Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Üçüncü Şua, Birinci Cilve, İkinci Şavkta geçen ayetler hangi gaybi haberlere işaret ediyor?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Rumlar yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Fakat onlar bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip gelecekler. Önce olduğu gibi sonra da Allah’ın dediği olur. O gün müminler Allah’ın yardımı sebebiyle sevinecekler. O dilediğini muzaffer kılar. O çok güçlüdür, engin merhamet sahibidir."(Rum, 30/1-5)

“Sabret; Allah’ın vaadi haktır.”(Rum, 30/60)

Bu ayette açıkça Rumların ağır bir mağlubiyetten sonra Sasanîlere karşı üç ile dokuz yıl içinde galip geleceği ve bu galibiyetle mü’minlerinde müşriklerle girdiği iddiayı kazanacağı haber verilmektedir. O dönemde müşrikler ateşperest olan Sasanîlere, mü’minler de Ehl-i kitab olan Bizans devletine taraf oluyorlar.

“İnşaallah, hepiniz emniyet içinde ve saçlarınızı tıraş etmiş veya kısaltmış olarak Mescid-i Harama gireceksiniz. ... Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hak din ile gönderen Odur.” (Fetih, 48/27-28)

Bu ayette Mekke'nin fethedileceğini ve İslam dininin kısa bir süre içinde diğer dinlere galip geleceğini haber veriyor ve haber verdiği gibi aynen çıkıyor.

“Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler: Hanginiz cinnete uğramış?” (Kalem, 68/5-6)

Peygamber Efendimiz (asm)'i cinnet ve delilik ile suçlayan Mekke müşriklerinin akıbetinden haber veriyor ve aynen haber verdiği gibi, kimin cinnet içinde olduğu kısa bir süre sonra aynen çıkıyor.

“Yoksa onlar ‘O bir şairdir; biz onun başına gelecek felâketi bekliyoruz.’ mu diyorlar? Sen ‘Bekleyedurun. Ben de sizinle beraber bekliyorum.’ de.” (Tûr, 52/30-31)

Yine Peygamber Efendimiz (asm)'e şair deyip sonunun hüsran ve felaket olacağını iddia eden müşriklere; ayette kimin hüsran ve felakete uğrayacağı açık bir ifade ile beyan ediliyor ve aynen ayetin ifade ettiği gibi onların sonu hüsran ve felaket oluyor. Ki bu ayetlerin indiği dönemde mü’minler hem az, hem zayıf, hem de zulüm altında idiler.

“Allah seni insanlardan korur.” (Mâide, 5/67)

Başta amcası olmak üzere Peygamber Efendimiz (asm)'in canına kastedecek düşmanları çok olmasına rağmen, bu ayette açık bir dil ile onun eceli ile öleceğini ve kimsenin ona zarar veremeyeceğini ifade ediyor.

"Bunu yapamazsanız -ki asla yapamayacaksınız- yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının; o, inkârcılar için hazırlanmıştır." (Bakara, 2/24)

Âyette zikredilen “ateş” cehennem ateşidir. Taşların ise putlar olduğu beyan edilmektedir. Öte yandan, bu ateşin yakıtının taşlar ve insanlar oluşu düşündürücüdür. İnsanlar bu âyetin gelmesinden yüzyıllar sonra kömürü bulup yaktıklarında, taş gibi nesnelerin de yandığını anlamışlardır.


“Ölümü hiçbir zaman temennî etmeyecekler.”
(Bakara, 2/95)

Bu ayette Yahudilerin, âhiret yurdunun yalnızca kendilerine ait olacağı, sadece kendilerinin cennete girecekleri yolundaki iddialarına cevap verilmektedir. Eğer bu iddialarında samimî iseler, asıl yurtlarından bile uzaklaşmış olarak çeşitli zahmet, elem ve kederler içinde yaşadıkları şu dünyadan ayrılarak, ebedî saadet yeri olan cennete kavuşabilmek için bir an önce ölmeyi istemeleri gerektiği ifade edilmektedir.

Onlar böyle bir temennide bulunamazlar, çünkü kendi iddialarından kendileri de emin değillerdir. Bunun sebebi de bizzat kendilerinin işledikleri cürüm ve cinayetlerdir. Her ne kadar sözde kendilerine indirilen kitaba inandıklarını, doğru yolda olduklarını ve bütün insanlar içinde âhiret saadetine sadece kendilerinin lâyık olduğunu iddia ediyorlarsa da işledikleri kötülükler yüzünden vicdanları bu iddialarını tasdik etmemektedir. Bunun için asla ölümü temenni edemezler.

