"Her mü’min, tek başıyla dalâletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Evet, bu asrın dehşetine karşı taklidî olan itikadın istinad kal’aları sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan, her mü’min, tek başıyla dalâletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin. Risale-i Nur, bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nazik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakaik-i Kur’âniye ve imaniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli burhanlarla ispat ederek, o iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sadık şakirtleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde, hizmet-i imaniye itibarıyla âdetâ birer gizli kutup gibi, mü’minlerin mânevî birer nokta-i istinadı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i mâneviye-i itikadları cesur birer zâbit gibi, kuvve-i mâneviyeyi ehl-i imanın kalblerine verip mü’minlere mânen mukavemet ve cesaret veriyorlar."(1)

Eski dönemlerde devlet, medrese ve tekke ve zaviyeler insanların imanını, ahlakını ve ibadetini korur ve kollardı. Meselâ; birisi yoldan çıkmaya cüret etti mi devlet kanunu ile toplum mahalle baskısı ile medrese ise terbiye ve eğitimi ile insanı çabuk yola sokardı. Yani o dönemlerde devlet, medrese ve toplum imanı koruyan ve kollayan sağlam birer kaleler hükmünde idi.

Şanlı ecdadımız, bir taraftan maddî sahada terakki ederken, diğer taraftan da ilim, marifet, fazilet ve maarifin zirvesine çıktılar. Onlar huzur ve saadetin, birlik ve beraberliğin sadece maddi terakkiyle mümkün olamayacağını çok iyi bildiklerinden, her iki üç köy arasına bir müderris ve onun yanına da bir mürşit yerleştirdiler. O büyük ve müstesna müderrisler medreselerde ders okutarak insanları cehaletten kurtarıp, İslam dinini hakkıyla anlayan ve anlatan binlerce âlim, ilim ve irfan erbabı yetiştirdikleri gibi, mürşitler de ilim ve irfanın inkişaf mahalli olan tekke, zaviye ve hangâhlarda nice insanlara İslamiyet’in ulviyetini ve kutsiyetini anlatarak onların nefisleri tezkiye, kalplerini tasfiye ettiler. Onların ruhlarını tenvir ve inkişaf ettirip, akıllarına istikamet vererek sayısız insanların irşadına vesile oldular ve birçok feyyaz mürşit yetiştirdiler.

Ama asrımızda durum tersine dönmüştür...

Devlet, dini hayatı kolaylaştırma ve kollama yerine, aksine dini tecrit ederek insanları dinden uzaklaştırma yollarını açtı; hatta zaman zaman da bunu insanlara dayattı. Cumhuriyetin ilk yılları bunun en açık misalidir.

Toplum dersen iyiliği ve ahlakı değil, kötülüğü ve ahlaksızlığı teşvik eder bir hale geldi. Yani toplumun baskısı iyi ve ahlaklı olmaya değil, kötü ve ahlaksız olmaya evrildi.

Eğitim dersen materyalist felsefenin tesirine girerek insanlara dinsizliği şırınga eder bir duruma dönüştü. Okullarda okuyanlar ya dinsiz oluyor ya da dini duyarlılığı kaybolmuş sefih bir insan haline geliyordu.

Beşerin maddî ve manevî terakkisini, dünyevî ve uhrevî saadetini temin noktasında din-i ilimler ile fen ilimlerini birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Sadece müspet ilimler ile meşgul olmak ve o sahada ilerlemek insanı saadete götürmez. Zira Matematik, Fizik ve Kimya gibi ilimlerde bir fazilet olmaz. Onların yeri başkadır.

Üstad Hazretleri Münazarat adlı eserinde şöyle buyurur:

“Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder.”

Evet, sadece akıl ve fen ilimleri nazara alınırsa, genç nesiller şüpheci ve isyankâr; yalnız dini ilimler yani kalp nazara alınırsa, o zaman da mutaassıp olurlar.

Bir milletin hakiki saadeti ve bahtiyarlığının anahtarı; dînî ve fennî ilimleri birlikte tahsildedir. Cihanda aziz olmak, maddî ve manevî terakki etmek istiyorsak, iman ve fazileti, ilim ve serveti bir merkezde cem etmeliyiz.

