"Vücut kâinatları ve hadsiz adem âlemleri birbirleriyle çarpışırken ve Cennet ve Cehennem gibi meyveler verirken..." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Elhâsıl, vücut kâinatları ve hadsiz adem âlemleri birbirleriyle çarpışırken ve Cennet ve Cehennem gibi meyveler verirken ve bütün vücut âlemleri 'Elhamdülillâh, elhamdülillâh' ve bütün adem âlemleri 'Sübhânallah, sübhânallah' derken ve ihâtalı bir kanun-u mübareze ile melekler şeytanlarla ve hayırlar şerlerle, tâ kalbin etrafındaki ilham, vesvese ile mücadele ederken, birden meleklere imanın bir meyvesi tecellî eder, meseleyi halledip karanlık kâinatı ışıklandırır. اَللهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ âyetinin envârından bir nurunu bize gösterir ve bu meyve ne kadar tatlı olduğunu tattırır." (11.Şua, 11.Mesele)

Vücud, varlık; adem ise yokluk mânâsına geliyor. Her varlığın terki, bir yokluğu netice veriyor. Sıhhatin bozulmasına hastalık, doğru olmayana yalan, dürüstlüğün terkine sahtekârlık, imandan mahrum kalmaya küfür, tevhitten sapmaya şirk deniliyor.

Yok iken var olan insanoğlu, kendisini bu varlık nimetine kavuşturan Rabb’inin de var olduğunu anlamış ve böylece, “iman varlığı”na erişmiştir.

“Bütün kusurlar ademden ve kabiliyetsizlikten ve tahribden ve vazife yapmamaktan -ki birer ademdirler- ve vücudî olmayan ademî fiillerden geliyor.”(1)

Ademî fiil denilince, yokluğa dayanan, yahut sonu yokluğa çıkan işleri anlıyoruz. Adem-i itimad, “itimadsızlık” demek oluyor; adem-i kifayet ise “yeterli olmama”dır.

Meselâ, namaz kılmak vücudî bir fiildir, kılmamak ise ademîdir. Namaz kılmamak diye müstakil bir iş yoktur; ama insan namaz kılma fiilini terk ettiğinde bu adem kendiliğinden ortaya çıkmış olur.

Görmek vücud âlemindendir, körlük ise adem. Birisini kör eden insan, adem âlemleri hesabına çalışmış demektir.

Hidayet vücud âlemindendir, dalalet ise adem âleminden. İman ve hidayet ile kalb gözü açılır ve insan sonsuz bir varlığa kavuşur.

Küfür, imanın yokluğu, dalâlet ise hidayetten mahrumiyettir.

Aynı şekilde, ilim “vücuttur”, cehalet ise “adem”. Cehalet ilmin yokluğudur.

Tevhid, yani Allah’ı bir bilmek vücud âlemindendir. Bir insan tevhid hakikatini kabul etmekle ortaya müsbet bir inanç koymuş oluyor. Ama şirk ademdir. Allah’ın, şeriki olmadığından, O’na koşulan şirk de boşlukta kalır, adem âleminden çıkamaz.

Şu var ki, hakikati olmayan bu yanlış inanca birtakım kimseler sahip çıkabilirler. O müşriklerin vücudu vardır, ama “şirkin vücudu” yoktur.

Doğru söylemek vücud âlemindendir, yalan söylemek ise ademî bir fiil. Misalleri çoğaltabiliriz.

Ademin kaynaklarından birisi: Kabiliyetsizlik.

Yumurtada kuzu olma kabiliyeti yoktur. Ve bu ademin neticesi de bir başka ademdir: Yumurtadan kuzu çıkmaması.

Bir diğer kaynak: Tahrip.

Meselâ, insanların ahlâkını tahrip eden yayınlar, adem hesabına çalışırlar. Bu ademin adı, ahlâksızlıktır. Ahlâk vücuttur, bundan mahrumiyet ise adem.

Ademin başka bir kaynağı: Vazife yapmamak. İş görmemek, tembelce yatıp ortaya bir şey koymamak “adem” hesabına geçer.

Peygamberler ve onların yolundan gidenler hep vücud âlemleri namına çalışmışlardır. Günümüz tabiriyle onlar hep “yapıcı” olmuşlardır; “yıkıcı” değil. Zira, tamir vücuttur, tahrip ise ademdir.

Onlar, insanların ruh binalarını, “iman, takva, salih amel ve güzel ahlâk” üzerine kurmak istemişler, şeytanlar ve onların temsilcileri ise küfür, günah, isyan ve ahlâksızlık yolunu tutarak adem âlemlerinde faaliyet göstermişlerdir.

Bu ikinci güruhun akıbeti de aynı eserde şöyle dile getirilir:

“O dehşetli cehennem fabrikası, sair vazifeleri içinde, âlem-i vücud kâinatını âlem-i adem pisliklerinden temizlettiriyor.” (2)

Cehennemde küfür yoktur, zira oraya girenler artık bütün iman hakikatlerine inanmışlardır. Kabri görmüşler, orada azap meleklerini tanımışlar, dirilmeyi yaşamışlar, mahşerde Rablerinin huzurunda hesap vermişler ve işte şimdi bu hesaptan müflis olarak ayrıldıktan sonra azap diyarına girmişlerdir.

Cehennemde şirk de yanmış, kavrulmuş ve yerini tevhide bırakmıştır. Artık cehennemin her ferdi çok iyi bilmektedir ki, Allah’tan başka Ma’bud, Ondan başka Hâlık ve Mâlik yoktur.