Nitekim Yahudiler hâlen aynı psikoloji üzerine bulunuyorlar ki ayet bu zamanları da görerek böyle bir ifade kullanıyor.

“Onlara gerek âlemin her tarafında, gerekse kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz; tâ ki Kur’ân’ın hak olduğu onlara iyice açıklanmış olsun.” (Fussılet, 41/53)

Müfessirlerin, bazı küçük farklılıklarla, yaygın olarak benimsedikleri te’vile göre ayette geçen “âfâk”, Mekke dışındaki çeşitli beldeler, bölgeler (nevâhî), “kendi nefisleri” de putperestlerin yaşadığı Mekke şehridir.

Buna göre âyette vakti geldiğinde gerek müşriklerin yaşadığı Mekke’nin, gerekse Mekke çevresindeki diğer beldelerin, hatta dünyanın birçok bölgesinin Hz. Muhammed (asm) ve daha sonraki Müslüman liderler tarafından fethedileceği; böylece İslâm dininin cihana yayılacağı müjdelenmektedir. Nitekim daha Hz. Peygamber (asm) zamanında Mekke fethedildiği gibi, Arap yarımadasının tamamına yakını da İslâm hâkimiyetine girmiş; böylece hayatta olan birçok Mekkeli bu müjdenin tahakkuk ettiğini görmüştür.

“De ki: And olsun, eğer bu Kur’ân’ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.” (İsrâ, 17/88)

Kur’an’ın bu meydan okuyuşu on dört asırdır devam etmesine rağmen, hâlen Kur’an’a rakip olacak, onu çürütecek bir kitap gelmiş değildir. Bu da ayetin gaybî bir mucizesi oluyor...

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Yusuf123321

Değerli abim, burda Ustadın ilk verdiği ayet, Rum/60 ayetidir. Burda gaybi işaret, Rumlarla farslar arasındakı savaşda rumların galip gelmesi değil. Razi tefsirinde deniliyor ki, "Allahın vadi haktır." Yani:

"Senin doğruluğun ortaya çıkacaktır."

Yani rumlarla farslar arasındakı savaşla alakalı değil.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yusuf123321

5. "Yakında göreceksin, onlar da görecekler".

Bu, "Ey Muhammed sen de, o müşrikler de görecekler" demektir. Bu hususta şöyle iki görüş vardır: Kimileri, ayetin bu ifadesini, dünya ile ilgili hallere hamlederek, "Sen de, onlar da akıbetlerinizin nereye varıp dayanacağını, dünyada iken göreceksiniz. Çünkü sen, kalblerde büyürken, onlar zelîl ve melun olacaklardır ve sen, Öldürmek, mallarını ele geçirmek suretiyle onlara hükümran olacaksın" manasını vermişlerdir. Mukâtil, ayetin bu ifadesinin, Bedir savaşındaki o ilahî cezayı anlattığını söylemiştir. Kimileri de ayetin bu ifadesini âhiretteki hallere hamletmişlerdir. Bu görüşe göre ayet, tıpkı, "Yarın onlar şımarık ve aşın yalancı kimmiş bilecekler" (Kamer, 26) ayeti gibidir.

6

"Delilik hanginizde imiş?".

Bu ifadeyle ilgili olarak şu izahlar yapılır:

a) Ahfeş, Ebû Ubeyde ve İbn Kuteybeye göre, ayetin başındaki bâ harf-i cerri zaid olup, takdiri, şeklinde olur. "Meftun", delirmek suretiyle belaya uğramış olan demektir. Bu tıpkı, (Müminun, 20) ifâdesinin, takdirinde oluşu gibidir. Ebû Ubeyde de şöyle bir mısra nakletmiştir:

"Kılıçla vururuz ve rahatlığı ümid ederiz." Ferrâ, Ebû Ubeyde'nin bu istişhadını tenkid ederek şöyle der: "Sahih manayı "bâ" harfini atmaksızın açıklamak mümkün olduğu zaman, bunu kullanmak evla olur. Fakat o şiirin manası, "içinde bulunduğunuz şeylerin (belaların) kalkmasını, "fereç" ile umarız" şeklinde, yahut da, "Yardımı, fereç ile umarız" şeklindedir.

b) Ferrâ ve Müberred'in tercihine göre, uradaki "meftun" ism-i mef'ûl'u, "lütûn" (masdarı) manasınadır. Futun, delirmek demektir. Çünkü masdarlar, bazan ism-i mef'ûl sığasında gelebilirler. Nitekim mesela, "akd" ve "yüsr" manasında, "ma'kûd - meysûr" kelimeleri kullanılmıştır. Çünkü Arapça'da "kesin bir görüşü yoktur" manasında, denilir. Bu, Hasan el-Basrî ve Dahhak'ın ve Atıyye'nın rivayetine göre İbn Abbas'ın görüşüdür.

