"Hudus" ve "imkân" Allah'ın vahdaniyetini nasıl ispat ediyor? "Mütekellimîn uleması, âlemi, imkân ve hudûsun ünvan-ı icmâlîsi içinde sarıp zihnen üstüne çıkar, sonra vahdâniyeti ispat ederler." cümlesini izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kelam âlimleri, âlemi ve içindeki sebepleri, imkân ve hudus delilleri ile çürütüp, sonra vahdaniyeti ispat edip, huzur-u ilahiyi elde ederler. Yani, kâmil mânada huzuru yakalamak için bütün âlemi ve içindeki sebepleri zihnen tek tek dolaşıp, hudus ve imkân delilleri ile çürüttükten sonra, ancak huzuru elde edebiliyorlar. Bu tarz huzuru elde etmek, çok zor, çok meşakkatlidir; ehil olanlara hastır. Herkes bu caddede yürüyemez.

Mesela, bir kelam âlimi, yağmura nazar ettiği zaman, onun zahirî sebebi olan bulut üzerinde hudûs ve imkânı tatbik edecek. Bulutu hallettikten sonra, bulutun sebebi olan hararete intikal edecek, onda da imkân ve hudûsu tatbik edecek. Ondan sonra, hararetin sebebine intikal edecek, ona da tatbik edecek ve hakeza. Bu düşünce zinciri epey bir müddet devam ettikten sonra Allah’ın varlığı ve birliğine erişecek, sonra da huzuru elde edecek. Bu yol hem çok uzun, hem herkesin yapacağı bir iş değildir.

Ama Risale-i Nur'un, huzur-u ilahiyi elde etme yolu ise, hem kısa, hem de herkese açık bir yoldur. Risale-i Nur buluta nazar ettiği zaman, oradaki harika ve intizamlı işlere dikkat kesilip, onun içinde ilim, irade ve kudreti akla gösterir.

Diğer sebebe intikal etmeden, orada tevhid nurunu akla ispat edip, gösterir. Her şeyin üzerinde tevhid mührünü akla okutur. Nereye baksa huzuru kazandıracak mânayı gösterir ve ispat ederek tam huzur-u İlahiyi elde ettirir.

Kelam ilminde, her bir eşya üstünde tevhidi göstermek tarzı yoktur. Bunun yerine sebepler zincirini takip ederek en son sebep olarak Allah’ı bulmak şeklinde gidiyorlar.

Hudûs: Kelime olarak, bir şeyin sonradan meydana çıkması, evveliyetinin olmaması demektir. Böyle olunca, onu meydana çıkaracak ve ezelî olan Vacib bir vücudun olması lazım geliyor.

İlâhî irade, bir mümkünü varlık sahasına çıkarmayı dilediğinde, onu yokluktan kurtarır, var eder. Bu sonradan oluşa “hudûs” ve bu vasfa sahip olanlara da “hâdis” denilir. Her mahlûk “hâdis”tir, yani sonradan ihdas edilmiş, varlığa kavuşmuştur. Mümkünlerin yaratıcısı ancak vâcib olabileceği gibi, hâdis olanları yaratan da ancak ezelî olabilir. İmkân ve hudus hakikatleri, böylece vücub ve ezeliyeti gösterirler.

Kâinata ve mahlûkata baktığımız zaman, her şeyin değişken ve kararsız olduğunu görüyoruz. Yani, hiçbir şey kararında sabit olarak durmuyor, değişiyor. Biri gidiyor, biri geliyor. Sürekli bir faaliyet, gözümüzün önünde işliyor. Bu da mahlûkatta değişmeyen hiçbir şeyin olmadığını ispat ediyor.

Her değişen şey ise, sonradan meydana gelmiştir; sonradan vücut bulmuştur. Zira yoktu, var oldu. Ezelî olan şeyde, en ufak bir değişmenin olması imkânsızdır. Ezeliyet ona müsaade etmez. O zaman, yoktan ve hiçten yaratılıp meydana çıkartıldılar. Onları yoktan varlığa çıkaran zâtın ezelî ve vacib olması icabeder. Zira hâdisin (sonradan olanın) hâdisi yaratması imkânsızdır. Yok, yoka vücut veremez. Madem her şey hâdisdir, yani, sonradan meydana gelmiştir; öyle ise her hâdisin bir muhdisi var, yani onu varlık sahasına çıkaran ve yaratan bir Zât var olduğu sabit olur.

Hudûs delilinin hulasası budur. Bu delil Allah’ın varlığını ispat ederken aynı zamanda O’nun ezelî olduğunu da ispat ediyor. Zira İlah vasfı ancak ezeliyet ve vahdaniyet ile tamam olan bir vasıftır.

İmkân: Kelime olarak varlığı mümkün olan şeylere denir. Yani, var olması ile yok olması müsavi olan demektir. Bu eşitlikten var olanlara, vaki; yok olanlara da mümkün denir. İşte bu eşitliği bozmak ancak ve ancak mümkinat cinsinden olmayan Vacib bir vücutla mümkündür. Zira mümkünün, mümküne illet, yani sebep olması imkânsızdır. Yoksa devir ve teselsül dediğimiz, mantıksız şeyleri kabul etmemiz gerekir ki, bu da muhaldir.

Kâinatta ve mahlûkatta sürekli bir faaliyet ve tebeddül var. Her değişen şey ise, sonradan meydana gelmiş ve sonradan vücut bulmuştur. Onları yokluktan varlık sahasına çıkaran ancak varlığı ezelî, ebedî ve vacib olan Cenab-ı Hak’tır.

Kâinatta görülen sayısız tercihler Allah’ın varlığını ispat ettiği gibi, o tercihlerin bir ve tek olan müreccihini de akla ispat ediyor. Zira bir tercihin arkasında iki müreccihin olması mümkün değildir. Bir tercih bir İlah ile olabilir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...