"Dünyanın lezzetleri, zevkleri ve ziynetleri, Hâlıkımızı, Mâlikimizi ve Mevlâmızı bilmediğimiz takdirde cennet olsa bile cehennemdir... Bilhassa, şefkatin ateşini söndürecek mârifetullahtan başka bir şey var mıdır?" İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Dünyanın lezzetleri, zevkleri ve zînetleri, Hâlıkımızı, Mâlikimizi ve Mevlâmızı bilmediğimiz takdirde cennet olsa bile cehennemdir. Evet, öyle gördüm ve öyle de zevkettim. Bilhassa şefkatin ateşini söndürecek, 'Marifetullah'dan başka bir şey var mıdır? Evet marifetullah olduktan sonra, dünya lezzetlerine iştiha olmadığı gibi cennete bile iştiyak geri kalır."(1)

Bu eserin bir İ’lem’inde, şöyle buyrulur:

“Ölüm ve idam intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi?”(2)

Âhirete inanmayan kimsenin dünyadaki bütün serveti, şa’şaası, imkânları, makamı onun idam edileceği sehpanın süsleri gibi olur. Yâni, o adam tahtadan bir sehpada değil de, mücevherlerle süslü bir sehpada idam edilmek için bir ömür boyu çalışmış oluyor. Burada da benzer bir mâna var. Hâlık’ını ve Malik’ini tanımayan bir insan için dünyanın bütün güzellikleri, süsleri, imkânları çok mükemmel bile olsa manen o kişi bir cehennem hayatı yaşar. İmansızlık, sahipsizlik, kimsesizlik dehşeti onun ruhuna bir cehennem azabı verir.

Üstad Hazretleri; “Evet, öyle gördüm ve öyle de zevkettim” cümlesiyle bu hakikati yakinen bildiğini ve zevk ettiğini ifade etmiş oluyor.

“Bilhassa şefkatin ateşini söndürecek, marifetullahtan başka bir şey var mıdır?”

Bu cümlenin en güzel izahı Üstadımızın şu iki vecizesidir:

“Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez.”(3)

“Bütün validelerin şefkatleri rahmet-i İlâhiyenin bir lem’asıdır.”(4)

Bu iki reçeteyi kullanan insan, şefkatin ateşinden kurtulur. Sevdiği kimselerin başlarına gelen hastalık ve musibetler karşısında, kendisine düşen vazifeyi iyice tespit edip ve icabını da tam olarak yerine getirdikten sonra, yine Üstad'ın “onların Hâlık-ı Rahîminin rahmetinden daha ileri şefkatini sürme” tavsiyesine uyarak sabırla bekler ve neticeyi rıza ile karşılar.

İnsanın üstün vasıflarından biri de şefkat etmektir; dertlilere acımak ve onların yaralarını sarmak için gayret göstermektir. Şefkat, bütün peygamberlerin müşterek yoludur ve bu üstün vasıf en ileri derecesiyle Habib-i Kibriya Efendimiz’in (asm.) kalbinde hükmetmiştir. Dünyaya geldiğinde "Ümmetî! Ümmetî!" demesi gibi, mahşerde yine "Ümmetî" (ümmetim!) diyerek ümmetinin imdadına koşması bunun en bariz iki misalidir.

Üstad Hazretlerinin “Karşımda müthiş bir yangın var…” diyerek, imanları tehlikede olan insanların imdadına bir ömür boyu koşması, onun Allah Resulüne (asm.) bu sahada da en güzel bir varis olduğunun bir delilidir. Güz mevsiminde sararan yapraklardan, ölümle karşı karşıya bulunan küçük hayvanlara kadar uzanan o büyük şefkat, elbette insanların âhirette ebediyen azap çekmeleri tehlikesine karşı lakayd kalamaz. Nitekim kalmamış ve bütün ömrü boyunca insanların imanlarını kurtarmak için yılmadan, usanmadan, hapislere, zindanlara, sürgünlere beş para ehemmiyet vermeden çalışmıştır.

Bir hadis-i kudsîde “Rahmetim gazabımı geçti” buyuruluyor. Bu hadis-i kudsîye bazı âlimlerimiz şöyle mâna veriyorlar: Herhangi bir musibetin rahmet ciheti, onun verdiği ızdıraplardan, sıkıntılardan ve elemlerden daha fazladır.

Musibetin rahmet ciheti, insanın günahlarına keffaret olması, derecesini artırması, kalbini ahirete tevcih etmesi gibi ulvî neticelerdir. Bu ulvî ve ebedî meyvelerine nisbeten ondan görülen maddî zararlar yahut çekilen sıkıntılar çok daha küçük kalır.

“Evet, marifetullah olduktan sonra, dünya lezzetlerine iştiha olmadığı gibi cennete bile iştiyak geri kalır.”

Manen terakki etmiş büyük zâtlar, mütemadiyen kalplerinin halka değil, Hâlık’a teveccüh etmesi üzerinde durmuşlar, ne dünyaya, ne de ahirete değil, bu mülklerin Malik’inin rızasına ve yakınlığına talip olmuşlardır. O’nun marifet ve muhabbetiyle kalplerde hâsıl olan manevî feyiz ve lezzetlerin yanında, cennetin bütün maddî lezzetleri çok gerilerde kalır.

O bahtiyar zevatın akılları ve kalpleri, dünyanın ve cennetin cismanî lezzetlerine değil, onlarda tecelli eden İlâhî isimlere ve sıfatlara teveccüh etmiştir.

Her iki dünyanın da cismanî lezzetleri, Allah’ın birer ikramıdır ve bunlar nefsin rızıklarıdır. “İman, marifet, muhabbet ve lezzet-i ruhaniye” ise kalbin ve ruhun rızıklarıdır.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Hubab.
(2) bk. age., Habbe.
(3) bk. Sözler, Lemeat.
(4) bk. age., Yirmi Dördüncü Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...