"Bilfiil" ve "Bilkuvve" ne demektir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kuvve; kuvvet, güç, kabiliyet, keyfiyet, fikir, salahiyet manalarına gelir.

Fiil ise iş, hâdise, hareket demektir.

Bilkuvve, kuvve halinde bulunmaktır. Bir çekirdekte bilkuvve ağaç olma kabiliyetinin bulunması demektir. Bu kabiliyetin inkişafının fidan olmaktan mükemmel bir meyve ağacı olmaya kadar çok mertebeleri vardır.

Bir çekirdekte ağacın tümü bilkuvve mevcuttur. Ağacın bütün özellikleri genetik şifreler halinde o çekirdekte bulunmaktadır. Ama o çedirdek toprak altına atılıp, parçalanır, açılıp, büyür ve ağaç haline geldiğinde bilkuvve olan bütün özellikleri bifiil olarak kendini gösterir. Yani, ağaç, çekirdekteki bilkuvvenin, bilfiile dönüşmüş şeklidir.

İnsanların manevî terakkileri de böyledir. Kiminde bu mükemmel istidat inkişaf ettirilmeyerek bilkuvve kalmıştır. Bir başkasında fidan bir diğerinde ağaç olmuştur. Ağacın da yine verdiği meyvelerin miktarı ve kalitesi itibariyle çok mertebeleri vardır. İnsanların düşünce âleminde ve amel dünyasında da hem kemiyet, hem de keyfiyet itibariyle çok makamlar ve mertebeler mevcuttur.

Aynı şeklide, imanı elde eden her insan, büyük bir saadete ulaşmış demektir. Ancak, bu saadetin kuvveden fiile çıkması ve kemale ermesinin bazı şartları vardır. Takva, salih amel, güzel ahlâk, ilim, tefekkür gibi şartları tam yerine getirmeyenlerde saadet bilkuvve mertebesinde kalır, ama bu da yine bir saadettir.

Allah’ı tanıyan ve seven bir insan, “iman, marifet, muhabbet, lezzet-i ruhaniye” gibi manevî hazları derecesine göre tatmakla birlikte, bu imandan gelen çok farklı manevî lezzetleri de alır. Kendisini bu dünyada Rabbinin misafiri, nimetleri ise Allah’ın kendisine birer ihsanı bilmenin hazzı tarif edilmez. Yine, kendisinin, bütün mahlûkat içinde Allah’ın bütün isimlerine mazhar en mükemmel bir eser olduğunu idrak etmenin de ayrı bir zevki vardır. Keza, insanın ebede yolcu olduğunun, kabrin bir zindan, ölümün ise ebedî bir hiçlik ve yokluk olmadığının bilinmesi apayrı bir manevî zevktir. Misâller çoğaltılabilir...

"Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır."

Bir mümin şöyle düşünür: Ben İlâhî isim ve sıfatların tecellileriyle bu varlık nimetine kavuşmuşum. Hayatım Muhyi isminden, suretim Musavvir isminden, görmem Basir isminden haber veriyor. Her organımın, her hücrem, her duygum ve her hissim hikmetle yaratılmış olmalarıyla Allah’ın Hakîm ve Âlim isimlerinin tecellilerini sergiliyorlar. Bütün bunlar bana bir İlâhî ihsan ve ikram olmalarıyla Kerîm ve Muhsin isimlerini aklıma ve kalbime ders veriyorlar. Ben tek başına yaşayan, bağımsız ve müstakil bir varlık değilim. Yer çekimiyle ayaklarım yere bağlanmış, ciğerlerim hava ile temasta, gözüm güneşle aydınlanıyor. Ben Üstadımın ifadesiyle “Şu kâinat ağacının en son ve en mükemmel meyvesi”yim.

Üstad Hazretleri; “insanın fıtratında cemâle karşı muhabbet, kemale karşı perestiş ve ihsana karşı sevmek” bulunduğunu beyan ediyor. Bir hayvan, kendi varlığına ve onu kuşatan şu varlık âlemine çok cüz’i bir ölçüde vakıftır. Yolunu güneşle görür ama güneşi tanımaz. İnsan ise her birinin hakikati bir veya daha fazla esmaya dayanan şu varlık âlemini hem sevmekte, hem onda sergilenen kemallere hayran olmakta, hem de kendisine teveccüh eden sonsuz ihsanlara karşı şükür ve hamd edebilmektedir. Bunların her biri kalp ve ruh için ayrı birer saadet ve yine ayrı birer terakki ve tekâmül vesilesidir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...