"Cam, su, hava, âlem-i misal, ruh, akıl, hayal, zaman ve saire gibi, tecellî-i timsal akislere mahal ve mazhar olan çok şeyler vardır..." Bu i'lemi açar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu İ’lem, On Altıncı Söz'ün çekirdeği olduğu için en güzel açıklaması da yine On Altıncı Söz’dür. Burada birkaç noktaya temas edelim:

"Maddiyat-ı kesîfenin timsâlleri hem münfasıl, hem ölü hükmündedirler."

Katı cisimlerin aynalardaki akisleri münfasıldır ve hükmen ölüdürler.

Münfasıl kelimesi, aynadaki timsallerin o kesif cisimden mahiyet olarak ayrı oldukları, onun özeliklerini taşımadıkları manasını ifade eder. Taşın aynadaki aksi sert olmadığı gibi, insanın aynadaki aksi de canlı değildir.

“Asıllarına gayr olmaları”

Taşın aynadaki timsali taş değildir, insanın timsali de insan değildir. Aynadaki suretler asıllarına gayr olunca onların hiçbir özelliğini de taşımazlar.

Nuraniler böyle değildir. Güneşin timsalinin de ısısı, ışığı ve renkleri vadır. Yâni bu timsaller güneşin özelliklerini kısmen taşıyabiliyor. Tam nurani olsa melâike gibi, aynen taşır.

Muttasıl; bitişik demektir; güneşin ışığı aynaya giriyor, aralarında bir bağ var. Bizimle aynadaki suretimiz arasında hiçbir bağ yok. Biz aynadaki suretimize muttasıl değiliz, münfasılız; ondan ayrıyız.

Güneşin ışığı onun şuuru olsaydı, tecelli ettiği bütün aynaları birlikte bilir, hepsinden haberdar olurdu. Biriyle ilgilenmesi diğerine teveccüh etmesine mani olmazdı. Keza, güneşin renklerinden birisi onun konuşma sıfatı olsaydı, o bir tek güneş sayısız aynalardaki tecellilerinin tümüyle birlikte konuşabilirdi.

On Altıncı Söz’de Güneş'in yarı nuranî olduğu ifade edilir. Güneş'in maddesi onun bütün aynaların yanında bizzât bulunmasına manidir, ancak ziyası, harareti, renkleri vasıtasıyla onlarla ilgi kurar. Melekler böyle değildir, birçok yerde bir anda bizzât bulunabilirler.

Üstat Hazretleri Resûl-i Ekrem (asm) hakkında “mahiyeti nur, hüviyeti nuranî” ifadesini kullanır. Yarı nuranî olan Güneş bütün aynalardaki timsalleriyle bir anda ve beraber konuşabilince, elbette “Resûl-i Ekrem (asm) kendisine okunan bütün salâvat-ı şerifeye bir anda vâkıf olur.”

"İ’lem eyyühe’l-aziz! Cam, su, hava, âlem-i misal, ruh, akıl, hayal, zaman ve saire gibi, tecellî-i timsal akislere mahal ve mazhar olan çok şeyler vardır. Maddiyat-ı kesifenin timsalleri hem münfasıl, hem ölü hükmündedirler. Çünkü, asıllarına gayr oldukları gibi, asıllarının hâsiyetlerinden de mahrumdurlar. Nurânîlerin timsalleri ise, asıllarıyla muttasıl ve asıllarının hâsiyetlerine mâlik ve asıllarına gayr değillerdir. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak, şemsin hararetini hayat, ziyasını şuur, ziyadaki renkleri duygu gibi yapmış olsaydı, senin elindeki ayinede temessül eden şemsin timsali seninle konuşacaktı. Çünkü o, timsalinde oldukça harareti, ziyası, renkleri olurdu. Hararetiyle hayat bulurdu. Ziyasıyla şuurlu olurdu. Renkleriyle de duygulu olurdu. Böyle olduktan sonra, seninle konuşabilirdi. Bu sırra binaendir ki, Resul-i Ekrem (a.s.m.), kendisine okunan bütün salâvat-ı şerifeye bir anda vakıf olur."(1)

İn’ikas ve temessül; bir şeyin aynı ile başka bir şeyde yansıması demektir. Mesela, bir mum etrafında halka şeklinde on adet ayna bulunsa, her bir aynada mum temessül eder. Yani aynı vasıfları ile o aynaların içinde bulunur. Bir tek mum iken, on mum olur. Temessül tabirinin yansımadan bir farkı, temessül yansıdığı yerde bütün vasıfları ile yansır. Yansımada ise sadece zahir ve görüntü olarak yansır.

Mesela, o mum yerinde bir insan olsa, bu insan on aynanın hepsinde görünse, sadece birisi asıl olur diğerleri görüntü olarak ayna içinde vardır. Yani insanın aynadaki yansımaları cansız ve ruhsuz olarak yansır.

Ama temessül etmiş olsa, bizzat asıl şahsı itibari ile o aynaların yanında ve içinde bulunur. Bir insan iken, on insan olur. Her bir aynada tam manası ile tasarruf eder. Mesela, Cebrail (as) temessül sırrı ile bir anda binlerce yerde aynı ve zatı ile bulunabilir. Yani bir Cebrail asıl olup da diğerleri kopyası ya da sureti anlamında değildir. Şuuru ile bütün vasıfları ile bir anda her yerde temessül edebilir. Arştaki Cebrail (as) ile insan huzuruna gelen Cebrail (as) arasında şöyle küçük bir fark vardır, oda şudur: Arş çok cami ve geniş bir ayna olduğu için Cebrail (as) bütün haşmet ve azameti ile arşta temessül eder, insan ise küçük ve musaggar bir ayna olmasından arştaki gibi azametli ve haşmetli temessül etmiyor, insanın tahammül edeceği bir yansıma ile görünüyor. Lakin bu görünmede de aynilik ve bizatihilik vardır. Yani arştaki hakiki de insan huzurundaki Cebrail kopyası ya da sahtesi demek değildir. Cebrail (as) tam nurani bir varlık olduğu için, her temessül ettiği aynada bizzat zatı ile bulunur. Lakin ayna küçük veya büyük olduğu için, haşmet ve azamette aynanın kabiliyetine göre oluyor.

Cennet ehli de aynı şekilde bir anda binler yerde bulunup binlerce işler görecek ve biribirine mani olmayacak. Bu işleri görürken de bizzat kendi görecek. Yani insan kendi zatı ile binlerce yerde binlerce işler görebilecek. Ve hepsinden ayrı ayrı lezzetler alacak. Cennet ehli de aynı Cebrail (as) gibi tam nurani olacak. Bu yüzden Peygamberimiz (asm)'ı görmek için zahmet ve sıra diye bir şey olmayacak. Aynı anda bütün ümmeti ile görüşebilecek. Bunu da bizzat kendi öz zatı ile yapacak. Yani birisi aslı ile görüşürken ötekisi kopyası ile görüşecek diye bir şey olmayacak.

Peygamber Efendimiz (asm)'in mübarek ruhu tam nurani olduğu için, temessül sırrı ile bir anda milyonlarca getirilen salavatları işitip hepsine aynı anda karşılık verebilir. Birisi diğerine mani olmaz, salavatların çokluğu Allah Resulü (asm)'ı şaşırtmaz. Dünyada cam, hava, ruh, akıl, hayal gibi birçok şey tam nurani olmadığı halde birçok işlere aynedarlık yapabiliyor ise, tam nurani olan Allah Resulü (asm) elbette daha mükemmel ve daha azim bir mazhariyet içinde olur demektir.

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Habbe.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

sami

Üstadın daha geniş diğer bir izahı için bakınız: On Altıncı Söz

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
baybarshan
Maaşallah...
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yusuf123321

Ey kardeş bil ki! Tecelliyatın aynaları çok mütenevvidirler. Meselâ cam, su, hava -hususan kelimeler için hava-, âlem-i misal, ruh, akıl, hayal, zaman ve saire gibi daha bizim bilmediğimiz veya senin bilmediğin pek çokturlar. 

Hem kesif olan maddiyatın aynalardaki akislerinin timsalleri, hükümce asıldan ayrı ve hakikatta ölüdürler. 

Hem asıldaki hasiyetten tamamen mahrum oldukları gibi, aslın büsbütün gayrısıdırlar. 

Evet halis nuranîler veya nim-nuranîler hariç kalmak şartıyla, maddilerin akislerinin fotoğraf kağıdına intikallerinde, ancak yalnız suretinin hüviyet-i maddiyesi geçebiliyor. Amma nuranîlerin timsalleri ise, hükmen aslıyla bitişik ve hakikatça onunla mürtebittirler. 

Hem aynı zamanda aslının hasiyetlerine malik olup, ondan ayrı ve gayrı değillerdir. 

İşte eğer Cenab-ı Fâtır (C.C.) güneşin:

• hararetini, onun hayatı.. ve
• ziyasını, şuuru.. ve 
• ondaki elvan-ı seb'ayı, duyguları

 yapmış olsa idi; o zaman, güneş senin elindeki aynanın kalbinde -telefonun ve mir'at-ı kalbin gibi- seninle konuşabilirdi. Çünkü güneşin; senin elindeki aynada görünen misalinde dahi, aynanın istidadına göre bir hayat harareti ve şuur ziyası ve duygular elvanı vardır. 

İşte bu sırdandır ki; mahiyeti nur, hüviyeti nuraniye olan Hazret-i Peygamber (A.S.M.) bir an-ı vâhidde kendisine salavat getiren bütün efrad-ı ümmetine muttali' olur. Ve hem bu sırdan daha bir çok esrarın düğümleri de açılabilir.  