c) Buradaki "bâ", "fî" harf-i cerri manasınadır. Buna göre ayetin manası, "Sen ve onlardan, hanginizde yani İslâm gurubunda mı, yoksa kâfirler gurubunda mı delilik olduğunu göreceksiniz" şeklindedir.

d) "Meftun" (fitneye uğramış olan), şeytandır. Çünkü şeytanın, dini hususunda "meftun" olduğunda şüphe yoktur. Binâenaleyh o kâfirler, "O mecnundur" derken, sanki, "Onda şeytan vardır" demiş olurlar. İşte bu yüzden Hak teâlâ, "onlar gelecekte, çarpmasından ötürü deliliğin ve akıl karışmasının meydana geldiği şeytanın kimde olduğunu bilecekler" demek istemişlerdir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yusuf123321

Burdakı Feth/27-28 için, Lemalar, 7. Lema, Barla lahikası, 220. Mektup, 5. Mesele Ye bakıla bilir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yusuf123321

el-Meftûn: Fitneye düşmüş, fitneye maruz kalmış" şeytanın fitneye dü­şürdüğü deli kimse demektir. Arapların altını ateşte kızdırmayı anlatmak üze­re kullandıkları: "Altını ateşte kızdırdım (fetentu)" sözlerin­den, azaba uğratılan anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah'ın:
    
    "O günde onlar azab için ateşe sunulurlar" (ez-Zâriyât, 51/13) buyruğunda da bu anlamdadır.

 

Kurtubi tefsiri

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yusuf123321

"Biz onun, zamanın ızdırab veren musibetine uğramasını bekliyo­ruz." 

Katade dedi ki: 

Kâfirlerden bir topluluk: 

"Siz Muhammed'in ölümünü bekleyiniz. Filan oğullarının şairinin işini, ölüm hallettiği gibi, sizi de ölüm Muhammed'den kurtaracaktır."

demişlerdi.
    
ed-Dahhak dedi ki: 

"Bu sözleri söyleyenler, Abdu'd-Dar oğullandır. Onlar bu sözleriyle onun şair olduğunu söylemiş oluyorlardı. Yani bundan önce şa­irler nasıl öldüyse, o da pek yakında ölecektir. Üstelik babası da genç yaş­ta ölmüştü. Belki o da babası gibi genç yaşta ölür."

"De ki bekleyedurun." 

Yani ey Muhammed, onlara: 

"Bekleyedurun de. Şüphesiz ben de sîzinle birlikte bekleyenlerdenim." 

Başınıza gelecek aza­bı gözetleyenlerdenim, demektir. 

Bedir günü kılıçla azaba uğratıldılar.

(Kurtubi, el-Cami li ahkami'l-Kuran, Tur/30-31)

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yusuf123321

Bu âyetin nüzul sebebine gelince, Peygamber (sav) bir ağaç altında konak­lamış iken, bedevi bir arap gelip Hz. Peygamberin kılıcını çekti ve Peygam­bere: 

"Seni benden kim kurtarabilir?""

diye sordu.Hz. Peygamber: "Allah" cevabı­nı verince, bedevi arabın korkudan eli titredi ve kılıç elinden düştü. Başını, beyni dağılıncaya kadar ağaca vurdu. 

Bunu, el-Mehdevî nakletmektedir. Kadı lyad da bunu "eş-Şifa adlı kitabında zikrederek şöyle der: 

Bu olay, Sahih'te de rivayet edilmiş ve sözü geçen kimsenin Gavres b. Haris olduğu, Peygamber (sav)'ın kendisini affetmesi üzerine kavmine dönüp: 

"Ben size in­sanların en hayırlılarının yanından geliyorum."

dediği de zikredilmiştir. 

İbn Abbas da şöyle demektedir: 

Peygamber (sav) buyurdu ki: 

"Allah ba­na risaletini gönderince, ben bunu yerine getirememekten korktum. İnsan­lar arasında beni yalanlayacakların da bulunacağını bildim. Allah da bu âyet-i kerimeyi indirdi."

(Kurtubi, Maide/67)

Hakikaten her asırda, Peygamberi, Ona atılan iftiralardan koruyan, savunan büyük insanlar yetişmiştir. Bu, Allahın vadinin hak olduğuna delalet eder.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yusuf123321

Maide/54, Neml/93, Mulk/29, Nur/55 ayetleri hakkında bilgi vermemişsiniz.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yusuf123321

 "Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda mücahede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah'ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir."

