. Velayet sadece tasavvufa ait değildir. Nübüvvet sahibi peygamberlerin de velayetleri vardır. Bu hakikate muazzez Üstad’ımız Lemeat adlı eserinde şöyle ifade etmektedir:
“Bir mi’rac-ı kerametle melekler gördüler ki, elhak müsellem bir nübüvvette muazzam bir velayet var.”
Demek ki peygamberlerin de nübüvvet içinde velayet yolları vardır. Zaten miracın hakikati de “Zat-ı Ahmediyye’nin meratib-i kemalatta seyr-i sülükundan ibarettir.” Öyle görülüyor ki, velayetin şahıslara, zamanlara ve mekânlara göre hususiyetleri değişebiliyor.
1. Velayet-i suğra: Bu ise meşhur velayettir, tasavvuf ehlinin gittiği yoldur. Bu velayette kulun Allah’a yakınlığı dediğimiz kisb ve mücahede ön plandadır. Zaman ve mekâna muhtaçtır. Bu yol çok meşakkatli ve sıkıntılıdır. Dolayısıyla seyrüsülûk edenleri teşvik ve taltif için keramet ve keşfiyyat ve zevkler mebzuldür.
2. Velayet-i vusta: Bir derece kisb, fakat yüzde doksan mevhibe-yi İlahiye olan, ilm-i ezelîde takdir, tensib ve tavzif edilen, meşakkat ve keşfiyatın beraber olduğu, bazen makam-ı naz ve bazen de makam-ı niyazın hükmettiği, hususî eşhasın velayetidir. Bu makama çalışılarak çıkılmaz, takdir-i ilahi ile murad olunur.
Velâyet-i Vusta; sünnet-i seniyyeye ittibâ etmeyi esas alarak imana ve Kur’ân'a hizmet eden büyük mürşitlerin, asfiyaların ve ulemanın yoludur. Bu sıfatları hâiz olan her zat velâyet-i vustaya mazhardır.
3. Velayet-i kübra: Allah’ın kula yakınlığından inkişaf eden, kisbden ziyade vehbiyyetle gidilen, mahiyeti çok yüksek, meşakkatli, zevk ve lezzetleri az olan velayettir. Peygamberlerin, sahabelerin, Mehdi’nin ve onların yolundan gidenlerin mesleğidir. Bu yol, cadde-i kübrâdır; küllî ve feyizli bir meslektir. Mezhep imamları, müçtehidler ve tarikat aktabları buna misal olarak verilebilir.
İmam Rabbani, İmam Gazali, Şah-ı Geylani, İmam-ı Azam gibi müceddid ve müçtehitler şahsi iman ve kemalatlarında Risale-i Nurların ifade ettiği iman hakikatlerine vakıftılar. Onlar da Üstad Hazretleri gibi akrebiyet ve sahabe mesleği üzerine gitmişlerdir. Lakin bulundukları toplum, zaman ve şartlar gereği, ihtiyaç hissetmedikleri, dolayısı ile muhatap olamayacakları için, ders suretinde ifade etmemişler ve iman hakikatlerini kitaba aktarmamışlar.
Üstad Hazretlerinin şu ifadeleri meselemizi teyit ediyor:
" 'Üstad-ı hakikî Kur'ân'dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur.' diye, yalnız o üstad-ı kudsînin irşadıyla hem kalbi, hem ruhu gayet garip bir tarzda sülûke başladılar. Nefs-i emmaresi de şükûk ve şübehatıyla onu mânevî ve ilmî mücahedeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak değil; belki İmam-ı Gazâlî (r.a.) Mevlâna Celâleddin (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi kalb, ruh, akıl gözleri açık olarak, ehl-i istiğrâkın akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü açık olarak gezmiş. Cenab-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, Kur'ân'ın dersiyle, irşadıyla hakikate bir yol bulmuş, girmiş..."(2)
"Diyorlar: Said yanında başka kitapları bulundurmuyor; demek onları beğenmiyor. Ve İmam-ı Gazâlî'yi (r.a.) de tam beğenmiyor ki, eserlerini yanına getirmiyor."
"İşte bu acip, mânâsız sözlerle bir bulantı veriyorlar. Bu nevi hileleri yapan, perde altında ehl-i zındıkadır; fakat, safdil hocaları ve bazı sofuları vasıta yapıyorlar."
"Buna karşı deriz ki: Hâşâ, yüz defa hâşâ! Risale-i Nur ve şakirtlerinin bir üstadı olan Hüccetü'l-İslâm İmam-ı Gazalî ve beni Hazret-i Ali ile bağlayan yegâne üstadımı beğenmemek değil, belki bütün kuvvetleriyle onların takip ettiği mesleği ehl-i dalâletin hücumundan kurtarmak ve muhafaza etmektir."(3)
Risale-i Nur'dan vermiş olduğumuz bu pasajlar açıkça gösteriyor ki, o büyük zatlar aynı Risale-i Nurlar gibi, imanın ince ve dakik mevzularını kendi âlemlerinde hazmetmiş ve velayet-i kübra mesleğine mazhar olmuşlardır. Hem İmam Gazali (ra) gibi ehl-i tahkik allameler, felsefenin en müşkül ve derin meselelerini eserleri ile çürütüp felsefeye ağır darbeler indirmişlerdir. Ancak bu darbeler ilmi ve yüksek seviyede olmuştur, Risale-i Nurlarda olduğu gibi avam tabakasını seviyesine indirilmemiştir. Bunun da hikmeti, o zaman bu gibi tartışmalar ehli ilim arasında olurken, bu gün avama kadar inmesidir. İmam Gazali (ra)’in Tehâfütü'l-Felâsife adlı eseri, bu hususta çok güzel bir örnektir.
Dipnotlar:
(1) bk. Emirdağ Lâhikası-I, 53. Mektup.
(2) bk. Mesnevî-i Nuriye, Mukaddime.
(3) bk. Kastamonu Lahikası, 119. Mektup.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü