Var olmak, yok olmaya göre neden daha hayırlı deniliyor? Kâfirin cehennemde ebedî kalması, var olmasına göre şer değil mi?

Soru Detayı

- Yaratılmadan önce, yoklukta iken; acı, elem ve sonunda da cehennemde kalma ihtimali olan bir varlık ister misin? diye sorulsa idi, şimdiki bildiklerimle hayır derdim. Bize evet cevabını verdirecek, var olma güzellikleri neler olabilir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bir binanın bütün tavanı, odaları ve içindekileri temelin üstünde olması gibi, kâinatta, iyilik ve hayır adına ne varsa hepsinin temeli ve esası "vücut" üzerine bina edilmiştir. Şayet vücut, yani varlık olmasa, ona bağlı olan her şey yokluğa düşecek ve hiçliğe gidecektir. Onun için vücut, yani varlık nimetinin her tarafı ve her köşesi hayırdır ve güzeldir. Vücuttan şikâyet edilmesi tamamen vehmi ve arızi bir haldir.

Bunun zıttı olan "adem" yani yokluk ise, her hayrı ve güzelliği yok eden ve hiçliğe atan bir şey olmasından, her tarafı şerdir, hiçbir müspet ciheti yoktur. Bu yüzden de yokluğu arzu etmek tamamen arızi ve nefsanî bir haldir. Sağlıklı ve muhakemeli bir karar değildir. İnsanda cismaniyet ve nefsin süfli arzuları hâkim iken, muhakemeli ve vicdani hükümler pek hissedilmez.

Allah, kâinattaki bütün nimetlerini, vücut nimeti üzerine inşa etmiştir. O olmasa, bütün nimetler de olamaz. O zaman, vücudun neresinde, hangi yerinde şer ve çirkin bir şey olabilir ki, adem istenilsin!

Adem ise, Allah’ın bütün nimetlerini uçuran ve yok eden bir mana olmasından, neresinde bir hayır, hangi şeyinde bir güzellik olabilir ki, arzu ve talep edilebilsin. Onun için vücudun, yani, varlığın her tarafı hayır; ademin, yani yokluğun her tarafı şerdir, denilmiştir.

Adem, kelime olarak varlığın zıddı, yokluk, olmama, bulunmama manalarına gelir. Adem ve yokluk mutlak ve mukayyet olmak üzere iki nevidir.

Mutlak Adem: Ebedî ve ezelî olarak olmamak, bulunmamak manasındadır ki, böyle bir yokluk mümkün değildir. Zira ezelî ve ebedî Vâcibü’l-Vücud olan Allah, mutlak yokluğa asla müsaade etmez. Işık ile karanlığın aynı anda, aynı mekânda bulunması nasıl imkânsız bir şey ise, mutlak yokluk ile mutlak varlık da beraber bulunamazlar. Allah varsa, mutlak yokluk da yoktur.

Üstad Hazretleri bu meseleyi şu şekilde izah ediyor:

"Hem adem-i mutlak zaten yoktur. Çünkü bir ilm-i muhît var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, birşey ona atılsın..."(1)

Mukayyet Adem: Bir şeyin ayan-ı sabite noktasından, yani Allah’ın ezelî ilminde ilmi bir vücut şeklinde var olduğu halde, henüz harici bir varlık kazanamamış haline denir. Bu yokluk, izafidir. Yani maddî ve kevni âlemde olmayan bir şey, başka bir boyut ve başka bir varlık sahasında bulunabilir.

Meselâ, Allah’ın ilminde ilmi bir vücut ile bulunduğu halde, harici ve maddî âlemde olmayan bir şeye mutlak yok denilemez.

Üstad Hazretleri bu manayı şu ibareler ile izah ediyor:

"Daire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i haricîdir ve vücud-u ilmîye perde olmuş bir unvandır. Hattâ, bu mevcudat-ı ilmiyeye, bazı ehl-i tahkik "a'yân-ı sâbite" tabir etmişler. Öyleyse, fenâya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u mânevîye ve ilmîye girmektir. Yani, hâlik ve fâni olanlar, vücud-u haricîyi bırakıp, mahiyetleri bir vücud-u mânevî giyer, daire-i kudretten çıkıp daire-i ilme girer."(2)

