''Acaba bir saatçi, saatin çarklarını yapsın, sonra saati çarklarla tertip edip tanzim etsin, daha mı kolaydır? Yoksa harika bir makineyi o çarklar içinde yapsın, sonra saatin yapılmasını o makinenin câmid ellerine versin,..'' İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Acaba bir saatçi, saatin çarklarını yapsın, sonra saati çarklarla tertip edip tanzim etsin, daha mı kolaydır? Yoksa harika bir makineyi o çarklar içinde yapsın, sonra saatin yapılmasını o makinenin câmid ellerine versin, tâ saati yapsın, daha mı kolaydır? Acaba imkân haricinde değil midir? Haydi, o insafsız aklınla sen söyle, sen hâkim ol."(1)

Bir ustanın, saati doğrudan kendisinin yapması, o saati yapacak ikinci bir cihazı yapmasından daha kolay ve daha mantıklıdır. Saatin içindeki cansız ve şuursuz, ilimsiz ellerin saati yapması, kâinattaki sebepleri ve bu sebeplerin kâinatı yaratmasının imkânsızlığını temsil ediyor. Evet, kâinatı her şeyi ile bizzat Allah yaratıyor, terbiye, tedbir ve tanzim ediyor. Cenab-ı Hak, eşyanın yaratılmasında sebepleri bir perde ve vasıta olarak kullanıyor.

“Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâli Kayyûm’dur. Yani bizatihi kaimdir, daimdir, bâkidir. Bütün eşya onunla kaimdir, devam eder ve vücudda kalır, beka bulur. Eğer kâinattan bir dakikacık olsun o nisbet-i kayyûmiyet kesilse, kâinat mahvolur.” (Lem’alar)

Kayyumiyet; atomdanlardan galaksilere kadar her şey şeyin Allah’ın kudreti ile ayakta durması demektir. Her mahlûk, Allah’ın sonsuz kudreti ile var olmuş ve O’nun kuvveti ile hayatlarını devam ettiriyor. Allah kâinattan bir an kayyumiyetini çekse her şey o an mahv olur.

Bir şeyi yoktan var etmekle var edilen bir şeyin devam ettirilmesi birbirinden farklıdır. Mahlûkat kendi kendine var olmadığı gibi, varlığını da kendiliğinden devam ettiremez. Kâinatı yoktan var eden de onu devam ettiren de Allah’tır. Kâinatın ve içindeki varlıkların İlâhî bir vasfa sahip olması mümkün ve kabil değildir.

Allah, insanın ayakta durmasını yerdeki çekim kanununa, bedenin canlı olmasını ruh kanununa, Ay’ın düşmemesini dünyanın çekimine, dünyanın dönmesini de Güneş’in cazibesine bağlamış ve onlarda Kayyûm ismini böylece tecelli ettirmiştir.

Bütün bu sebepler zincirini bizzat yaratan ve eşyayı onlarla ayakta tutan Allah, elbette devam ve bekası için başkasına muhtaç olmayacaktır. Zira O’nun varlığı zâtındandır, başkalarının varlığı ise O’nun var etmesiyledir. Varlığı zâtından olanın kıyamı da yine kendi zâtı iledir.

Allah, ‘emir âlemi’ denilen bir kanunlar manzumesiyle, eşyayı sevk ve idare ediyor, varlıklarını ayakta tutuyor, devamlarını temin ediyor.

Üstad Hazretleri, ruh için; “âlem-i emirden gelmiş bir kanun-u emrî” tabirini kullanır ve ruhun diğer kanunlardan farklı olarak, hayat ve şuur sahibi olduğunu nazara verir. Demek ki, ruhumuz da ilâhî bir kanun. Bedenimizdeki bütün organlar onunla ayakta duruyorlar. Onun gitmesiyle kıyam son buluyor ve insan bedeni cansız olarak yere yıkılıyor.

Bir ağacın, meselâ, yaprakları o ağaçta faaliyet gösteren bir kanunla gelişip büyüyorlar. Dikkatten kaçmaması gereken mühim bir nokta, o kanunun da iş görmesi için bir başka kanuna, yani bahar kanununa ihtiyaç duymasıdır. Büyüme kanunu, tek başına iş görecek durumda değil. Baharı kim getiriyorsa, o kanunu da yine o işletiyor ve ağacın devam ve bekasına, yaprakların, çiçeklerin açmasına o kanunu sebep kılıyor.

Dünyada iman ehli yaşadıkça, kıyametin kopmayacağı dikkate alındığında, iman ve ibadetin de kâinatı bir bakıma ayakta tuttukları ve Kayyûm ismine bir başka şekilde ayna oldukları anlaşılır.

Kayyûm ismini tefekkür eden insan, kalbini ancak Allah’a bağlar, şükrünü yalnız O’na yapar. O’nun var etmesiyle var olan ve Kayyûm isminin tecellisiyle ayakta duran fanilere gönlünü kaptırmaz.

(1) bk. Lem'alar, Yirmi Üçüncü Lem'a.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

nurcu56

Bir saatçi saati belli kurallar çerçevesinde icad eder, gerisine karışmaz, o saat, ustanın tasarrufu olmadan işler... Öyle de Allah, kâinatı yarattıktan sonra tabiatın çarklarına havale etmiş olamaz mı?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

“Allah, insanın mahiyetine kendi isim ve sıfatlarının bir numunesini koymuş, sonra da ondan tasarruf ve rububiyetini çekmiş” demek şirktir. İnsan bir heykel gibi yapılıp bir kenara konulmuş değildir. Onun bedeninde her saniye elli milyon hücre ölmekte ve bir o kadarı yeniden yaratılmaktadır. Kalbi durmadan çalışmakta, akciğerinde havanın yardımıyla kan daima temizlenmektedir. Böyle sayılamayacak kadar iş her insanda her an icra edilmektedir. İnsan bunların hiçbirinin sahibi ve faili değildir.

Üstad Hazretleri; “ef’al-i ihtiyariye namiyle kendisine mal zannettiği ef’alin, ekl, şürb gibi en adi bir fiilin husulünde yüz cüzünden ancak bir cüzünün insana ait” olduğunu nazara vererek, bütün kâinatı dolduran bu hadsiz fiillerin ancak Allah’ın irade ve kudretiyle vücut bulduğuna dikkat çeker. İhtiyarî fiillerde, dünya imtihanının bir gereği olarak, insana bir tercih hakkı tanınmakla birlikte, Kader Risalesinde izah edildiği gibi, bu işlerde insanın elinde olan sadece “hayra yahut şerre meyletmektir.” Bundan ötesini Allah yaratmaktadır.

Meselâ, insan hayır veya şer işlenen bir menzile gitmeğe meylettiğinde, bedenindeki yüz trilyon kadar hücrenin çalışması, aklının o yerin yolunu düşünmesi, gözlerinin ona rehberlik etmesi gibi sayısız fiillerle o işi gerçekleştirir. Bütün bunlar Allah’ın irade ve kudretiyle gerçekleşir. İnsanın elinde  olan sadece bir meyildir ve tercihtir.

Mahlûkatın en şereflisi ve arzın halifesi olan insan, kendi işlerini kendi göremezken hayvanlar, bitkiler ve cansızlar âleminin kendi iradeleriyle çalıştıkları nasıl söylenebilir?!..

Allah’ın iradesi muhittir, bütün bunlar hep İlâhî  irade ve kudret ile olmaktadır.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...