Ayetin Tefsiri:

Hasılı, ey iman ehli, sizden fert veya topluluk her kim dininden dönerse bilmiş olsun ki Allah onların belalarını verip, yerlerine diğer bir kavim (toplum) getirecektir. Öyle bir kavim ki hem Allah onları sever, dünya ve ahiret hayırlarını murad eder, hem de onlar Allah'ı severler, itaatına koşar, isyandan kaçarlar.

Öyle bir kavim ki, müminlere karşı alçak gönüllü, dost ve merhametli, kâfirlere karşı izzetli, güçlüdürler, Allah yolunda mücahede ederler, kınayanın kınamasından korkmazlar, yani hem cihad ederler, hem de dinlerinde pek sadıktırlar. Vazife yapmanın gereğini gördüler mi, münafıklar gibi şunun bunun hatırına, gönlüne bakmaz, dedikodudan sakınmaz, vazifelerini yaparlar.

Bu hal, bu vasıflar ise sırf Allah'ın lutfu ve ihsanıdır. O, bunu kime dilerse verir, dileyene de verir. Şu halde hiç biriniz ümitsizliğe düşmeyiniz, düşüp de kâfirlerin peşinde koşmayınız. Allah'tan, böyle vasıflara sahip bir toplum olmayı isteyiniz, dileyiniz. Fakat bunu zorla alınır bir hak da zannetmeyiniz, inhisar (tekelcilik) fikrine sapmayınız. Allah, hem ihsanı çok olan, hem çok bilendir. Lutufları ve ihsanı çok, ihsanına engel olan ve karşı çıkan yoktur. Onu hiçbir şey bağlayamaz, en ümitsiz zamanda, en umulmadık yerden, en umulmaz kimselerde neler neler yaratır! Nasıl yaratır, bunu O bilir. Zira o her şeyi bilir.

Şu halde lutuf ve ihsanını kimlere ve ne şekilde vereceğini de bilir. Bu şereflere, bu hürriyete, bu izzet ve istiklale ermek istiyenler başkalarının değil, ancak Allah'ın dostluğuna koşmalı, Allah'ın sevgili Peygamberine, müminlere kafa tutmamalı, sevmeli ve yardım etmelidir.

Anlaşılıyor ki, dinden dönme bir olaya mahsus olmadığı gibi, bu kavim de belli bir kavimden ibaret değildir. Dinden dönenlerin zararlarına karşı olmak ve onların terkettikleri saadet mevkiini işgal etmek üzere kıyamete kadar zaman zaman nöbetle gelecek ve i'lâ-yı kelimetullah (Allah'ın kelimesini yükseltmek) ile İslâm'a hizmet edecek birçok toplumlara işarettir ki, anılan vasıflar bunların mümeyyiz (ayırıcı) vasıflarını ve birleşme yönlerini teşkil eder. Şu halde bunların hepsini ancak alîm olan (çok iyi bilen) Allah Teâlâ bilir. Fakat gerek ortaya çıkmasından sonra ve gerek eserlere göre ortaya çıkmadan önce bazılarını tayin ve tasavvur etmek mümkün olabileceğinden tefsirciler bunları kaydetmişlerdir:

1. Hz. Hasen, Katâde, Dahhâk, İbnü Cüreyc demişlerdir ki, bunlar Ebu Bekir ve arkadaşlarıdır. Çünkü dinden dönenlerle bunlar savaştılar.

2. Ebu Bekir, Ömer ve arkadaşlarıdır. Zira Resulullah'ın devrinden sonra mücahedeler bunların halifelikleri zamanında olmuştur.

3. Sûddî demiştir ki, bu âyet önce Ensar hakkındadır. Zira ilk önce kâfirlere karşı Resulullah'a yardım eden ve dinin ortaya çıkarılmasına yardımcı olan bunlardır.

4. Yemen ehlidir. Zira Hâkim'in "el-Müstedrek" inde sahih senet ile rivayet edildiği üzere bu âyet indiği zaman Peygamberimiz (asm) Ebu Musa'l- Eş'arî (r.a.)ye işaret buyurarak "Bunun kavmi" buyurmuştur. Ve hakikaten bunlar Resulullah zamanında çok mücahedeler ve hizmetler etmişler ve Hz. Ömer'in fetihlerinin çoğu da bunların eliyle olmuştur.

