"Yedi sıfât-ı sübûtiye olan hayat, ilim, kudret, irade, sem', basar ve kelâm sıfatlarının celâlli ve cemâlli tecellileriyle kendini tanıttırır, bildirir." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Burada celalî sıfatlar ille de haşyet ve azamet ile tecelli etmez. Bazen san’atın güzelliği, hikmeti ve ilmi de insanın aklını ve kalbini hayret içinde bırakır. Zaten celal tecellisinin en bariz mazhariyeti insanın akıl ve kalbinde hayret uyandırmaktır. Bu hayreti de tesbih ve tekbir ile ifade edip Allah’a takdim ediyoruz.

Tesbihde celâl, azamet ve ulviyet hâkim. Sema ve arz, kendilerini en uygun hizmetlerde çalıştıran bir celâl ve azametten haber veriyorlar. Ve o celâl ve o kudret sahibini durmadan tesbih ediyorlar.

İlim sıfatı bütün kâinatın plan ve programını çizen ve her şeyin mahsus ölçülerini tayin eden bir sıfattır. Böyle olunca, celal tecellisi namına ne varsa onun arka planında ilim sıfatı hükmeder. İlim sıfatı olmadan, celalî tecelliler olamaz. O zaman her şeyde ilim sıfatını okumak mümkündür.

Sem’ sıfatı bazen karıncanın ayak seslerinde, bazen de küremizden milyonlarca kat büyük, azametli gezegenlerin çıkardığı o haşmetli seste tecelli eder. Sem’ küçük bir kuzunun açlık nidasını da duyar, bütün rızka muhtaç mahlûkatın sesini de duyar ve ona cevap verir. Kuzunun sesinde cemal parlar, bütün mahlûkatın sesinde ise celal tecellisi parlar.

Basar sıfatı da aynı şekilde göze hitap eden her şeyde ve her mahlûkta kendini ihsas ettirir. Semavatın o haşmetli yüzündeki o haşmetli görüntü basar sıfatının bir neticesi ve tecellisidir.

Sem’ ve basar da aynı ilim sıfatı gibi, her şeyin ve her ismin arka planında iş ve icraat yapan icracı sıfatlardır. Biri birisiz olamaz. Böyle olunca, her şeyin yüzünde bu sıfatları görmek ve okumak mümkündür. Şirin ve güzel bir çiçeğin arkasında bu yedi sıfat işlediği gibi, azametli ve celalli bir yıldızın da arkasında bu yedi sıfat hükmeder.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

SORULARLARİSALE 2024 ANKETİ
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

nurcu56

Subutî sıfatların, yani hayat, ilim, sem’, basar, irade, kudret, kelam, tekvin sıfatlarının insan ve kâinatta bulunması, yani aksetmesi hakkında misal verebilir misiniz?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

İnsanın Allah’ın isim ve sıfatlarına  mazhariyeti üç şekildedir:

Birisi: Ene gibi mevhum ve itibarî duyguların mukayesesi şeklindedir. İnsana verilen  cüz’î ilim, irade, kudret, mâlikiyet gibi şeylere enaniyet farazî ve mevhum bir şekilde sahiplenir. Bu sahiplenme sayesinde ilim, irade, kudret, mülk gibi şeylerin farkına varır ve mahiyetini hisseder.

Hiç ilmi ve mülkü olmayan birisi ilim ve mülk sahibi olmanın ne demek olduğunu idrak edemez. Bu yüzden Allah, insana ene denilen bir sahiplenme duygusu vererek kendi isim ve sıfatlarını idrak ettiriyor.

Mesela, insan sahip olduğu cüz’î ilim ile der, "Ben şu kadar ilmim ile şu kadar şeyi bilebiliyorum, Allah ise külli ilmi ile her şeyi bilir. Ben cüz’î kudretim ile şu evi yaptım, Allah sonsuz kudreti ile kâinatı inşa ediyor." 

"Senin hayatına verilen cüz’î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük nümunelerini vahid-i kıyasî ittihaz ile, Hâlık-ı Zülcelâlin sıfât-ı mutlakasını ve şuûn-u mukaddesesini o ölçülerle bilmektir..." (Sözler, 11. Söz)

 “Vahid-i kıyasî”,bir şeyi anlamada mukayese unsuru olarak kullanılan şey” demektir.

İnsan bütün mahlûkat içerisinde hem en câmi’ bir istidada sahiptir, hem de bunun şuurundadır ve bu istidadıyla ortaya koyduğu şeylere sahip çıkabilmekte, “Ben yaptım, ben düşündüm, ben istedim” diyebilmektedir. Meselâ, bülbül de yuvasını kendi yapar, ama “Ben bu haneye mâlik olduğum gibi Hâlık da şu kâinatın mâlikidir.” diyemez.

Allah kendi isim ve sıfatlarını kıyas yoluyla idrak etmesi için insana câmi’ bir istidat vermiştir. İnsan bu istidadı sayesinde Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını ve şuunatını fehmeder.

Onuncu Söz’ün On Birinci Hakikati’nde geçen şu ifadeler konuyu en güzel şekilde aydınlatmış bulunuyor:

“Hâkim-i Bilhak, Rahîm-i Mutlak; insana öyle bir istidad verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emanet-i kübrayı tahammül edip, yani küçücük cüz'î ölçüleriyle, san'atçıklarıyla Hâlıkının muhit sıfatlarını, küllî şuunatını, nihayetsiz tecelliyatını ölçerek bilip….”