  • Yokluk ve cehennem arasında insanın tercihine kısa bir bakış

"Meselâ, aklın bir hizmetkârı ve tasvircisi olan kuvve-i hayaliyeye denilse ki, "Sana bir milyon sene ömürle saltanat-ı dünya verilecek; fakat âhirde mutlaka hiç olacaksın." Tevehhüm aldatmamak, nefis karışmamak şartıyla, "Oh" yerine "Ah" diyecek ve teessüf edecek. Demek, en büyük fâni, en küçük bir alet ve cihazat-ı insaniyeyi doyuramıyor."(3)

İki kötü halden daha hafif olanını seçmek insan fıtratının bir icabıdır. Mesela birisine denilse ki, "Ya öleceksin ya da bunun yerine kolun kesilecek." İnsan ölümden korkup kolunu feda eder. "Ya servetini tamamen kaybedeceksin ya da servetinin yarısını devlete vereceksin" denilse, insan yine hafif olanı, ağır olana tercih edecektir.

Aynı şekilde, idam-ı ebedî denilen mutlak yokluk ve hiçlik, cehennemden daha ağır ve daha dehşetli bir hal olduğu için, insanın nefsi değil, latif olan kalp ve ruhu elbette cehennemi yokluğa tercih edecektir. İnsanın ebedî bir şekilde yok olması, cehennem de olsa, ebedî var olması ile aynı olamaz. Varlık yokluğa daima galiptir ve yokluktan üstündür. İnsan, üstün ve galip olanı bırakıp aşağı ve mağlup olanı tercih ve kabul etmez.

Bu, insan açısından böyle iken, Allah’ın sonsuz merhameti açısından da böyledir. Yani Allah’ın sonsuz şefkat ve merhameti, sonsuz yokluğa ve hiçliğe müsaade etmez. Bu sebeple yokluk hem insan fıtratı açısından hem de Allah’ın şefkati açısından cehennemden daha kötü bir haldir. Böyle olduğu için Allah kâfirleri yokluk çukuruna atmıyor, onlara da cehennem de olsa bir hayat ve bir varlık bahşediyor.

İnsanın mahiyetine birçok hissiyat ve latifeler konulmuştur. Bu hissiyat ve latifelerin hepsinin hüküm ve hissediş kuvvetleri birbirlerinden farklıdır.

Mesela, vicdanın hissettiği ince bir meseleyi, akıl tartıp şekillendiremez. Ya da kalpte ince ve latif bir şekilde beliren manayı, kesif ve maddî olan dil ifade etmekte zorlanır vs... Bu hüküm ve meseleleri hesaba katmadan değerlendirmeye gitmek yanlış olur.

Bu mesele, bedenle alakalı değil, vicdanla alakalı bir meseledir. Yani ebedî yokluğu vicdan penceresinden değerlendirirsek, vicdan cehennem de olsa ebedî yaşamayı isteyecektir. Ama meseleye beden cihetinden bakacak olursak, elbette insan, cehennem ateşine karşı toprak olmayı, hatta yok olmayı arzu edecektir.

Bu meselede nefsin hükmü ile vicdanın hükmü karıştırıldığı için, insanlar meseleyi ya mübalağa zannediyor ya da hissedemiyor. Hâlbuki nefis hazır andaki bir gram azaptan kurtulmak için, ilerideki bin ton mükâfatı reddedecek mahiyettedir. Aynı şekilde, bir gram hazır menfaat için de ilerideki binler ton azabı kabul edecek bir yanlışlığa da girebiliyor. Nefsin bu karanlık ve ahmak penceresinden bakılırsa, elbette vicdanın bu ince ve latif meselesi idrak olunamaz.

Özellikle maddeci felsefenin, hisleri ve duyguları yaraladığı bu asırda, insanların böyle vicdani hükümleri ve meseleleri idrak etmeleri pek mümkün görünmüyor. Zira materyalist felsefe, insanların ince, latif, hassas latifelerini ve kuvvelerini dumura uğratıp köreltmiştir. Bu körelmiş hissiyatlar, ancak tahkiki bir iman dersi ile yeniden hayat bulabilirler. Hassasiyeti gitmiş bir terazi, ancak kaba ve kesif şeyleri tartıp ölçebilir. Bizim vicdan terazimiz şayet Üstad Hazretlerinin vicdan terazisi gibi latif ve hassas olsa idi, biz de "Cehennem de olsa ebed isterim" vicdani hükmünü anlayıp tartabilirdik.