Ahiret ülkesi, iman ve itaat edenlerin mükâfat beldesidir; etmeyenlerin de ceza menzili. Cennet vücud âlemlerinin, cehennem ise adem âlemlerinin mahsûlleriyle dolup taşacaktır.

Cennet ehli, “cemal, rahmet, ihsan ve kerem” tecellileriyle mest olacaklar, Cehennem ehli ise Allah’ın kahrını, izzet ve celalini en kâmil mânâsıyla idrak edeceklerdir.

Varlık âlemlerinin hamd ile adem âlemlerinin tesbih ile nisbet edilmesinde şöyle bir nükte var: Hamdi icab ettiren bütün nimet ve ikramlar, varlık temeli üstünde dururlar, yani bütün güzellik ve hayırlar varlık ile meydana çıkarlar. Bu sebeple nimetlerin en büyüğü ve temeli; yokluktan varlığa çıkmaktır. Bu da sonsuz şükrü ve hamdi iktiza eder. Yokluk âlemlerinin tesbih ile nisbet edilmesi ise, ademin hakikat-i halde olmamasına işaret etmek içindir. Yani yokluk bir kusur, bir eksiklik olduğu için, Allah’a izafe edilmesi mümkün değildir. Subhanallah denilerek, Cenab-ı Hakk’ın bütün noksan sıfatlardan ve her türlü kusurda münezzeh ve mukaddes olduğu ifade edilir.

Allah’ın cemal, kemal ve rahmetini gösteren bütün tecelliler karşısında kul, Rabb’ine hamd eder, “elhamdülillah” der. Yani bütün medih ve senaların ancak Allah’a mahsus olduğunu beyan eder.

Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederken de “sübhanallah” der.

Demek oluyor ki, hayır, ihsan, güzellik, kemal, hayat, görme, işitme gibi bütün vücud âlemleri, insanı hamd etmeğe götürürken, noksanlık, cehalet, çirkinlik, görmeme, işitmeme, hayattan mahrum olma gibi bütün adem âlemleri de insana Sübhanallah dedirtir, yani Allah bütün bu ve benzeri noksanlıklardan münezzehtir, mukaddestir.

Allah’ın, kâinatta zıtları birbirleri ile çarpıştırması, değişmez bir adeti ve kanunudur. Ve bu çarpışmadan, hayrın terakki ile tekemmül etmesi murad ediliyor. Bu yüzden, kâinatta nasıl hayır ve güzellikler mutlak olarak galipse, onların mânasını ihsas ettirip keskin hale getirecek şerler ve zıtlar da icad edilmişlerdir.

Varlık âlemlerinin hikmetinin ve kıymetinin anlaşılması için, adem alemleri farazî ve mevhum olarak, onların karşısına çıkarılıyor. Hakikatte yokluk ve adem diye bir şey yoktur. Zira varlığı ezelî ve ebedî olan Allah varken, mutlak yokluk olamaz. Zira mutlak varlık, yokluğu ebedî olarak yok ediyor. Öyle ise adem âlemleri, mevhum ve farazîdir; zıddının anlaşılmasında bir mikyastır. Tıpkı insandaki farazî ve mevhum olan ene duygusu gibi, yokluk âlemleri de kâfiri ta’zib etmek ve varlığı kıymetli kılmak için farazî olarak çizilmiş bir hattır.

Şeytanın bir gücü ve kuvveti olmadığı halde, mesleğinin tahrip olmasından dolayı, yaratılma noktasından hayra nasıl hizmet ediyorsa, mevhum olan adem alemleri de bir nevi varlık âlemlerinin kıymetinin anlaşılmasına hizmet ediyorlar.

Sel gibi akan unsurlar tabirinde; tabiatı teşkil eden ana unsurların icad ve yaratma noktasında ne kadar kabiliyetsiz ve yaratmaktan uzak olduklarına işaret vardır.

Mesela; suyun tabiatında yıkmak hâkimdir, ateşin tabiatında yakarak yok etmek esastır. Toprağın tabiatında kabalık ve kesiflik hükmettiği için, yapmak değil sindirmek ve yok etmek asıldır. Havanın tabiatında esip gürlemek ve dağıtmak esastır. Yani tabiatın temel dört unsuru bu halde iken, nasıl olur da şu mükemmel ve muazzam kâinatın icadı ve yaratılması, böyle sel gibi akmak ve yıkmak tabiatında olan unsurlara isnad edilebilir diye, unsurların icad ve yaratmaya kabil olmadıklarına işaret ediliyor.

Dipnotlar:

(1) bk. Şualar, On Birinci Şua, On Birinci Mesele.
(2) bk. age.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Asay-i Musa

ayetin meleklere iman ile bağlantısı nedir?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

“Allah göklerin ve yerin nûrudur.” Nur, 35

İmansız bir adamın nazarında kainat ıssız, soğuk, karanlık, anlamsız ve cansız bir kütledir.

İmanlı bir adamın nazarında ise kainat bir mescit melekler ise bu mescidi dolduran sakinler ve kainatın neşe ve en tatlı anlamlarından bir anlamdırlar.

Mümin kainatın meleklerle dolu büyük bir mescit olduğunu Allah’ın yani ayetin nuru ile biliyor. Allah’ın nuru yani hidayet ve tarifi yani ayetleri olmasaydı insan kainatı, ölümü, yaşamın ne olduğunu vesaire asla bilemeyecekti.

Biz gerek meleklerin gerek ahiretin, gerek hayatın sırlarını, manalarını ve varlıklarını hep Allah’ın nuru (bildirmesi) ile biliyor ve anlıyoruz. Allah göklerde ve semalarda meleklerin olduğunu bildirmeseydi biz bunları kısıtlı aklımızla bilemeyecektik.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...