Vicdan nasıl bozulur? İnsan nasıl iyiyi kötüden ayıramayacak hale gelir? Misallerle izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Hem İslâmiyet sair dinlere kıyas edilmez. Bir Müslüman, İslâmiyetten çıksa ve dinini terk etse, daha hiçbir peygamberi kabul edemez. Belki Cenâb-ı Hakkı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şeyi tanımaz; belki kendinde kemâlâta medar olacak bir vicdan bulunmaz, tefessüh eder. Onun için, İslâmiyet nazarında harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa, musalâha etse; dahilde olsa, cizye verse İslâmiyetçe hayatı mahfuzdur."

"Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünkü vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir hükmüne geçer..."(1)

Vicdan; hayrı kabul ve şerri reddeden, haksızlığı kabul etmeyen emin bir mürşid, ulvî bir his, ve sadık bir hâkimdir.

Vicdanın en mühim ve en birinci vasfı, insana sonsuz aciz ve fakir olarak yaratıldığını hatırlatması, Halık’ını aramaya sevk etmesidir.

“Evet, fıtrat ve vicdan akla bir penceredir. Tevhidin şuaını neşrederler.”(Mesnevi-i Nuriye)

“Fıtrat-ı zîşuur olan vicdandaki incizab ve cezbe, bir hakikat-ı cazibedarın cezbiyledir.” (Mektubat)

İnsanın bozulmamış fıtratını, yaratılışını ifade eder. Kur’an neyi emretmiş veya yasaklamışsa, vicdanda bunu tasdik eder. Mesela, insan vicdanen Yüce Yaratıcı'ya inanma ve O’na sığınma ihtiyacı hisseder. İnsan, bir Kadîr-i Mutlaka dayanır ve O’ndan medet ister. Bütün ihtiyaçlarını yerine getirecek bir Ğaniy-yi Rahim’in dergâhına iltica eder. Her vicdan sahibi bütün bu kâinatı ve içindeki eşyayı ona hizmet ettiren bir Zât’ın varlığını kabul eder.

“Vicdan, fıtrat-ı zîşuurdur.”(Mesnevi-i Nuriye)

“Akıl ta'til-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de; onu görür, onu düşünür, ona müteveccihtir.” (Mesnevi-i Nuriye)

Hiçbir insanın, “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” gibi müthiş suallerin cevabını düşünmemesi ve onların cevabını bulmadan huzur ve rahata kavuşması mümkün değildir. İnanma hissi insanın fıtratında ve vicdanında dercedilmiştir. Bazıları da bu fıtrî hissi teslis inancı gibi batıl inanışlara saparak bulmaya çalışmışlardır. Bir kısmı da insana ulûhiyet isnad etmiş, kimisi de kendileri gibi mahlûk olan güneşe, ateşe, nehre, yıldızlara ve ineğe taparak dalalete sapmışlardır.

“Ey insan! Senin nokta-i istinadın ancak ve ancak Allah'a olan imandır. Ruhuna, vicdanına nokta-i istimdad ise ancak âhirete olan imandır. Binaenaleyh bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, ruhu tevahhuş eder; vicdanı daima muazzeb olur. Lâkin birinci noktaya istinad ve ikincisinden de istimdad eden adam kalben ve ruhen pekçok zevk ve lezzetleri, ünsiyetleri hisseder ki; hem müteselli, hem vicdanı mutmain olur.” (Şualar)

İşte vicdan bu cihetle bir nezzardır; yani insanın manevî bir müfettişi gibidir. İnsan kötü ve yanlış bir iş yaptığı zaman vicdan bunu reddeder ve sahibine ciddi bir huzursuzluk azabını yaşatır, bir cihetle muhalefet şerhini koymuş olur. Yani "Sen bunu yapıyorsun, hatta nefsin bundan menhus bir lezzet de alıyor, ama ben bunu asla kabul etmiyorum." diyerek hakkın ilancılığını yapar.

Vicdan, yanlış iş yapan, günahlara giren kişiyi fıtrî bir şekilde ihtar ve ikaz eder. Mesela, vicdan haksız kazançtan rahatsızlık duyar ve insana sürekli huzursuzluk yaşatır. Meşru ve helal ticaretten de memnun olup ferahlar. Yani vicdan, Allah’ın insana hak ve batılı, doğru ve yanlışı, iyi ve kötüyü fısıldamasından ibarettir.

Vicdan aklı nizama koyan ve insana sırat-ı müstakim veren ulvi bir hakikattir, temyiz mahkemesidir.

“Vicdan yalan söylemeyen bir muhbir-i sadıktır.”

Vicdan; bir mizandır, ayardır.

Vicdan, bir anda düzelip, bozulan bir cihaz değildir, vicdanın bozulması ya da gelişip nuraniyet kazanması hayat tarzımız ile alakalıdır. Şayet hayatımız iman ve Kur’an çerçevesinde geçiyor ise, bu vicdanı huzura gark eder. Eğer hayatımız günah ve gaflet içinde geçiyor ise, zamanla başta kalp ve vicdan olmak üzere bütün duygularımız ve cihazlarımız körelir ve tefessüh eder.

Ömrü haram ve haksızlıklar içinde geçen bir adamın, vicdan terazisi hak ile batılı, doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü temyiz ve tefrik edemez hâle gelir. Bunu düzeltmenin yolu ise, günahları terk edip, tövbe ve istiğfar ile meşru ve helal dairede yaşamaktır.

(1) bk. Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Yedinci Kısım.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...