Azap içinde iken ebediyeti tatmayacak, tespiti nisbi bir şeydir. Hâlbuki insan varlık ve yokluk tercihini genel olarak yapar, bir olayın tesiri ile yapmaz. Şayet bir olayın tesiri ile hareket umumi bir yol olsa idi, bugün insanlık, hayatını devam ettiremezdi. Demek hususi hâdiselerin tesiri ile umumi vakaların hükmünü karıştırılmamak gerekir. Bir başka deyişle "istisnalar kaideyi bozmaz."

Şayet sadece insanın vicdanı cehenneme atılsa idi, yokluk ve hiçliğe karşı "ebed, ebed" diye bağıracaktı. Sadece nefis ve beden cehennemde olsa idi, belki o zaman hüküm değişebilirdi. Ayetin, "Keşke toprak olsaydık..." ifadesi, biraz da nefis açısından, ya da ağır mesuliyet korkusundan gelen bir ifadedir.

Nitekim Hazreti Ömer (ra) imanın kemalinden gelen mesuliyet duygusu ile; "Keşke bir ağaç olsaydım" diyor. Kâfirler de perdenin açıldığı ve mesuliyetin feci bir şekilde insanın üzerine çöktüğü bir hengâmede, "Keşke toprak olsaydık" demeleri bu kabilden olsa gerek.

"O kâfir, ya ademe gidecektir veya daimî bir azap içinde mevcut kalacaktır. Vücudun-velev Cehennemde olsun-ademden daha hayırlı olduğu vicdanî bir hükümdür. Zira adem, şerr-i mahz olduğu gibi, bütün musibet ve mâsiyetlerin de merciidir. Vücut ise, velev Cehennem de olsa, hayr-ı mahzdır. Maahaza, kâfirin meskeni Cehennemdir ve ebedî olarak orada kalacaktır."(4)

Bir bıçak ya da kesici bir alet, bin yıl rafta kalsa kimseyi kendiliğinden öldürmez. Bir bombanın pimi çekilmese hiçbir şekilde kendiliğinden patlamaz. Yani bu gibi şeylerin yapılması ve yaratılması şer değil, onların kötü bir şekilde kullanılması şerdir. Bıçak yemekte de kullanılır, adam kesmekte de kullanılır. Şayet yemekte kullanılır ise hayır, adam kesmekte kullanılır ise şer olur. Öyle ise bu gibi hayır ve şerre kabil olan şeyleri şerre kullanmak, insana ait bir zulüm ve acıdır; yoksa onların yaratılmasında herhangi bir şer ve çirkinlik yoktur.

Yağmurun yağması külliyen hayır iken, derenin ağzına ev yapıp sele kapılarak yağmuru kendi aleyhimize çevirmemiz yağmurun yaratılmasını şer yapmaz. Yağmuru kendimize düşman yapan şey, bizim dikkatsizlik ve tedbirsizliğimizdir. İnsan iradesi ile her şeyi kendine dost yapabileceği gibi düşman da yapabilir, bunun sorumluluğu insana aittir.

Allah’ın kâinatı ve içindekileri var etme hikmeti, Risale-i Nurların birçok yerinde izah edilmekle birlikte, On Birinci Söz'de harika bir şekilde izah ediliyor. On Birinci Söz'ü ehli tahkik ağabeylerle mütalaa etmenizi tavsiye ederiz.

(1) bk. Mektubat, On Beşinci Mektup

(2) bk. a.g.e.

(3) bk. Sözler, Onuncu Söz, Mukaddime.

(4) bk. İşârâtü'l-İ'câz, Bakara Sûresi, 7. Âyet Tefsiri

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 30.128
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

abdurahmann
bir cihetten bu insanlik hayatinin degerini tam bilememekten de oluyor. ben baska baska ulkeden iki imansiza hasr risalesinden hakikatler soylendiginde, acip bir heyecanla "hakikaten cehennem olsa da ebedi hayat var mi!?" diye sevindigini duydum.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
drerkan
Bu konuda bir kaç soru sormuştum daha önce.Diğer soranlarda vardı. Bu cevap farklı bir veche açtı hakikaten.Allah razı olsun.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ziyaretçi (doğrulanmadı)
insanın vicdanı cehenneme atılsaydı yokluğa karşı ebed isterken ,sadece cesedi cehenneme atılsaydı yok olmayı istemesi ifadesi meseleyi hal etmiş.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...