"İ’lem Eyyühe’l-Aziz! İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acâibindendir ki: Sâni-i Hâkim şu küçük cisimde gayr-ı mahdut enva-ı rahmeti tartmak için gayr-ı mâdud mîzanlar vaz’etmiştir..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühe’l-Aziz! İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acâibindendir ki: Sâni-i Hâkim şu küçük cisimde gayr-ı mahdut enva-ı rahmeti tartmak için gayr-ı mâdud mîzanlar vaz’etmiştir. Ve esmâ-i hüsnanın gayr-ı mütenahi mahfî definelerini fehmetmek için gayr-ı mahsur cihâzât ve âlât yaratmıştır. Meselâ: Mesmûat, mubsırât, me’kûlât âlemlerini ihâta eden insandaki duygular, Sâniin sıfat-ı mutlakasını ve geniş şuûnâtını fehmetmek içindir."

"Ve kezâ, hardaleden daha küçük kuvve-i hâfızasında öyle bir latîfe-i müdrike bırakılmıştır ki, o hardalenin tazammun ettiği geniş âlemde o lâtife daimî seyr ve cevelân etmekte ise de sâhiline vâsıl olamaz. Maahaza, bazen bu büyük âlem o latîfeye o kadar darlaşır ki, âlem o latîfenin karnında bir zerre gibi olur. Ve o latîfeyi, bütün seyahat meydanlarıyla, mütâlaa ettiği kitablarıyla o hardale dahi yutar, yerinde oturur, karnı da ağrımaz. İşte, insanın mütefâvit mertebeleri bu sırdan anlaşılır."

"Evet, bazı insanlar zerrede boğulurlar. Bazısında da dünya boğulur. Bazılar da kendilerine verilen anahtarlardan birisiyle kesretin en geniş bir âlemini açar, fakat içinde boğulur. Sâhil-i vahdet ve tevhide zorla vâsıl olur. Demek, insanın seyr-i ruhânîsinde çok tabakalar vardır. Bir tabakada, insanlara huzur u tevhid pek sühûletle nasib ve müyesser olur. Bir tabakasına da gaflet ve evham öyle istilâ eder ki, kesret içinde garkolmakla tam mânâsıyla tevhidi unutmuş olur. Sukutu suûd, tedenniyi terakki, cehl-i mürekkebi yakîn, uykunun son perdesini intibah zan ve tevehhüm eden bir kısım medenîler ikinci tabakadaki insanlardandır. Onlar, hakâik-i îmâniyeyi derketmekte bedevîlerin bedevîleridir."(1)

Allah’ın nimetlerinin çeşitleri gayr-ı mahdut, yani o kadar çeşitli nimetleri var ki bunların bir hududu, bir sonu yok. Bu sonsuz nimetlerin hepsi “esmâ-i hüsnanın gayr-ı mütenahi mahfî defineleri”nden geliyor. Allah’ın esmâ-i hüsnâsı için künuz-u mahfiye (gizli hazineler) teşbihi yapılır. Yani, her bir isim, görünmemesi cihetiyle gizli bir hazine gibidir, biz o hazinelerden gelen nimetleri ve harika eserleri sürekli müşahede ediyoruz. Meselâ, Muhyi ismi gizli bir hazinedir, bütün hayatlar o hazineden geliyor. Rezzak ismi ayrı bir hazine, her bir rızık o hazineden ihsan edilen birer hediye gibi.

“... Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız...” (İbrahim, 14/34)

İşte, bu hudutsuz rahmet çeşitlerine muhatap olan insanın da cihazları ve aletleri “gayr-ı mahsur”, yani hasra gelmez, sınırsız.

Bu tablodan insanın şükür ve ibadet için, tefekkür ve hayret için, takdir ve tahsin için yaratıldığı açık bir şekilde görülüyor.

Bir tarafta görülecek eşya yaratılmış, her biri ayrı bir güzelliğe bürünmüş, diğer tarafta bunları seyredecek gözler yaratılmış.

Bir tarafta, gül kokular yaratılırken, beride onları zevk etmek üzere insana koku alma duygusu takılmış. Bir tarafta kokular yaratılmış, diğer tarafta onların hitap ettiği koku alma duyuları.

Yine bir tarafta harika mucize eserler sergilenirken, ötede bunları anlayacak, hayret edip sevecek insan aklı ve kalbi yaratılmış.

Kısacası, esmâ-i hüsnânın definelerinden gelen İlâhî sanat çeşitlerinin de sonu yok, onlara muhatap olan insanın duygularının, latifelerinin, hislerinin de.

Dersin devamında, insanın bu harika yaratılışının “Sâniin sıfat-ı mutlakasını ve geniş şuûnâtını fehmetmek için” olduğuna vurgu yapılıyor. Bu konu On Birinci ve Otuzuncu Söz’de bütün yönleriyle ele alınmış ve çok harika bir şekilde açıklanmıştır.

Özet olarak:

İnsana ilim, irade, kudret gibi sıfatların, acıma, merhamet etme, gazap etme gibi şuunatın verilmesindeki esas hikmet, Allah’ın sıfatlarını ve şuunatını bilmesidir. İnsanın görmesi ve işitmesi olmasa, Allah’ın Basir ve Semi’ olduğunu bilemeyeceği gibi, merhameti olmasa Allah’ın rahmetini, ikram etme özelliği olmasa Allah’ın Kerim ismini bilemez. Keza, hak sahiplerine haklarını verme ve suçluları cezalandırma özelliği olmasa Allah’ın Âdil ve Kahhar isimlerini de bilemez.

Örnekler artırılabilir.