 

 

 Bunun izahatı, matbu' Lemaat kitabının 9. sahifesindedir. –Müellif–

Mesnevî-i Nurîye(Bd.)

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yusuf123321

Burda anlamadığım: peki zaman, neye mahal ve mazhardır? Açıklarmısınız?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Mehmet Selim)

"İnsanın herbir ferdinin mânen çok efradı var. Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i âhar sayılır. Çünkü, zaman altına girdiği için, o ferd-i vâhid bir model hükmüne geçer, hergün bir ferd-i âhar şeklini giyer." (26. Mektub, 4. Mebhas)

Bu bahiste ifade edilen bütün konular ve meseleler, Allah'ın kudretiyle mahlukatı teksir etmesi ve çoğaltmasına misallerdir. Hava bir kelimenin milyonlara, aynalar bir zihayatı binler yerlerde görünmesine v.s vesile olmaktadır. Aynen bunun gibi zaman da varlıkları çoğaltır. Yukardaki cümlede de ifade edildiği gibi, zamanın her bir dakikası da hava ve aynalar gibi varlıkları evirip çevirmekle çoğaltır. Zaman vasıtasıyla her bir ferd, bir ferd-i ahere yani farklı bir şahsa dönüşür. 

Dolayısıyla zamanın geçmesiyle her bir şahıs, milyonlar şahsa inkılap eder. 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yusuf123321

Peki, ruh, akıl, hayal?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Mehmet Selim)

Ruhun aynı anda bütün beden hükmetmesi; Allah'ın kudret ve iradesiyle herşeye yetiştiğine ve bütün işleri aynı anda karıştırmadan yaptığına misal olarak verilmiştir. Bu nedenle Ruh misali burada güzel oturmuştur. 

"İnsanın nasıl ruhu bütün cesedine öyle bir münasebeti var ki, bütün âzâsını ve eczasını birbirine yardım ettirir. Yani, irade-i İlâhiye cilvesi olan evâmir-i tekvîniye ve o evâmirden vücud-u hâricî giydirilmiş bir kanun-u emrî ve lâtife-i Rabbâniye olan ruh, onların idaresinde, onların mânevî seslerini hissetmesinde ve hâcatlarını görmesinde birbirine mâni olmaz, ruhu şaşırtmaz. Ruha nisbeten uzak, yakın, bir hükmünde; birbirine perde olmaz. İsterse çoğunu birinin imdadına yetiştirir. İsterse bedenin her cüz’ü ile bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. Hattâ, çok nuraniyet kesb etmişse, herbir cüz’ü ile görebilir ve işitebilir. Öyle de, وَ ِللهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى Cenâb-ı Hakkın, madem Onun bir kanun-u emri olan ruh, küçük bir âlem olan insan cisminde ve âzâsında bu vaziyeti gösteriyor. Elbette, âlem-i ekber olan kâinatta, o Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun irade-i külliyesine ve kudret-i mutlakasına, hadsiz fiiller, hadsiz sadâlar, hadsiz dualar, hadsiz işler, hiçbir cihette Ona ağır gelmez, birbirine mâni olmaz, o Hâlık-ı Zülcelâli meşgul etmez, şaşırtmaz. Bütününü birden görür, bütün sesleri birden işitir. Yakın, uzak birdir. İsterse bütününü birinin imdadına gönderir. Herşey ile herşeyi görebilir, seslerini işitebilir. Ve herşey ile herşeyi bilir, ve hâkezâ..."

Akıl da mahluk olduğu halde öyle özelliklere sahip kılınmış ki; bütün kainatı misafir edebilir. Bu da Cenab-ı Hakkın bütün kainatı kudret elinde istediği gibi döndürmesine ve tasarrufuna güzel bir misaldir. 

"İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın akıl ve fikir meydanı öyle bir vüs’attedir ki, ihatası mümkün değildir. Ve o kadar dardır ki, iğneye mahal olamaz. Evet, bazan zerre içinde dönüyor, katre içerisinde yüzüyor, bir noktada hapsoluyor. Bazan da âlemi bir karpuz gibi eline alır ve kâinatı misafireten  getirir, akıl odasında misafir eder."

Hayal de aynı şekilde İlahi kudretin eşyayı çoğaltmasına güzel bir misaldir. Temessül dediğimiz bir şeyin yansıması, kudretle olur. Dolayısıyla hayalde de bazı manaları ve hayali şeyleri temessül ettiririz. İşte hayal kuvvemizde hangi manalar ve hayaller ve hatıralar canlanıyorsa bunlar da Kudret-i İlahiye ile yaratılıyor. Bunların elle tutulmaması veya maddi gözümüzle görülmemesi olmadıkları anlamına gelmez. Aynı anda hayalin çok şeylere dalabilmesi Kudretin aynı anda çok şeyleri yaratmasına misal olduğu gibi, bütün hayal sahiplerinin aynı anda hayal ettiklerini de muazzam bir kudret yaratıyor. 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...