5. Fürs (fars, eski İran) kavmidir. Çünkü yine sahih rivayette geldiği üzere Peygamberimiz (asm)'den sorulmuş, mübarek elleriyle Selmân-ı Farisî (r.a.)'nin omuzuna vurup: "Bu ve bunun arkadaşları" buyurmuş, sonra da: "İman, Süreyya'ya bağlı olsa, Acem soyundan olan birtakım insanlar her halde uzanır alırlardı." buyurulmuştur ki, bu hadis-i şerifte İmâm-ı Azâm Ebu Hanife hazretlerinin menkıbelerine de delalet vardır.

6. Denilmiş ki, bunlar Neha'den ikibin, Kinde'den beşbin ve diğer insanlardan üç bin kişi idiler ki, Kadisiye günü cihad ettiler.

Sözün kısası bu kavmi, bir zamana mahsus tek bir kavimden ibaret kabul etmemek, imandan sonra herhangi bir şekilde İslâm'dan yüz çevirenlerin kendilerine mevkiyi terketmeye mecbur oldukları ve olacakları herhangi bir kavim olarak anlamalıdır. Ve burada itikat (iman) itibarıyla dinden dönme değil, amel bakımından da dinden dönme bahis konusudur.

Vaktiyle Yahudilerin Hristiyanlara, Hristiyanların Müslümanlara mevkiyi terkettikleri gibi, İslâm nimetinin kadrini bilmeyen nankörler de onun kıymetini bilecek, şükrünü eda edecek yeni bir Müslüman kavme mevkiyi terketmeye mecbur olacaklardır. İnsanlık tarihi, İslâm tarihi bunun büyük küçük misalleriyle doludur. Fertleri, küçük toplumları bırakalım da en büyük misallerini alalım:

Önce Araplar, kavimden kavime bu hizmeti yapmışlar, bundan sonra Emevilerin son zamanlarında olduğu gibi bu hizmet, Araptan Aceme doğru geçmiş, hadis-i şerifin de gösterdiği üzere Fars kavmi maddî ve manevî olarak İslâm'a çok büyük hizmetler etmiş, sonra bunlar da aynı hale gelmiş, bu defa da Allah Türkleri göndermiş, Arapların, Farsların kıymetini bilemeyip kaybettikleri İslâm devletini ele alarak İstanbul'a ve oradan yeryüzünün her kıtasına yaymışlardır.

Şu halde "Ebnâ-i Fâris" hadisinin delaleti ve İstanbul'un fethi ile ilgili hadisin açıklığı ve

"..Umulur ki Allah, bir fetih ihsan eder ve katından bir emir getirir..." (Maide, 5/52)

ilâhî vaadinin mutlak oluşu ve işareti ile Türkler de, bu ayetin müjdesine girmişlerdir. Demek ki, onlar da bu nimetin kadrini, kıymetini bilmez, küfür ve küfrâna doğru giderlerse yerlerini Allah'ın göndereceği diğer bir topluma terketmeye mecbur olacaklardır. Ve kim bilir, lütfu geniş ve ilmi çok olan Allah, kıyamete kadar daha ne toplumlar gönderecektir. İşte tâ yukarıdan "Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın" hatırlatmasından beri gelen ve daha devam edecek olan açıklamaların geliş ve akışına göre meâlin özeti bu noktada toplanmaktadır. (bk. Elmalılı Tefsiri ilgili ayetin açıklaması)

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yusuf123321

"İşte, ey ehl-i Kur'ân olan şu vatanın evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri, bin senedir Kur'ân-ı Hakîmin bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur'ân'ı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur'ân'a ve İslâmiyete kal'a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehâcümâtı def ettiniz. Tâ

فَسَوْفَ يَاْتِى اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِى سَبِيلِ اللهِ     

"Allah öyle bir topluluk getirecektir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever. Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler ve Allah yolunda cihad ederler." (Mâide/54)

âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi Avrupa'nın ve frenk-meşrep münafıkların desiselerine uyup şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız."

(Mektubat, 26. Mektup, 3. Mebhas, 4. Mesele)

--------------------

"...Türk milleti, Kuranın bayraktarı ve sena-yı Kuraniyeye mazhar olduğu için..."

(Emirdağ lahikası-1, 216. Mektup)

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yusuf123321

İkinci şavk: İstikbale ait ihbarat-ı gaybiyesidir.

