Hz. Ali "Haksızlığa karşı susarsanız, hakkınızla birlikte şerefinizi de kaybedersiniz." diyor. Üstad ise; haksızlığı hak dava edenlere susarak karşılık veriyor?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Risale-i Nur'u ve Üstad Hazretlerinin mahkeme müdafaalarını incelediğimizde, Üstad'ın haksızlık karşısında hiç de sükût etmediğini rahatlıkla görürüz. Ancak sükût etmemeyi, "yakıp-yıkmak, kırıp-dökmek ve şiddetle karşılık vermek" şeklinde anlamamak lazımdır.

Batılı ve yanlışı hak kabul edenlerden, hakça bir adalet ve idare beklemek ve onlara itimat edip onlardan yardım beklentisi içine girmek, hakka karşı bir hürmetsizlik bir haksızlık sayılır.

Üstad'ın dönemindeki idareciler dinsizlik hesabına Üstad'a keyfi bir şekilde zulmediyorlardı, Üstad da onları amel ve fiil noktasından tanımıyordu. Yani onların zorla dayattığı hayat modelinden alabildiğine mücerret ve uzak bir hayat yaşamaya gayret ediyordu. Onlar da Üstad'ın bu tavrına mukabil zulümlerini daha da ziyadeleştiriyorlardı.

Bu haletin kalkması ya da hafiflemesi için Üstad'a, "onlara müracaat edip onları tanısan, belki üstündeki bu zulüm ve baskı kısmen kalkacak veya hafifleyecek" diye teklif edenlere Üstad bu cevabı veriyor.

"Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak dâvâ etmek, bir nevi haksızlıktır. Bu nevi haksızlığı irtikâb etmek istemem..." (14. Mektub)

Haksızlığı hak kabul edenlere ve iddia edenlere karşı, hakkı anlatmak; bir nevi hakka haksızlıktır. Burada tebliğatın herkese ait bir vazife olmadığını, her mesleğin ehli ve ihtisası olduğu gibi; tebliğin hizmetin de ehli olduğu nazara veriliyor.

Yukarıdaki kaideye bahsettiğimiz izah açısından bakılırsa; mesele çözülmüş olur. Her bir Müslüman’ın İslamiyet açısından, kendine düşen bir vazifesi vardır. Ancak bu herkesin her şeyi yapması ve ifa etmesi mânasına gelmez.

Cenab-ı Hakk'ın peygamber olarak gönderdiği, en yüksek istidat ile müstaid hale getirdiği ve hususî ihsanlara mazhar ettiği insanları; münhasıran dini yaymakta ve tebliğ vazifesini ifa etmekte esas alır isek; tebliğ vazifesinin herkese terettüp etmediği anlaşılır.

Ayrıca bir meselede haklı olmak yeterli değildir. Ancak haklı davayı savunurken, fayda da esas alınmalıdır. Bizler genellikle haddimizi aşarak bizi ilgilendirmeyen, gücümüzü aşan konulara kafa yoruyor, dini meselelerle alâkalı konularda fikir beyan ediyor ve mütalaalar ortaya koyuyoruz.

Bu halimiz ile yapayım derken yıkabiliyoruz. İşte bu sebeplere binaen; herkes kendi ihtisas sahasıyla alâkalı vazife ifa etmesi için irşatta ve tebliğde ciddî kaideler ve esaslar ortaya konulmuştur.

Dolayısıyla sualdeki kaide; tebliğde yapılacak muhtemel hataların önünü alabilmek için genel bir kaide olarak benimsenmiştir. Çünkü yılan gibi zehirlemekten lezzet alan ve canavarlar gibi parçalamaktan zevk duyan muannid insanlara karşı hakkı nazara vermek ve söylemek; belki daha vahim neticeler meydana getireceğinden dolayı, irşatta kime, hangi mesele, nasıl ve ne şekilde anlatılacaksa ona göre itinalı hareket etmek lazımdır.

İnsan söyleyeceği hakikatleri muhatabını rencide etmeden yumuşak ve tatlı bir dil ile söylemelidir ki, tesir etsin. Aksi halde, o kelâm doğru olsa bile kabul edilmez. Yumuşak söz, insanları birbirine rapteder ve dostlukları artırır; hatta en inatçı ve mütekebbir insanları bile insafa getirir ve onu hakkı kabule mecbur eder. Sözün bu şekilde ifade edilmesi ilim ve hikmetin muktezasıdır.