Yalnız maddî terakkiye ehemmiyet verilip, itikat ve ahlâk ihmal edilirse o toplum manevî çöküntüye uğrar. İnsanlar birbirinin maddî ve manevî hukukuna tecavüz eder, cemiyetin nizam ve intizamı bozulur. Maneviyattan mahrum olan insanlar, ilim ve fennin derinliklerine vakıf oldukları ve hatta onun zirvesine çıktıkları halde hakiki saadeti elde edememişlerdir. Demek ki, dini ve fenni ilimleri birlikte elde eden bir millet hakiki saadete ve bahtiyarlığa nail olur.

Bir milletin ebed müddet payidar olması; kalplerin imanla intibaha getirilmesi, ruhların ahlâk-ı hasene ile teçhiz edilmesi ve akılların nur-u irfanla tenvir edilmesine bağlıdır. Maneviyatla teçhiz edilmeyen bir millette şecaat, kahramanlık ve fedakârlık olamaz. Gençlerimiz de sefahat ve sefaletin tahakkümünden ancak bu hal ile muhafaza edebiliriz.

Risale-i Nurlar bu zor dönemlerde ve zor şartlarda dini ve imanı müdafaa ediyor; Devlet, toplum ve eğitimin boşluğunu tahkiki iman dersleri ile doldurmaya çalışıyor.

(1) bk. Şualar, Sekizinci Şua, Sekizinci Remiz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 2.141
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Fd

....O iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sadık şakirtleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde, hizmet-i imaniye itibarıyla âdetâ birer gizli kutup gibi, mü’minlerin mânevî birer nokta-i istinadı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i mâneviye-i itikadları cesur birer zâbit gibi, kuvve-i mâneviyeyi ehl-i imanın kalblerine verip mü’minlere mânen mukavemet ve cesaret veriyorlar....

İfadesinde bilinmeyen, görülmeyen, görüşülmeyen halis ve sadık şakirtleri nasıl ehl-i imana kuvve-i maneviye, manen cesaret ve mukavemet veriyorlar? Zira bilinmiyorlar, görüşülmüyorlar?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Bilinmeyen ve görüşülmeyen bu sadık talebelerin ehl-i imana mânen kuvvet ve cesaret vermesi, mânevî bir radyo istasyonu veya görünmez bir enerji alanı gibi çalışır. Metinde geçen bu sırrı üç kısa maddede özetleyebiliriz:

İnanç Birliği ve Şahs-ı Mânevî: Bu talebelerin bulundukları yerlerde sarsılmaz bir imanla fütursuzca dik durmaları, adeta havaya yayılan dalgalar gibi gizli bir mânevî atmosfer (şahs-ı mânevî) oluşturur. Müminler, bu güçlü imanın yaydığı frekansı kalben hissederler.

Gizli Kutup Temsili: Tıpkı dünyanın pusulasını yönlendiren manyetik kutupların gözle görülmemesi ama tüm dünyayı etkilemesi gibi; bu zatlar da gizli birer "mânevî dayanak noktası" (nokta-i istinad) olarak toplumun maneviyatını ayakta tutarlar.

Kuvve-i Mâneviye Transferi: Bir orduda arkada güçlü ve cesur subayların (zâbitlerin) varlığını sadece bilmek bile askere nasıl cesaret verirse, bu ihlaslı kişilerin varlığı ve duaları da inananların kalplerine doğrudan doğruya, maddî bağlara ihtiyaç duymadan bir mukavemet ve güven duygusu akıtır.

Kısacası; etki maddî bir tanışıklıkla değil, imanın kalpten kalbe yansıyan gizli, feyizli ve mânevî cereyanıyla gerçekleşir. Filanca yerde bir Nurcu varmış imanı ispat ediyormuş düşüncesi bile ehli imana manevi bir destek ve kuvvet verir. 

"Filanca yerde sarsılmaz bir imanla duran, hakikati ispat eden biri var" düşüncesi, insanı bu dünyada yalnızlık ve ümitsizlik hissinden kurtarır. Ehl-i iman, o şahsı hiç görmese, adını bilmese ve onunla hiç konuşmasa bile, aynı safta güçlü bir kalenin var olduğunu bilmenin verdiği güveni yaşar.

İşte metindeki "cesur birer zâbit (subay)" teşbihi de buna bakar: Ordunun arkasında güçlü subayların, sarsılmaz bir komuta merkezinin var olduğunu bilmek, cephedeki askere tek başına bile olsa muazzam bir mukavemet, cesaret ve arkalanma duygusu verir. Bu durum, tamamen fikrî ve kalbî bir haberleşmedir.

1
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...