وَعَدَ ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ مِنكُمْ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِى ٱلْأَرْضِ كَمَا ٱسْتَخْلَفَ ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ ٱلَّذِى ٱرْتَضَىٰ لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّنۢ بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا ۚ يَعْبُدُونَنِى لَا يُشْرِكُونَ بِى شَيْـًٔا ۚ وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَ‌ٰلِكَ فَأُو۟لَـٰٓئِكَ هُمُ ٱلْفَـٰسِقُونَ

(Sözler, 25. Söz, 3. Şua, Birinci cilve, 2. Şavk, s. 394-395)

---------------------

"Allah, İçinizden iman edip, salih amel işleyenlere vaad etti ki: 

"Onlardan öncekileri halife yaptığı gibi -andolsun ki- onları da muhakkak yeryüzünde halife kılacak. Kendileri için seçip be­ğendiği dinlerini onlar için iktidar yapacak, önceki korkuları­nı güvene çevirecektir." 

(Böylece) onlar Bana hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etsinler. Bundan sonra artık kim kâfir olur­sa, onlar fâsıkların tâ kendileridir." (Nur/55)
    
------------------------
    
    
• Bu âyet-i kerîme, Ebubekir ve Ömer (r.a) hakkında nazil olmuştur. Bu açık­lamayı, İmam Malik yapmıştır.
    
• Yine denildiğine göre, bu âyetin iniş sebebi şudur: 

Peygamber (sav)ın ba­zı ashabının, düşmanla çarpışmanın zorluklarından ve bu hususta başlarına gelecek tehlikeden, duydukları korkulardan ve bir türlü silahı elden bırak­madıklarından (sürekli savaştıklarından) söz etmesi üzerine bu âyet-i kerî­me nazil olmuştur.
    
• Ebu'l-Âliye dedi ki: 

Rasûlullah (sav), yüce Allah kendisine vahyi bildirdik­ten sonra, on yıl Mekke'de kendisi ve ashabı korku içerisinde kaldılar. Giz­li ve açık Allah'ın yoluna davet ettiler. Sonra Allah Rasûlüne Medine'ye hic­ret etmesi emri verildi. Orada da korku içindeydiler, sabah-akşam silahla be­raberdiler. Bir adam: 

"Ey Allah'ın Rasûlü!" dedi, "içinde güvenlik duyacağımız ve silahımızı bırakacağımız bir gün görecek miyiz?" 

Peygamber (sav): 

"Ara­dan fazla zaman geçmeyecek; öyle ki, sizden herhangi bir adam, pek büyük bir topluluk arasında üzerinde silah namına bir şey bulunmaksızın oturmuş olacaktır" 

diye buyurdu ve bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Yüce Allah da pey­gamberini Arap yarımadasının tamamında hakim kıldı. Silahlarını bıraktılar ve güvenlik duydular.
    
• en-Nehhâs dedi ki: 

Bu âyet-i kerîmede Rasûlullah (sav)ın peygamberliği­ne açık bir delâlet vardır, Çünkü yüce Allah, ona vermiş olduğu bu vaadi ye­rine getirmiştir.
    
• en-Nekkaş, Kitab'ında naklettiğine göre Dahhak şöyle demiştir: 

"Bu âyet-i kerîme Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali'nin halifeliğini ihtiva etmektedir. Çün­kü onlar hem iman ehli idiler, hem salih amel işlediler. Rasûlullah (sav) da: "Halifelik benden sonra otuz yıldır" diye buyurmuştur.
    
• İbnu'l-Arabî "Ahkamu'l-Kur'ân'' adlı eserinde bu görüşü benimsemiş ve tercih ederek şöyle demiştir: 

İlim adamlarımız derler ki: 

"Bu âyet-i kerîme, dört halifenin halifeliğine delildir. Bu âyette yüce Allah'ın onları halifelik maka­mına getirdiğine ve onların emanet sahibi olup onlardan razı olduğuna delil bulunmaktadır. Onlar, Allah'ın kendileri için beğenip seçtiği din üzere idi­ler. Zira günümüze kadar hiçbir kimse fazilette onların önüne geçebilmiş de­ğildir, Onlar yönetimi ellerinde tuttular, müslümanları idare ettiler. Dinin ala­nını himaye ettiler, O bakımdan verilen bu ilâhî söz, onlar hakkında gerçek­leşmiş olmaktadır. 

Eğer bu verilen söz onlar için gerçekleştirilmemiş, onlar vasıtasıyla gerçekleşmemiş, onlar hakkında vârid olmamış ise, o takdirde baş­ka kim hakkında söz konusu olabilir ki? Onlardan sonra da günümüze ka­dar onlar gibi kimse gelmemiştir, bundan sonra da gelmeyecektir. Allah on­lardan razı olsun."
    
