"Delil, müddeadan binlerce derece daha hafi, daha müşkül olurdu." Kur’an-ı Kerim hangi ayetlerinde bunu tercih etmiştir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Mesela, eğer Kur’ân-ı Kerim, makam-ı istidlâlde şöylece demiş olsaydı ki: 'Ey insanlar! Güneş'in zahirî hareketiyle hakikî sükûnuna ve arzın zahirî sükûnuyla hakikî hareketine ve yıldızlar arasında câzibe-i umumiyenin garibelerine ve elektriğin acîbelerine ve yetmiş unsur arasında hasıl olan imtizacata ve bir avuç su içinde binler mikrobun bulunmasına dikkat ediniz ki, bu gibi harika şeylerden Cenâb-ı Hakkın her şeye kadir olduğunu anlayasınız.' deseydi, delil, müddeâdan binlerce derece daha hafî, daha müşkül olurdu." (İşaratü'l-İ'caz, Bakara Suresi, 23-24. Ayetlerin Tefsiri)

Burada ifade edilen mantık şudur: Kur'an, Allah’ın varlığını ve birliğini (müddeâ) ispat ederken, delil olarak insanların gözü önünde olan, herkesin her vakit müşahede edebildiği basit ama harika sanatları sunar. Eğer Kur'an, o asrın insanının henüz keşfetmediği mikrop, elektrik veya dünyanın dönüşü gibi teknik meseleleri doğrudan delil olarak sunsaydı, insanlar anlamadıkları bir şeyi başka bir şeyi ispat etmek için kullanamazlardı.

Kur'an-ı Kerim, yukarıda sayılan fen gerçeklerinin yerine, delilin müddeadan daha malum / bilinir olması prensibiyle şu tarz ayetlerle hitap eder:

Kur'an, "Güneş'in hakiki sükûnu ve arzın hareketi" gibi o zaman için anlaşılması zor bir kozmoloji yerine, her insanın her gün gördüğü "doğup batma" ve "düzen" üzerinden konuşur:

"Güneş ve Ay bir hesap iledir." (Rahman, 55/5)

"Güneş de kendisi için istikrar bulacağı bir yöne doğru akıp gitmektedir. Bu, Azîz ve Alîm olan Allah’ın takdiridir." (Yasin, 36/38)

Burada "akıp gitme" ifadesi hem avamın gördüğü zahiri hareketi hem de fen ehlinin bildiği gerçek hareketi kapsayacak mucizevi bir genişliktedir.

"Dünyanın döndüğü" teknik bilgisi yerine, onun bir beşik gibi emniyetli ve yaşama uygun olması nazara verilir:

"O, yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina kıldı..." (Bakara, 2/22)

"Biz yeryüzünü bir beşik yapmadık mı?" (Nebe, 78/6)

Bu ayetler, dünyanın uzayda çok hızlı dönmesine rağmen üzerindekileri sarsmaması ve bir yuva sıcaklığı sunması mucizesine basit bir dille parmak basar.

"Yetmiş unsur arasındaki imtizacat" veya "mikroplar" yerine, hayatın kaynağı olan suyun gökten inmesi ve toprağın canlanması nazara verilir:

"Bakmazlar mı o deveye, nasıl yaratılmış? Göğe, nasıl yükseltilmiş? Dağlara, nasıl dikilmiş? Yere, nasıl yayılmış?" (Ğâşiye, 88/17-20)

"Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirdik de onunla su ihtiyacınızı karşıladık..." (Hicr, 15/22)

Yerçekimi (câzibe) kanunu gibi fiziksel terimler yerine, göklerin direksiz durması ve nizamı nazara verilir:

"Allah, gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükseltendir..." (Ra'd, 13/2)

"Yedi göğü tabaka tabaka yaratan odur. Rahman'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kez daha bak; hiçbir kusur görebiliyor musun?" (Mülk, 67/3)

Özetle; Kur'an, "Güneş'e bakınız, nasıl dönüyor?" demek yerine, "Güneş'i size bir lamba yapan ve onu belli bir nizamla döndüren Kudret'i düşününüz." der.

Böylece;

- Bedevi bir Arap, Güneş'in doğup batmasındaki intizamı görür, Allah'ı anlar.

- Modern bir fizikçi, Güneş sisteminin galaksi içindeki hızını ve yörüngesini düşünür, yine Allah'ın azametini anlar.

- Yani Kur'an, delili (Güneş'i, Ay'ı, yağmuru, deveyi) herkesin anlayacağı kadar zahir tutar ki, müddea (Allah'ın varlığı ve birliği) herkes için ispatlanmış olsun. Eğer delil gizli ve müşkül olsaydı, irşad tam olmazdı.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 121
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...