Demek oluyor ki, emaneti yüklenen, insan istidadıdır. Yükü ise, kendisinde bulunan sıfatları, fiilleri, halleri iyi değerlendirerek Cenâb-ı Hakk’ı bütün isim ve sıfatlarıyla tanımaktır.

Meselâ, güneş kendisinde bulunan kuvvete “benim kuvvetim” diyecek bir istidada sahip olmadığı için, o muazzam kuvvetini ölçü alarak Allah’ın kudretini bilmekten mahrumdur. İnsan ise on-on beş kiloluk bir taşı kaldırdığında bunu ölçü alabiliyor ve “Ben nasıl bu taşı kaldırıyorsam Halık’ım da bütün gezegenleri kolayca çeviriyor, bütün yıldızları düşürmeden durduruyor.” diyebiliyor.

Yine güneş, ilim ve irade sıfatlarından mahrum olduğundan, onları ölçü alarak Allah’ın ilim ve irade sıfatlarını bilemez. Görmesi ve işitmesi de olmadığından Allah’ı  “Basîr ve Semi’ ” olarak tanıyamaz.

İnsan, kuvvet, irade, görme, işitme gibi sıfatlarını kıyas unsuru olarak kullanmakla Allah’ın sıfatlarını bir derece bildiği gibi, şefkat, merhamet, gazap gibi şuunatıyla da Allah’ın şuunatına bir derece bakabilir. Nur Külliyatından bu meseleye misal olabilecek bir hakikat dersi:

“…Bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem’asıdır.” (Sözler)

İnsana şefkat duygusu verilmeseydi Allah’ın rahmet ve merhametini bilemezdi. Keza, insana gazap kuvveti verilmeseydi Allah’ın kahrını ve cezasını anlayamazdı.

Demek ki, insan için Rabbini tanıma vadisinde yol alabilmenin en sağlam yolu kendini doğru tanıması ve “ene”yi doğru değerlendirmesidir.

O halde, semanın, arzın ve dağların emaneti yüklenemeyişlerinin temel sebebini de bu noktada aramak gerekiyor. Biz nasıl belli bir mekânda bulunduğumuz için Allah’ın mekândan münezzehiyetini anlayamıyorsak, âyette geçen varlıklar da Allah’ın sıfatlarını ve esmâsını bilemiyorlar. Kendilerine mahsus tesbihlerini ifa etmenin ötesinde bir marifet kazanmaları da söz konusu olmuyor.

Bu konuyu meselemize ışık tutacağına inandığım ehemmiyetli bir hâdiseyi nakletmekle tamamlamak istiyorum: 

 Kör bir adama “Sen “görme” denilince ne anlıyorsun?” diye soruyorlar.  Adam şu enteresan cevabı veriyor:

 Siz diyorsunuz ki “falan adam geliyor, ben hayret ediyorum ki ne biliyorlar.”

İşte bu adam “görmenin ne olduğunu anlama yükünü” kaldıracak istidatta değildir ve o yükü yüklenemez.

İkincisi: İnsan zıddıyet itibariyle Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarına ayna oluyor. İnsan, nihayetsiz acizliği ile Cenab-ı Hakk’ın sonsuz kudretine, sonsuz ihtiyacı sonsuz gınasına, nihayetsiz kusuru ile O’nun sonsuz kemaline ayna olur.

İnsan, Allah’ın hem Muhyi (hayat veren), hem de Hayy (hayat sahibi) isimlerine ayine olduğu gibi, sonradan yaratılmış olması cihetiyle de zıddiyet itibariyle, Allah’ın Kadim ve Evvel isimlerine de ayine olur.

Üçüncüsü: Allah’ın her bir isim ve sıfatının nakış ve tecelli suretinde insanın mahiyetinde tezahür etmesidir. Mesela, göz basar sıfatının maddî bir nakşıdır. Kulak Semî’ isminin cismanî bir nakşıdır. Akıl İlim sıfatının kevnî bir nakşıdır. Lisan Kelam sıfatının bir cilvesidir. Mahiyetini tam ihata edemediğimiz binlerce hissiyat ve duyguların hepsi isim ve sıfatların hayat üstünde kaynamasından ve tecellisinden tezahür ediyorlar. Aynı tecelliler kâinat sahifesinde daha  azametli bir şekilde tecelli ediyorlar. Kâinattaki küçük bir atomdan tutun ta koca yıldız ve galaksilere kadar her bir şeyde  Allah’ın bu subuti sıfatları haşmetli ve azametli bir şekilde tecelli etmektedir. Bunun en büyük şahidi fen ilimleridir.

 Allah’ın ilim, irade, kudret, sem’, basar, kelam gibi subutî sıfatları her şeyi kuşatmıştır. Ayetlerde "yıldızlara, arıya vahyettik" ifadesi kelam sıfatının mevcudatta nasıl tecelli ettiğine bir işarettir. Yıldızlara ne şekilde ve hangi sür’atle döneceğinin ifa ettirilmesi de bir nevi ilamdır, onunla konuşmaktır.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...