Yoksa onlara hakikatler anlatılmayacak mânasına gelmiyor. Vazife işin ehline bırakılsa; kim, kime, nasıl ve ne şekilde tebliğ yapılacağını bilir. Demek ki sualdeki kaide ehliyetsizlerin yapacağı hatalardan dolayı temkinli olunması hususunda ortaya konulmuş bir metottur.

"Adem-i müracaatımın ikinci sebebi şudur ki: Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak dâvâ etmek, bir nevi haksızlıktır. Bu nevi haksızlığı irtikâp etmek istemem." (Mektubat, On Üçüncü Mektup.)

"Müsbet hareket etmek" haksızlık karşısında sükût etmek manasına gelmiyor. Sert olmak gereken yerde yumuşak, yumuşak olmak gereken yerde de sert olmak müsbet bir davranış olmaz. Sert olmayı gerektiren bir durumu Üstad Hazretleri şöyle zikreder:

"Yüksekten bakmak isteyen dessas bir papaza cevap: Bir adam seni çamurda düşürmüş, öldürüyor. Ayağını senin boğazına basmış olduğu halde istifham-ı istihfafıyla sual ediyor ki: 'Mezhebin nasıldır?' Buna cevab-ı müskit, küsmekle sükût edip yüzüne tükürmektir. Tükürün İngiliz-i laînin o hayasız yüzüne!" (İlk Dönem Eserleri, Rumuz, YÜKSEKTEN BAKMAK İSTEYEN DESSAS BİR PAPAZA CEVAP.)

Yani şerefimizi, haysiyetimizi, dinimizi ayakaltına almaya çalışan kâfire, zalime, cebbara karşı yumuşak davranmak zillettir, alçaklıktır. Ama hata etmiş, kusur etmiş, aldanmış dâhildeki mümin kardeşimize karşı da rahmet ve af kanatlarını açıp ona yumuşak davranmak ve affetmek alicenaplıktır.

Müspet hareket muktezayı hâle uygun hareket etmek demektir. Zillet içinde olmak veya haksızlık karşısında uysal olmak, müsbet hareket etmek değildir gelmiyor. Hâlin gereği ne ise ona uygun bir tavır almak müsbet hareketin esasıdır.

Meselâ, vatan işgal edilmiş, kılıçlar kuşanılmış, bu hâle en mutabık ve müspet cevap vermek, ancak cihat ile olur. Yoksa "Ben şiddete ve kavgaya karşıyım" diyerek cihadı terk etmek, müspet değil menfi bir davranış olur. Barış ortamında da kuvvete başvurmak müspet değil menfi hareket olur.

Dâhilde yani İslam toplumunda şiddet ve fitne ayet ve hadislerle menedilmiştir. İslam toplumunda iktidar ne kadar zalim ve menfi de olsa ekser masumların istirahati ve asayişin temini için bazı şahsi haklardan feragat etmek ve toplumu kaosa sürüklememek için müsbet hareket etmek gerekir. Yoksa "Ben haklıyım, kimseye boyun eğmem..." deyip tahrikkârane hareket etmek, müspet hareket değildir. Çok büyük İslam âlimleri ve kahramanları, sırf toplumun selameti için zalim sultaların riayetinde kalabilmiştir. Bu tarz hareket onları zelil yapmaz, aksine feragat sahibi yapar.

Üstad Hazretlerinin müsbet hareket tarzı hem iman hizmetinin selameti için hem de dâhilde fitne ve fesada geçit vermemek içindir. Ayrıca Üstad Hazretleri müspet hareket şemsiyesi altında, sivil itaatsizlik metodu ile o zalimlere karşı asla boyun eğmemiştir. Hazreti Osman (ra)’in şehit edildiği fitne ortamda Hazreti Ali (ra) Efendimiz'in dâhilde fitne çıkmamak için birtakım fesatçılara sert bir müdahale de bulunmaması meseleye ışık tutar mahiyettedir. Yoksa yeri ve zamanı geldiği zaman o fitnecileri ve zalimleri çok şiddetli bir şekilde cezalandırmıştır.

Öyle ise müsbet hareket etmeyi bir hâlin tavrına hapsetmek yanlış olur. Müsbet hareket her hâlin gereğine uygun hareket etmektir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Okunma sayısı : 32.112
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...