"Cenab-ı Hakk'ın vazifesi" ifadesini nasıl anlamalıyız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Vazife; burada isim ve sıfatlarının tecellisi ve rububiyetin şe’ni manasında mecazî bir ifadedir. Yoksa Allah’ın zâtına ve sıfatlarına uygun olmayan, vazife ve iş manasında değildir.

Mecaz ve teşbihte ilk ve zahir mana değil, maksada işaret eden ikinci mana murad edilir. Yani işarî manalar esastır. İlk mana ifadenin zahiri, kabuğudur, ikinci mana ise kast edilen asıl manadır. Vazife kelimesinin ilk ve zahir manası; emir ve mecburiyet olarak bir işi yapmaktır, ikinci manası ise şe’niyettir. Rububiyetin icabı ile rububiyetin yapmakla yükümlü olduğu şey arasında mana olarak çok fark vardır.

Âyette kudretullah yerine yedullah tabirinin kullanılmasında da bu mana vardır. Bu iki ifadeden birisi mücerret, diğeri müşahhas olduğu için elbette avam tabakaya müşahhas bir ifadenin kullanılması daha salim ve daha tesirli bir yoldur. Burada vazife müşahhas iken şe’ni mücerret kalıyor.

Anlaşılması zor, ince, latif ve derin meseleleri akla yaklaştırmak için temsiller getirmek Kur’ân ve hadîslerin bir üslubu ve kaidesidir. Risale-i Nur da anlaşılması çok zor olan latif ve derin hakikatleri, ekseri olarak teşbih ve temsil dürbünü ile akla yaklaştırıyor. Getirilen temsil ve teşbihlerin her manasını ve her köşesini hakikate aynen tatbik etmek doğru olmaz. Teşbih ve temsil hakikati anlamak için sadece bir vasıtadır.

Mesela bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir.” (Fetih Suresi, 48/10)

Cenab-ı Hak, cisimden münezzeh olduğundan O’na el isnat edildiğinde akıl ile nakil arasında muhalefet görünür. Bu durumda akıl esas alınarak nakil tevil edilir. Bu kaideye binaen tefsir âlimleri ayette geçen “el” kelimesini “Allah’ın kudretinin ve gücünün her şeye yettiği” şeklinde tevil etmişlerdir.

Bediüzzaman Hazretleri de Muhakemat adlı eserinde şöyle buyurur:

Akıl ve nakil teâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil te’vil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.”

Evet, insan vazifesini yapıp, Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmamalı. Mesela, insan bazen şefkat duygusunu yanlış kullanır; “Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez”, hakikatinden gaflet eder ve sevdiği insanların başına gelen musibetler ve elemlere gereğinden fazla üzülür, elemler içinde kalır. Hâlbuki her konuda olduğu gibi, musibet ve hastalıkların önlenmesinde yahut giderilmesinde de insana düşen, “Vazifeni yap vazife-i İlâhîyeye karşıma” prensibiyle hareket etmek, sebeplere teşebbüs ettikten sonra netice için Allah’a tevekkül etmek, O’nun rububiyetine karışmamaktır. Yine Üstadımızın ifadesiyle insan “kıl kadar şuur ile büyük taşları kaldırma teşebbüsünde” bulunmamalı, aklını gereksiz yormamalı, ezmemeli, perişan etmemelidir. Hangi musibetin kul için ne gibi terakkilere vesile olduğunu ve hangi günahlarına kefaret olduğunu anlamaya kalkışmak bir kıla büyük taşları yüklemeye benzetilmiştir.

İnsan, karşılaştığı her hangi bir meselede kendisine bir görev düşüyorsa, alması gereken bir tedbir varsa bunu en hassas bir şekilde yerine getirir. Zira çok iyi bilir ki, bu vücut ona emanettir, aile fertleri, malı, mülkü, makamı ve mevkii de birer emanettirler. Bunların her birisi için Üstadımızın “Vazifeni yap, vazife-i İlâhîyeye karışma.” tavsiyesine uyarak kendisine düşen görevi tam olarak yerine getirdikten sonra, Rabbine tevekkül eder, O’nun hükmüne teslim olur, takdirini rıza ve memnuniyetle karşılar. Bunu yapabilen insan tevekkül üzeredir; evhamdan kurtulur, ruh sıkıntısına, gönül darlığına düşmez.

Aksi yolda giden, yâni kadere teslim olmayan, tevekküle yanaşmayan, hâdiseleri evham ile değerlendiren, hastalıklara isyan ile mukabele eden bir insan, başını taşa vurmuş gibi olur; “fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz.”

Kader, hükmünü yine icra eder, bu adam ise sabır ve tevekkül ile kazanacağı nice sevapları ve ulvî makamları kaybetmiş olarak, müflis bir halde bu dünyadan göçer, gider.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...