"İbadetin ruhu, ihlâstır." İzah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"İhtar: İbadetin ruhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar."(1)
İbadet insanda ubudiyet şuurunu pekiştirir, kuvvetlendirir. Bu şuur sayesinde insan, teneffüs ettiği havanın, içtiği suyun, aldığı gıdanın hep Allah’ın ihsanı olduğunu düşünür ve kalbi Rabbine karşı daimî bir minnettarlıkla dolar. Rabbinin misafiri olmanın hazzını ruhunun tâ derinliklerinde hisseder. O’nun nimetlerine şükürle, kemaline hayretle, hikmetine tefekkürle, musibetlerine de sabırla mukabelede bulunur.
İbadet, Cenab-ı Hakkın varlık ve birliğini, azamet ve kibriyasını tasdik ederek emrine itaat ve kulluk etmektir.
Cenab-ı Hak, insanı iman ve ibadet için yaratmıştır. “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat Suresi, 56) âyeti de bu hakikati beyan etmektedir.
Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan ibadetler, ibadetlerin en kâmili, en ihlâslısı ve en yükseğidir. Lakin cennet sevgisi ya da cehennem korkusu ile yapılan ibadetler de meşru sayılmıştır. İmanın kuvvet ve mertebesine göre kimisi sadece Allah’ın rızasını arar, kimisi cennete girmek için, kimisi de cehennemden kurtulmak için ibadet eder. Bu yüzden, "Cennete gitmek için iyilik yapanlar cennete gidemez" diye bir hükme gidilemez.
Allah’ın rızasını kazanmak kadar büyük bir saâdet düşünülemez. Bunun en büyük vesilelerinden biri ibadettir. İbadetle insan, kalbini Rabbine bağlar; tevekkül ile O’na istinad eder, hâdiselerin tazyikinden kurtulur, huzur ile yaşar. İbadet, insanların kalplerinden uzaklık perdesini kaldırır ve onları daimî bir huzura kavuşturur, tâ ki gaflete dalarak Allah’ı unutmasınlar.
İhlâsı kaçıran, ameli iptal eden, ibadeti kıymetten düşüren, günaha dönüştüren hatta ve hatta şirke kadar götüren dünyevî menfaatler için yapılan ibadetlerdir.
"Falanca kişi bana cömert desin." diye zekât veren birisinin zekâtı, değil ibadet, insanı ateşe sürükleyen bir amele dönüşür. Ama zekâtı cennete girmek ya da cehennemden kurtulmak için verse, bu düşüncesi uhrevî olduğundan meşru ve sevaplıdır.
Niyete dünyevî bir gaile girdi mi amel bütünü ile iptal olur. Hatta bunun yüzdesi bile olmaz, yani "Şu ibadetimin yüzde doksan dokuzunu Allah için, kalan yüzde birini de halk için yapıyorum" dese, o ibadet batıl olur ve hiçbir kıymeti kalmaz.
İbadetler yüzde yüz uhrevî olmalıdır. Uhrevî de ancak ya Allah’ın rızasını kazanmak ya cennete girmek ya da cehennemden kurtulmak için olur. Dördüncü bir ihtimal bulunmuyor.
"Ubudiyet, emr-i İlâhîye ve rıza-yı İlâhîye bakar. Ubudiyetin dâîsi emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı Haktır. Semerâtı ve fevâidi uhreviyedir..." (17. Lem’a)
İllet bir ibadetin emredildiği için yapılmasıdır. Hikmet ise yaptığımız ibadetten hâsıl olan faydadır.
Dünya işlerinden bir misal: Anadolu’dan İstanbul’a gelmekte olan bir tüccarın bu seyahatinin illeti “ticaret”tir. Hikmeti ise, daha çok zengin olmak ve dünya nimetlerinden daha fazla istifade etmektir. Buna göre söz konusu şahsa, “İstanbul’a niçin gidiyorsun?” diye sorsak; “Zengin olmak için” demez, “ticaret yapmaya gidiyorum” der. Biri illete, diğeri hikmete cevaptır.
O halde, “Niçin ibadet ediyorsun?” sualinin cevabı da “Rabbim emrettiği için” şeklinde olacaktır. Bu emri tutmanın maddî ve manevî, dünyevî ve uhrevî pek çok da faydası vardır, ama ibadet bu faydalar için yapılmaz. Bunlar meselenin hikmet yönüdür. Abdin işi ibadettir; emir dinlemek, yasaklardan sakınmaktır. Kula, Allah’a kulluk yaraşır. İbadetini bu şuurla yapan bir kuluna, Rabbinin yapacağı ihsanlar, ikramlar ve cennette vereceği dereceler ibadetin hikmet yönüdür.
