Devir ve teselsülden maksat nedir? Kelam âlimleri on iki bürhanla bu davayı nasıl halletmişler? Bu on iki bürhanı öğrenebilir miyiz? Bu bürhanlar Arşî ve Süllemî namlarıyla zikredilmiş. Bu tabirlerden ne anlaşılabilir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kelam âlimleri on iki delil ile devir ve teselsülü çürüterek tevhidi isbat etmişler.

Bu on iki delilden birinin ismi Bürhan-ı Arşî, diğerininki Bürhan-ı Süllemî’dir. Bu ikisi tümüne alamet ve isim olarak temsilen kullanılmış oluyor. On iki delilden bu ikisinin isim olarak seçilmesinden şöyle bir mânâ da çıkabilir: Hakikat arşına ulaştıran on iki basamaklı merdiven.

Konuyla yakın alâkası olduğu için vacib ve mümkün mefhumlarını tekrar hatırlayalım: Mümkün, “varlığı da yokluğuna müsavi olan” diye tarif ediliyor. Mümkünün varlığı kendinden değildir, evveli ve sonu vardır, bütün sıfatları sınırlıdır.

Vacib ise “varlığı zâtından, olmaması muhal, ezelî ve ebedî” şeklinde tarif ediliyor. Allah’ın varlığı vacibdir, bütün mümkünatı varlık sahasına çıkaran yahut yaratmayıp yoklukta bırakan O’dur.

Devir: Devir muhaldir, yani mümkün olan bir şey bir başka mümkünü yapamaz.

Devrin muhal olduğuna şöyle bir misâl veriliyor:

Yumurtayı kim yaptı?

Cevap: Tavuk.

Tavuğu kim yaptı?

Cevap: Yumurta.

O zaman tavuğu aradan çıkarırsanız yumurta, yumurtayı yapmış oluyor. Yahut yumurtayı aradan çıkarırsanız tavuk, tavuğu yapmış oluyor. Bu ise bir şeyin kendisini yapması demektir ve muhaldir.

Mümkün olan bir varlığı yine mümkün olan bir başka varlık yaratmış olamaz. Mümkünü ancak Vacib olan Allah yaratabilir.

Bir makale düşünelim. “Bunu kim yazdı?” diye sorduğumuzda yazı cinsinden olmayan bir varlık arayacağız ki o da insandır. Yani yazıyı insan yazmıştır. Yazının bir kelimesi diğerini yazmış olamaz, zira ikisi de aynı cinstendirler. Bir insanı anne ve babasının yaptığını söylemek, bir kelimeyi kendinden önce gelen kelimelerin yazdığını söylemek demektir.

Devir için şöyle bir misal verelim:

“A okuluna kayıt yaptıracaksın ve müracaat ettin. A okulu dedi ki, ‘Kayıt şartımız, B okuluna kayıt belgesidir.’ Sen hemen B okuluna gittin. Onlar da dedi ki; ‘Kayıt şartımız A okuluna kayıt olmanızdır.’ Böyle bir durumda senin, her iki okula da kayıt olman ebediyen imkânsız hale gelir. İşte devir, yani, kısır döngü denilen şey budur.”

Teselsül: Bir varlık bir başka varlıktan olmuş, o da bir önceki varlıktan, o da daha önceki varlıktan olmuş diyerek sonsuza kadar uzanan bir sebeb-netice zinciri kabul ediyorlar. Bu görüşü çürütmek üzere deniliyor ki, eşya madem değişime uğramaktadır, o halde ezelî olamaz. Bu sebepler zincirinin ilk halkası mutlaka olacaktır. O halkayı yapan kim ise ondan teselsül eden bütün varlıkları da o yaratmıştır.

Kendimizden bir misal verelim: “İnsanı kim yapmıştır?” sualine anne ve babası diye cevap veriyorlar. “Onları kim yaptı?” denildiğinde “onları da kendi anne ve babaları yaptı” deniliyor. İnsanlık ezelî olmadığına göre bu silsile ilk insana kadar gidecektir. İşte o ilk insanı kim yaratmışsa ondan doğan bütün torunlarını da O yaratmıştır. Biz ilk atamızı Âdem aleyhisselâm olarak biliyoruz. Ondan ve zevcesinden Habil ve Kabil’i yaratan Allah, bu insanlık silsilesini günümüze kadar getirmiş ve bütün insanlık âlemini de O yaratmıştır. Dünyanın ömrü oldukça gelecek yeni insanları da yine O yaratacaktır.

Teselsülün muhal olduğu kelam âlimlerince arşî ve süllemî denilen on iki delille çürütülmüştür. Bunları, bazı kısa açıklamalar ve yine bazı kısaltmalar yaparak aşağıda nakledeceğiz. Ancak şunu ifade etmemiz gerekiyor ki, tamamen akla dayanan ve ancak konunun ehli olanlarca tartışılacak ve anlaşılacak bu meseleler bu asrın insanını tatmin etmekten çok uzaktır. Nur Külliyatı’nda, iman hakikatlerine ait deliller, böyle bir tasnife girilmeksizin, hem aklı hem kalbi tatmin edecek şekilde, çok risalelerde değişik yönleriyle tafsilatlı olarak izah ve isbat edilmişlerdir.

