Vücuda gelmiş olmak -bütün hayatı acılarla geçen ve doğduğuna bin pişman olan bir kişi için bile- nasıl hayr-ı mutlaktır?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Varlık mutlak hayır iken yokluk mutlak şerdir. Bu kaideyi bazı arızî hissiyatlar ile görememek ve hissedememek öyle olmadığını göstermez.

Bu ince hakikati maddeler halinde izah etmeye çalışalım.

Evvela, insanın kalbi bozulur, vicdanı tefessüh ederse, neyin hak ve güzel, neyin batıl ve çirkin olduğunu göremez ve tam mânası ile takdir edemez. Bazen insan bir hissiyatın içine hapis olur ve onun tesiri yüzünden çok büyük hakikatleri göremez. Bu gibi nefsanî mülahazalara dalan kişi yaratılış gayesini idrak edemez.

İkincisi, insanın kalbinde ve aklında ne hükmedip yerleşmiş ise, hâdiseleri ona göre değerlendirir, ona göre bakar. İnsanın kalbinde ne yerleşmiş ve aklında ne hükmetmiş ise, o hükme göre hâdiseleri tevil edip idrak etmesi insan fıtratının değişmez bir prensibidir.

Mesela pesimist/bedbin (karamsar) bir filozof her şeyi karamsar olarak okur ve anlar, hayatı da ona göre şekillenir. Optimist/hüdabin (iyimser) bir filozof ise her şeyi iyimserlik penceresinden izler, hayatı da ona göre idrak eder. Kırmızı gözlük eşyayı kırmızı gösterdiği gibi, siyah gözlük de siyah gösterir. İnkârcı ya da karamsar bir gözlük, varlığın mutlak hayrını göstermez ve gösteremez. Hayata ve hâdiselere iman gözlüğü ile bakılırsa, hâdiselerin arkasındaki güzellikler tezahür eder, hikmetler ve sırlar anlaşılır.

Münkir, kâinatı mânasız, işe yaramaz ve tesadüfün oyuncağı olarak gördüğü için, her şey ona azaplı ve sıkıntılı olarak akseder. Mü’min ise eşyanın ve hâdiselerin başıboş olmadığını, her şeyin tedbir ve dizgininin Allah’ın elinde olduğunu bildiği için her şey ona sevimli ve huzurlu olarak in’ikâs eder.

Bu nokta-i nazarı elde edebilmek için, insanın kalbini imanın nuru ile nurlandırması, aklını marifetle tenvir etmesi gerekir. Asıl mesele, kalb ve nazarın nasıl ve ne ile terbiye edildiğidir. Zaten insanın diğer cihazları kalbe ve akla bakar.

Görüldüğü gibi kâinatta gördüğümüz mâna, bakış açımıza, yani itikad-ı kalbimize göre değişiyor. Kâfir, aynı kâinata bakıp cehennemî bir halet yaşarken; mü’min aynı kâinata bakıp cennet esintilerini hissedebiliyor.

Sürekli bedbin bir ruh halini taşımak, sıhhatli bir durum değildir. Zaman zaman yaşadığımız birtakım hâdiselerden elbette müteessir olur ve üzülürüz. Hatta bir süre me’yus da oluruz. Ancak burada anlatılan bedbinlik, herhangi bir hâdisenin neticesi değil, kişinin inancından kaynaklanan bir bedbinliktir ki, kendini yetim, öksüz, yalnız, kimsesiz ve sebeplerin önünde meçhule doğru giden biri olarak hissetmektir. İman edip, itikadını tahkiki yaptığı takdirde, bu bakış tamamen değişir ve huzura inkılab eder.

Üçüncüsü, “Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.” Bu ibareler bedbin ve çirkin bakmanın muhalif mânalarını ifade eder. Bu ibarelerin mâna-yı muhalifinden, uğursuz bakmanın ne denli çirkin olduğu ortaya çıkar. Yani "Çirkin gören çirkin düşünür, çirkin düşünen de hayattan elem ve ızdırab duyar" demektir. Öyle ise hayata ve hâdiselere iman ve ibadet gözlüğü ile bakarsak, her şeyin sırrı ve hakikati çözülür. O hâdiseler arkasındaki güzellikler tezahür eder, insan mes’ud ve bahtiyar olur. Vücudun mutlak bir hayır olduğu ancak bu bakış ile görülebilir.

Dördüncüsü, kâinatta mutlak galip olan hayır ve güzelliktir. Üstad Hazretleri bu hakikate şu şekilde işaret ediyor:

"Her şeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki her şey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir; veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var."