Bu görüşü, el-Kuşeyrî de, İbn Abbas'tan rivayet etmiş bulunmaktadır. Bu gö­rüşün sahipleri Rasûlullah (sav)'ın azadlı kölesi Sefîne'nin rivayet ettiği şu ha­disi de delil-gösterirler. Sefine dedi ki: 

Ben Rasûlullah (sav)'ı şöyle buyurur­ken dinledim: 

"Halifelik benden sonra otuz yıldır, sonra da hükümdarlık ola­caktır." 

Sefine dedi ki: 

"Şimdi hesab et. Ebubekir'in halifeliği iki yıl, Ömer'in halifeliği on yıl, Osman'ın halifeliği oniki yıl, Ali'nin halifeliği de altı yıl."
    
• Kimileri de şöyle demiştir: 

Bu, yeryüzünün tamamının İslâm adı altında ege­menliğe kavuşacağı hususunda bütün ümmete verilmiş bir sözdür. Nitekim Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: 

"Yeryüzü benim önüme getirildi. Doğularını ve batılarını gördüm. Benim ümmetimin mülkü bana yeryüzünün gös­terilen her tarafına yayılacaktır."
    
• İbn Atiyye de Tefsir'inde, bu görüşü şu sözleriyle tercih etmiş bulunmak­tadır: 

"Sahih olan âyet-i kerîmenin cumhurun halifelik makamına getirildiği doğrultusundadır. Onların halifelik makamına getirilmesi ise, onlara ülkele­rin egemenliğini verip, bu ülkelerin sahipleri olmalarıdır. Şam'da, Irak'ta, Ho­rasan'da ve Mağrib'de görüldüğü gibi."
    
• İbnu'l-Arabî dedi ki: 

Biz onlara deriz kî: 

Bu, peygamberlik, halifelik, da­vetin yerleştirilmesi ve şeriatın genelliği hususunda bir genel vaaddir. Böy­lece verilen bu söz, herkes hakkında kendi gücü ve haline göre tahakkuk et­miştir. Hatta müftüler, kadılar ve imamlar hakkında bile gerçekleşmiştir. Bu verilen şerefli sözün yerine getirilmesi ile ilgili olarak halifelik, yalnızca da­ha önceden geçmiş halifeler ile sınırlıdır."
    
Daha sonra o bu konuda bir itirazı ve farklı bir kanaati söz konusu etmek­tedir ki, muhtevası şudur: 

"Denilse ki: 

Bu husus ancak sadece Ebubekir hak­kında doğru kabul edilebilir. Çünkü Ömer ve Osman suikast ile öldürüldü­ler. Halifelik hususunda da Ali ile çekişildi?! 

Deriz ki: 

Korkunun güvene çev­rilmesi kapsamına, ölümden herhangi bir şekilde emin olup, esenliğe kavuş­mak, girmemektedir. Ali'nin savaşlara katılması ise, güvenliği ortadan kaldır­mış değildir. Ayrıca savaşın söz konusu olmaması, güvenliğin bir şartı da de­ğildir. Güvenliğin şartı, sadece, insanın kendi isteği ile kendisine hakim olabilmesidir. Peygamber (sav)'ın Mekke'de ashabının durumunda olmamasıdır."
    
Daha sonra sözlerinin sonunda şunları söylemektedir: 

"İşin gerçeği şu ki, onlar (Mekke'de) yenik düşürülmüş iken, galip oldular. Takib altında iken, kendileri takib eden oldular. İşte bu, güvenlik ve güç sahibi olmanın en ile­ri derecesidir."
    
• Derim (Kurtubi) ki: 

Bu durum sadece dört halifeye has değildir ki, âyetin umumu ile yanlızca onların kastedildiği söylenebilsin. Aksine, bu hususta bütün mu­hacirler, hatta başkaları dahi, onlarla ortaktır. Nitekim Kureyşliler, Uhud ve baş­ka savaşlarda özellikle de Hendek'te, müslümanlara hücum ederek gelmiş­lerdi. Öyle ki, yüce Allah onların hepsi hakkında şu buyruklarla haber ver­mektedir: 

"Hani onlar size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmiş­lerdi. O vakit gözler yerinden kaymış, yürekler de gırtlaklara varmıştı. Allah hakkında da türlü zanlarda bulunuyordunuz. İşte orada mü'minler imtihan edilmiş ve şiddetli şekilde sarsılmışlardı." (Ahzâb/10) 

Daha sonra yüce Allah, kâfirleri herhangi bir hayra nail olmaksızın geri çe­virdi, mü'minlere güvenlik verdi. Onlara kâfirlerin topraklarını, ülkelerini ve mallarını miras verdi.
    