Arşî ve süllemî diye adlandırılan on iki delil:

1. Burhan-ı Tatbik: Birbirlerine eşit olan iki miktarın birinden belli bir miktar çıkarılınca eşitlik bozulur. İki sonsuz silsilesi de birbirine eşittir. İki sonsuz silsilesinin birinden belli bir kısım çıkarılınca bunların eşitliği bozulur.

Meselâ iki halka düşünelim biri fillerin halkası ki halen de devam ediyor, bu birinci halka olsun bir de dinozor türünün halkasını düşünelim ki bu halka kesildi ve bitti. Bu iki türü ve halkayı maziye uzanan iki çizgi ve hat olarak düşünecek olursak, birbiri ile hizaladığımız zaman dinozor halkasının fil halkasından kısa olduğu anlaşılır. O zaman ezeliyet mânâsı da olmaz, zira ezeliyette noksan ve eksik mefhumu olamayacağı için bu türlerin de ezeliyete gitmesinin imkânsız olduğu anlaşılır. Filler halkası diğer halka ile nisbet edilebildiğine göre o da ezelî olamaz, fazlalık ve eksiklik kavramları ezeliyet ile bağdaşmaz.

2. Burhân-ı Tezâyüf: Bu delil, hâdiselerin illet (sebep) ve ma'lûl (netice, neticenin vücuda gelmesine tesir eden) sayılarının birbirine eşit olmaması esasına dayanır.

Teselsül ve devirde mantık, sebeplerin sonsuza dek gitmesidir. O zaman her netice için bir sebebin sonsuza dek gitmesi gerekir. Hâlbuki her netice için bir sebep olmadığına göre ve sebeb ve neticeler sayı bakımından birbirine denk olmadığı için, o zaman ezeliyet cihetine gidilemez demektir.

3. Burhân-ı Süllemî: Bir mebde'den (başlangıçtan) bir üçgenin iki kenarı şeklinde uzanan iki çizgi ileri doğru çizilip büyüdükçe aralarında kalan boyut ve alan da büyür. Bu iki çizginin sonsuza doğru uzadıklarını farz edelim. Bunların arasında kalan alanların iki çizgi arasına sıkıştırılmış oldukları halde sonsuz olmaları imkânsızdır.

4. Burhan-ı Türs: Boşlukta kalkan şeklinde bir daire farz edelim. Bu dairenin çemberi üzerinde altı nokta alır ve bu noktalardan dairenin merkezinden geçecek şekilde üç çizgi (çap) çizeriz. Bu şekilde kalkanın yüzeyi altı eşit kısma taksim edilmiş ve her bir kısım iki kenar arasında mahsur olur. Sonra bu kısımlardan her biri hakkında şöyle düşünürüz: Şu kısım ya sonludur veya sonsuzdur. Eğer sonsuz olsa, sonsuz olan bir şeyin iki kenar arasında kalması imkânsız olduğu için, sonsuz kabul edilen bu kısmın sonlu olması gerekir. Eğer ABC üçgeni içinde kalan kısım sonlu ise, bunun gibi diğer beş kısımdan her birinin de sonlu olması gerekir.

5. Burhân-ı Arşî: Sonsuz zannedilen illet ve ma'lul silsilesinden muayyen bir parçanın çıkarılması esasına dayanır. Bu parça silsileden çıkarılınca, silsileden geriye kalan kısım da ister kendisinden çıkarılan parçadan çok olsun, ister az olsun sonlu olacaktır. Çünkü sonlu parçalardan meydana gelen bir cemiyet de sonludur.

6. Burhan-ı Hudûs: Üstad Hazretlerinden yukarıda naklettiğimiz hudûs delili bu konuda en kifayetli ve mukni bir cevaptır.

7. Burhan-ı İmkân: Üstad Hazretlerinden bu bahsin devamında naklettiğimiz imkân delili bu konuda kâfî bir cevaptır.

8. Burhan-ı Gaye ve Nizam: Kâinatta açıkça görünen hikmet ve gayelerin sebepler tarafından sonsuza dek gitmesindeki imkânsızlıktır.

9. Burhan-ı Kabul-u Amme: Allah inancının insanlık için her devirde fıtrî olarak kabul edilmesi de ayrı bir delildir.

10. Burhan-ı İlm-i evvel: İlmin bir evvelde son bulması. Yani her âlim ilmini bir önceki âlimden öğrenir, o da bir öncekinden bu da en nihayetinde Allah'ın ezelî ilmine dayanır.

11. Burhan-ı Temanü’: Şayet iki ilah olsa kâinatta nizam ve ahenk fesada uğrardı; çekişme yüzünden kavga ve gürültü olması gerekirdi. Bu âlemde fesat ve çekişme alameti olmadığına göre İlah da tektir. Buna Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Bir köyde iki muhtar olmaz.” ifadesi ile işaret eder.

12. Burhan-ı İnayet: Yani kâinatta görünen ihsan ve ikramlar bir mün’imi (ihsan ve ikram eden, nimetleri gönderen) akla gösterir yani ikram ve ihsanları yapan keremli ve lütufkâr bir Zât’a işaret eder.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...