"Belâgat dâhilerinden Sekkâkî gibi bir zât, İmruu’l-Kays veya başka bir bedevînin ibraz ettiği belâgat incelerini kavramamıştır." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Dünya çapında bir edebiyatçı, dilini ve örfünü derinlemesine bilmediği bir köye ya da kasabaya gitse, o beldenin ve kasabanın kendine mahsus ağız ve lehçesine, o köyde yaşayan sıradan bir insan kadar vakıf olamaz. Bir deyim söylense, dünya çapında ünlü olan edebiyatçı, sıradan köylü kadar derinlemesine o nükteyi hissedip anlayamaz.

Sekkâkî ile İmru’l-Kays veya başka bir bedevînin durumu da bunun gibidir. Sekkaki gelmiş, geçmiş en büyük belağat dâhilerinden olsa da, bir bedevinin saf, temiz ve fıtrî belağat anlayışına yetişemiyor.

Bu yüzden, İmam-ı Azam Arapçayı mükemmel bilmesine rağmen, sırf belağatin inceliklerine vakıf olmak ve Arapçayı daha fasih bir şekilde konuşan bir kabile içinde iki yılını geçirmiş.

Belağatin bir manası gizli ve derin sırları anlamaktır. Bu derinliğe inip o manayı anlayabilmek için, o muhitin diline, örfüne hâkim olmak gerekir.

Belâğat; yerinde, düzgün, hakikatli, hikmetli ve tesirli söz söyleme sanatıdır.

Belâğat; kelamın kusursuz bir şekilde maksada uygun olarak ifade edilmesidir.

Belağat istiare ve mecaz üzerine bina edilmiştir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 2.398
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Adem68474

İmruu’l-Kays Mudari lehçesi ile mi konuşuyordu sekkai anlayamadı ,izah eder misiniz 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale
Cahiliye döneminin meşhur Arap şairlerindendir. Şiirleri Kabe’nin duvarlarına asılan Muallaka şairleriarasında yer almaktadır. Arap şiirini belli kurallara bağlayan ve kafiye düzeni için esaslar koyan şair olarak kabuledilmektedir. Risâle-i Nur’da, lisanın kişinin tasavvurlarını; aklın ise kalpten ve vicdandan geçen ince manalarıifade etmeye kafi gelmediği bağlamında İmruülkays’tan bahsedilmekte; belagatın dahilerinden kabul edilen Sekkaki’nin,İmruülkays veya başka bir bedevinin ortaya koymuş oldukları belagatın inceliklerini kavrayamadıkları ifadeedilmektedir (İşaratü’l-İ’caz, s. 46). İslamiyet’in zuhurundan evvel ölmüş olan şairin künyesi, Ebu Vehb Hunduc b.Hucr b. El-Haris Akilü’l-Mürar şeklindedir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Kullanıcı

İmam-ı Azam Hazretlerinin Arapçayı mükemmel bilmesine rağmen, sırf belagatin inceliklerine vakıf olmak için Arapçayı daha fasih daha el değmemiş bir şekilde konuşan bir kabile içinde iki yılını geçirdiğine dair kaynağı öğrenebilir miyim?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
artiha

Bu meseleyi farklı eksende ele almak gerektiği kanaatindeyim naçizane. Bilgisayar ilk çıktığında iptidai program eğitiminde telkin etmişlerdi ki, ecnebiler bunu bulmuş, biz daha kullanmasını öğrenmekten aciziz. Sonra fark ettim ki, onlar akla tevaggul etmiş ve biz, kalp gibi kapsama alanı daha geniş latifelere. Veyahut eşdeğer latife de olsa, herkesin keşfi kendisine has. Anlamamak halel getirmiyor. Üstelik insanda teakubilik var yani iki işi aynı anda yapamıyor. Fıkh-ı ekber olan esasat-ı imaniye ile iştigal ettiğimiz için zihnim şimdilik mesail-i feriyeye müteveccih olamıyor. Mikro mesele ile uğraşan makroyu yapamazken, makro mesele de, mikronun göze gözükmesine engel teşkil ediyor. Üstelik, her şey mutlak iradeye tabi olduğu için tebeddül ve tegayyüre kabil. Büyükten beklenilen menfaat küçüğe mütevakkıf ise küçük büyük sırasına geçer. Büyük, küçük hükmünde kalır. Belagat, taht-ı riyaset makamında muaheze edilse gerek. Hepsi gerekli ve hepsi geçerli. İlmi ve nazari değil belki vicdani ve hali. Tabir-i diğerle, anlatılmaz yaşanır. Kur’an-ı Hakîm’in kelâm-ı ezelîden gelmesi ve bütün asırlardaki bütün tabakat-ı beşere hitap etmesi hasebiyle, manasında bir câmiiyet ve külliyet-i hârika vardır. İnsandaki akıl ve lisan gibi bir anda yalnız bir meseleyi düşünmek ve yalnız bir lafzı söylemek gibi cüz’î değil, göz misillü muhit bir nazara sahip olmak gibi kelâm-ı ezelî dahi bütün zamanı ve bütün taife-i insaniyeyi nazara alan bir külliyette bir kelâm-ı İlahîdir. Elbette onun manası, beşer kelâmı gibi cüz’î bir manaya ve hususi bir maksada münhasır değildir. Bu sebepten, bütün tefsirlerde görünen ve sarahat, işaret, remiz, îma, telvih, telmih gibi tabakalarla müfessirînin beyan ettikleri manalar, kavaid-i Arabiyeye ve usûl-ü nahve ve usûl-ü dine muhalif olmamak şartıyla o manalar, o kelâmdan bizzat muraddır, maksuddur.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
bakiduman

İmam Şâfiî,dilin en el değmemiş, en fasih ve edebi yönünü kavramak için çöle giderek Arapçayı en arı duru konuşan Huzeyl kabilesine katılmıştır.Orada yaklaşık 10 yıl kalmış;kabilenin şiirlerini, kültürünü, okçuluğunu ve belagatini bizzat çöl hayatını yaşayarak öğrenmiştir.Öyle ki,daha sonra dönemin en büyük dil bilginleri bile onun Arapça konusundaki otoritesini ve fasihliğini hayranlıkla kabul etmiştir.

1
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...