İşte yüce Allah'ın: 

"Andolsun ki, onları da muhakkak yeryüzünde ha­life yapacak" 

buyruğu ile kastedilen budur. 

----------------------

"Onlardan öncekileri halife yap­tığı gibi"

buyruğunda da kastedilenler, İsrailoğullarıdır.

Zira yüce Allah, Mısır'daki zorbaları helak etmiş ve onların topraklarını ve ülkelerini İsrailoğullarına miras vermişti. Bu hususta da yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 

"Zaafa uğratılagelmiş kavmi de, bereketlendirdiğimiz yerin doğularına da, batıla­rına da mirasçı kıldık." (A'râf137)
    
İşte aslıab-ı kiram da böylece zaafa uğratılmış (mustaz'af) ve korku içe­risinde idiler. Daha sonra yüce Allah, onlara güvenlik verdi, onlara iktidar ver­di ve onları yöneticiler kıldı. 

Böylelikle âyet-i kerîmenin herhangi bir tahsis söz konusu olmaksızın genel olarak Muhammed (sav)ın ümmeti hakkında umumi olduğu ortaya çıkmaktadır. Zira tahsis (genelin özelleştirilmesi), an­cak kendisine teslimiyetle boyun eğilmesi gereken kimseden gelen bir ha­ber ile olur. Bilinen aslî kaide ise, (tahsis söz konusu olmadıkça) umuma yapışılması gerektiğidir.
    
• Rasûlullah (sav)'dan onların korkularının daha sonra güvenlik ile değiş­tirilmesi manasını ifade eden hadisler de gelmiş bulunmaktadır. Ashabı kendisine: 

"İçinde güvenlik duyacağımız ve silâhı elden bırakacağımız bir gün görecek miyiz?" deyince, o şöyle buyurdu: 

"Fazla bir zaman geçmeden sizden herhangi bir kimse pek büyük bir kalabalık arasında üzerinde silah bulun­maksızın oturacağı zaman gelecektir. (Pek yakındır)."
    
Yine Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır:

"Allah'a andolsun ki, Allah bu işi tamamlayacaktır, O kadar ki, süvari, San'a'dan, Hadramevt'e kadar yol ala­cak da ancak Allah'tan ve kurdun koyunlarına saldıracağından korkacaktır. Fakat sizler acele ediyorsunuz." 

Bu hadisi Müslim, Sahih'inde rivayet etmiş­tir. Tıpkı Rasûlullah (sav)ın haber verdiği gibi olmuştur.
    
O halde bu âyet-i kerime, peygamberlik mucizelerinden birisidir, zira ileride olacakları haber vermektedir ve (böyle) olmuştur.

-----------------------
    
"Andolsun ki, onları da muhakkak yeryüzünde halife kılacak" 

buyru­ğu ile ilgili iki görüş vardır. 

• Birinci görüşe göre, buradan kasıt, Mekke top­raklarıdır. Çünkü muhacirler yüce Allah'tan bunu istediler, onlara İsrailoğullarına vaad olunduğu gibi vaad olundu.

 Bu anlamdaki açıklamayı en-Nekkaş yapmıştır.
    
• İkinci görüşe göre, kasıt; Arap ve Acemlerin topraklarıdır. İbnu'l-Arabî de­di ki: 

"Sahih olan budur."
    
----------------------
    
"Kendileri için seçip beğendiği dinlerini onlar için iktidar yapacak"
    
buyruğunda sözü edilen din, İslâm dinidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyur­maktadır: 

"Ve size din olarak İslâm'ı beğenip seçtim." (Mâide, 5/3) 
    
Suleym b. Âmir, el-Mikdâd b. el-Esved'den şöyle dediğini rivayet eder: 

Rasûlullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim:

"Yeryüzünde ne kadar taştan ya da kerpiçten bir ev varsa, mutlaka Allah, o evin içine, İslâm sözünü, ya aziz bir kimsenin izzetiyle, ya da zelil bir kimsenin zilletiyle mutlaka sokacaktır. Onların izzetiyle girerse, o kimseleri İslâm sözünün ehli kılar. Zilletiyle gi­rerse, o söze boyun eğip, itaat ederler. "

Bu hadisi el-Mâverdî: 

"Yeryüzün­den kasıt Arap ve Acem topraklarıdır."

diyenlerin görüşlerinin bir delili ola­rak zikretmektedir ki, bu da az önce geçtiği üzere bu husustaki ikinci görü­şün ifadesidir.

(İmam Kurtubi, "el-Cami li Ahkami'l-Kuran", Nur/55)

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...