İslâm’ın her emri ve her yasağı bu hakikatten haber veriyor. Bunlardan sadece birkaç misâl:
Meselâ oruç tutmanın tıp yönünden birçok faydaları var. Bütün bu faydalar orucun hikmet yönüdür. Ama oruç bu faydalar için değil; Allah’ın bir emri olduğu için tutulur." Bu ibadetin zamanı Ramazan ayıdır. Bir kimse, Ramazan ayında bir ay oruç tutmayıp da, Ramazan dışında on bir ay nafile oruç tutsa, bu ibadeti yerine getirmiş olmaz. Eğer mesele sadece orucun hikmet yönü, olsa idi, on bir ay tutulan orucun faydası daha fazladır, ama farz olan oruç hâlâ tutulmamıştır.
Orucun belli bir başlama ve bitiş vakti vardır. Kişi, orucuna imsaktan hemen sonra başlasa da, iftarını yatsıdan birkaç saat sonra yapsa orucu makbul olmaz. Daha fazla bir süre aç kalmıştır, ama oruç tutmamıştır. Hikmet fazlasıyla tamam olsa bile, illet kaybolduğundan bu ibadet makbul sayılmaz.
Oruç tıbbî faydaları için tutulmadığı gibi, içki de sağlığa büyük zarar verdiği için haram edilmiş değildir. Esas olan Allah’ın emir ve yasağıdır.
(1) bk. İşaratü'l-İ'caz, Bakara Suresi 21-22. Ayetlerin Tefsiri.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Bir adam iman ettikten sonra hiçbir ihlası ameli yoksa ve ihlas da samimiyet ve Allah istedi diye yapmaksa ve bu da iman'a işaret ediyorsa. Eğer bir adamın hiç ihlaslı ameli yoksa bu adamın imanı yoktur denilebilir mi? İhlas-iman ilişkisi nasıldır? Not: İmansız ihlas (Allah emrettiği için yapmak) olmayacağını biliyorum ama ihlassız iman olur mu?
Mümin bir insan nefsine ve dünyanın cezbedici nimetlerine olan zaafına yenik düşüp riyakarlık yapabilir ve yapmaktadır. Ve bu durum az ya da çok her insanda olmaktadır.
Şayet kural olarak her riya ve ihlassızlık küfrü gerektiren bir durum olmuş olsa idi hiç kimse imanını koruyamaz herkes kafre düşerdi. Bu ise teklif-i malayutak bir haldir. Yani güç yetirilemeyen şeylerin insana teklif edilmesi gibi bir durumdur ki Allah’ın mutlak adalet ve hikmeti buna müsaade etmez.
Farazi olarak bir insan ömründe hiç ihlaslı bir amel yapmamış olsa bile inkar etmediği müddetçe o kimseye kafir diyemeyiz. Küfür kasdi ve iradi bir şekilde inkar etmeyi ifade eden bir haldir. Bu hal vaki olmadığı müddetçe riyakar insanlara kafir demek caiz olmaz.
Küfür manasındaki münafıklık dışında, Allah rızasının esas olduğu ihlas sırrına aykırı olan ve içinde samimiyet olmayan her söz ve davranış bir çeşit riyakarlıktır, fakat münafıklık değildir. Örneğin “insanlar desinler” için yapılan güzel işler riyakarlıktır, fakat küfür manasındaki münafıklık değildir. Halk arasında “münafıklık” kavramı genellikle iki yüzlülük, riyakarlık manasında kullanılır. Fakat bu gerçek “küfrî münafıklık” olmadığı için konumuzun dışındadır.
Ama ömrü riya ve yalakalık ile geçmiş bir insanın imanla kabre girmeme riski yüksektir denilebilir. Çünkü her günah içinde tövbe ve istiğfar ile imha edilmezse küfre giden ve götüren bir cihet vardır. Riya ise günahların en büyüğü en çirkini ve en tehlikelisidir. Kamil bir Mümin riya haline girse bile hemen ihlaslı bir tövbe ile bu kiri silmesini bilir ve bilmelidir.
Yinede kimin imanla kimin imansız gitmesi ile ilgili gaybı sadece Allah bilir.