İnsan; “iman, marifet, muhabbet ve ibadet” gibi ulvî maksatlar için yaratılmıştır. Bu ise ancak bu “gayr-ı mahsur cihâzât ve âlât”ını yerinde kullanmasıyla mümkün olur.

İkinci paragrafta aklın büyük bir yardımcısı ve Hâfiz isminin bir tecellisi olan insan hafızasına dikkat çekiliyor. İnsanın gezip gördüğü mekânlardan, işittiği her türlü sesten, zevk ettiği bütün tatlardan, okuduğu kitaplardan edindiği bilgilere kadar her şey insan hafızasında yazılıyor. Ama insan bu en yakın hizmetçisinin mahiyetini bilemiyor. Yıldızlarlardan, atomlara kadar çok şeyi incelediği ve birtakım bilgilere ulaştığı halde hafızanın mahiyetini, nasıl çalıştığını, nasıl hıfzettiğini bilemiyor.

“İşte, insanın mütefâvit mertebeleri bu sırdan anlaşılır.”

Burada hafıza örnek verilmiş bulunuyor. Yani, her insanda hafıza vardır, ama ona yerleştirilen bilgiler, görgüler, helal ve haram manzaralar, zararlı ve faydalı konuşmalar bakımından insanlar arasında çok büyük farklılıklar vardır. Hafıza noktasında insanlar arasında bu kadar farklı mertebeler bulunduğu gibi, akıl ve hayal kuvveleri, sevgi, korku, şefkat, merhamet, hırs, gibi hisler noktasında da insanlar arasında çok büyük farklılıklar vardır.

İşte bu büyük farklılıklar için, insan aklı da ikinci bir örnek olarak veriliyor ve şöyle buyruluyor:

Demek, insanın seyr-i ruhânîsinde çok tabakalar vardır. Bir tabakada, insanlara huzur u tevhid pek sühûletle nasib ve müyesser olur. Bir tabakasına da gaflet ve evham öyle istilâ eder ki, kesret içinde garkolmakla tam mânâsıyla tevhidi unutmuş olur. Sukutu suûd, tedenniyi terakki, cehl-i mürekkebi yakîn, uykunun son perdesini intibah zan ve tevehhüm eden bir kısım medenîler ikinci tabakadaki insanlardandır. Onlar, hakâik-i îmâniyeyi derketmekte bedevîlerin bedevîleridir.

“ Evet, bazı insanlar zerrede boğulurlar. Bazısında da dünya boğulur.”

Bir sinek bir bardak suda boğulabildiği gibi, bir çocuk da kaplıcada boğulabilir. Atom kadar küçük bir suda boğulan insanlar atomdan çok daha küçüktürler demektir.

Bir arazi davasında az bir arazi parçası için adam öldüren kişi o arazide boğulmuş demektir. Öte yandan, “Dünya öyle bir meta değil ki bir nizaa değsin.” Sadi-i Şirazî’de ise dünya boğulmuştur.

“Zerrede boğulma” ifadesi, materyalistlerin maddede boğulmalarına da işaret olabilir.

“Bazılar da kendilerine verilen anahtarlardan birisiyle kesretin en geniş bir âlemini açar, fakat içinde boğulur.” Sâhil-i vahdet ve tevhide zorla vâsıl olur.

Bir bilim adamı kendi sahasında çok ileri gidebilir, kâinat kitabından çok geniş ve derin manalar çıkarabilir. Ama, bu kâinatı Allah’ın eseri olarak bilmediği taktirde, o bilgiler onun hakikate ulaşması için yeterli olmaz; o geniş bilgiler içinde boğulur gider.

“Demek, insanın seyr-i ruhânîsinde çok tabakalar vardır. Bir tabakada, insanlara huzur u tevhid pek sühûletle nasib ve müyesser olur.”

Bu tabaka, Kur’an Şakirtleridir.

“Rabbimizi bize tarif eden Kur’ân-ı Hakîm, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi, ...”(2)

Müminler kâinat kitabını Kur’ân’ın dersi ve talimiyle doğru anlar, sağlam değerlendirirler. Bunlar Allah’ın birliği ve bütün eşyanın O’nun mülkü, O’nun mahlûku, O’nun sanatı olduğu hakikatine ermişlerdir, kalpleri bu iman ile huzur bulmuştur.

“Bir tabakasına da gaflet ve evham öyle istilâ eder ki, kesret içinde garkolmakla tam mânâsıyla tevhidi unutmuş olur. Sukutu suûd, tedenniyi terakki, cehl-i mürekkebi yakîn, uykunun son perdesini intibah zan ve tevehhüm eden bir kısım medenîler ikinci tabakadaki insanlardandır. Onlar, hakâik-i îmâniyeyi derketmekte bedevîlerin bedevîleridir.”

On İkinci Söz’deki Kur’ân örneği, sondaki bu hükmün en güzel açıklamasıdır. O örnekte, farklı cevherlerle yazılmış bir Kur’ân-ı Kerim’i bir Müslüman âlimle bir ecnebî feylesofun değerlendirme şekilleri nazara verilir. Ecnebî feylesof Kur’ânı incelerken O’nun Allah kelamı olduğunu bilmeden ve düşünmeden sadece harflerin nakışları, özellikleri ve yazıldığı cevherin kimyevî yapısı gibi tali meselelerle ilgilenir. Bu adamın yazdıkları Kur’ân tefsiri olmaktan ne kadar uzaksa, kâinatı Allah’ın eseri olarak bilmeden yazılan bütün fennî kitaplar da hakikatten o kadar uzaktır. “Onlar, hakâik-i îmâniyeyi derketmekte bedevîlerin bedevîleridir.”

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale.
(2) bk. Sözler, On Dokuzuncu Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...