"Ezcümle: Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında, nihayetsiz güzel çiçek ve muntazam nebâtâtın tebessümleri saklanmış. Ve güz mevsiminin haşin tahribatı, hazin firak perdeleri arkasında, tecelliyât-ı celâliye-i Sübhâniyenin mazharı olan kış hadiselerinin tazyikinden ve tâzibinden muhafaza etmek için, nazdar çiçeklerin dostları olan nazenin hayvancıkları vazife-i hayattan terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nazenin, taze, güzel bir bahara yer ihzar etmektir. Fırtına, zelzele, veba gibi hadiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok mânevî çiçeklerin inkişafı vardır. Tohumlar gibi neşvünemasız kalan birçok istidat çekirdekleri, zahiri çirkin görünen hadiseler yüzünden sünbüllenip güzelleşir. Güya umum inkılâplar ve küllî tahavvüller birer mânevî yağmurdur."(1)

Şer ve çirkinlik kâinatta izafî ve nisbîdir. Bu yüzden hakikat noktasında şer ve çirkin diye bir şey yoktur.

Beşincisi, aynanın bir şeffaf ve parlak yüzü vardır, bir de pürüzlü ve parlak olmayan kesif yüzü. Aynanın şeffaf ve parlak yüzünde her şey berrak ve net iken, pürüzlü ve kesif yüzünde her şey karmaşık ve bulanıktır. Şeffaf yüzünde tecelli ve aksetme tam ve mükemmel iken, pürüzlü ve kesif yüzünde tecelliler ve aksetmeler ancak kuvvetli bir dikkat ve tahkikat ile anlaşılır. Mesela, aynanın şeffaf yüzüne baktığımız zaman, bizim simamız kusursuz bir şekilde görünürken, kesif ve pürüzlü yüzüne baktığımız zaman simamız belirsiz ve bulanık olarak görünür, bazen de hiç görünmez...

Mülk, burada aynanın pürüzlü ve kesif yüzü ile ifade edilirken, melekût, aynanın şeffaf ve parlak yüzü ile ifade edilmiştir. Eşyanın mülk yüzünde hayır-şer, iyi-kötü, güzel-çirkin, sebep-netice beraber bulunduğu için, herkes her şeyin hayırlı ve güzel cihetini göremeyebilir. Bu sebeple zahirde çirkin ve şer gibi duran şeylerin Allah’a isnad edilmemesi için Allah araya sebepleri koyuyor. Sebepler de birçok şeyin arkasındaki güzel ve nezih halleri perdeleyip örtüyor. Bu perde ve örtüler ancak tahkikî bir iman ve tefekkür ile delinebilir. Ama eşyanın içyüzü olan melekût cihetinde ise her şey güzel ve berrak olduğu için, orada sebepler değil, bizzat Allah’ın isim ve sıfatları hükmediyor. Yani sebepsiz iş görüyorlar, bizzat temas ediyorlar.

Eşyanın içyüzünden maksad, Allah’ın o eşya üstündeki isim ve sıfatlarının tecellisinin okunması ve anlaşılmasıdır. Eşya sebeplerinin eliyle yaratıldığı için Allah’ın isim ve sıfatları berrak olarak görünmüyor. Görmek için iman ve tefekkür gerekiyor. Ama eşyanın içyüzünde sebepler ve imtihan olmadığı ve Allah’ın isim ve sıfatları ve maksadı tam tezahür ettiği için, şuurca tam oluyor. Ayrı bir gayret ve tefekküre ihtiyaç bırakmıyor.

Hz. Hızır (as)’a eşyanın melekût yüzü gösterildiği için hayır ve güzelliği hilafsız ve karışıksız okuyabiliyordu. Ama Hz. Musa (as) ‘da o melekût bilgisi olmadığı ve hâdiseleri zahire göre tevil ettiği için Hazret-i Hızır (as)’ın yaptıklarına tahammül edemiyordu.

Mesela, deprem bir hâdisedir; zahiri ve batını olmak üzere iki yüzü vardır. Depremin zahirî yüzünde herkes kolay kolay hikmetleri okuyamaz, ama Allah bize o hâdisenin içyüzünü ledünnî olarak gösterse, herkes ağlarken, biz güleriz. Herkes hüzünlenirken, biz mutlu oluruz.

İşte batında şuur tam iken, zahirde şuur perdeli ve kapalı oluyor. Lakin zahirde de iman ve teslimiyet ile mükellefiz. Şayet melekût noktasından bize tam şuur verilse, kâinatta şer ve çirkinliğin İlahî nizam açısından olmadığını bizzat görürüz.

Netice olarak, kendi âlemimizi menfi bakış açısı ile karartıp, hayatı ve varlığı hayırsız ve şerli görmek, kısır bir bakış açısının neticesidir.

(1) bk. Sözler, On Sekizinci Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

nurcu56
Maşaallah, mantık dolu ve doyurucu bir cevap, Allah razı olsun.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...