"İ’lem Eyyühel-Aziz! Nübüvvet-i Ahmediyeyi (asm) isbat eden delillerden biri de tevhiddir..." Bu İ'lem'i izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Tevhit" demek Allah’ın var ve bir olması demektir. Allah’ın var ve bir olması, bütün kemal sıfatları ile beraber var ve bir olmasını iktiza eder. Çünkü bir şey var ise, levazımatı ile var demektir.

Evet, bir şey sabit oldu mu levazımatı ile sabittir. Allah var ve bir ise, lazım sıfatları ile var ve birdir. Allah’ın Allah olduğu hâlde -haşa- cahil ve aciz olması nasıl mantıken mümkün değilse, onun kusurlu ve noksan olması da mantık ve önerme açısından mümkün değildir. Mutlak kemal ilahlığın lazım-ı zarurisidir. Bu yüzden İlahlık leke götürmez.

Öyle ise tevhit sabit olursa, onun lazımı olan kelam sıfatı da sabit olur demektir. Kelam sıfatı ise konuşmayı iktiza eder. Kelam sıfatı sahibi olup konuşmamak olmaz. Öyle ise Allah mahlukatı ile çeşitli şekillerde konuşur. Arı ile sevk-i İlahi şeklinde konuşur, makbul ibadı ile ilham şeklinde konuşur, peygamberleri ile de vahiy şeklinde konuşur.

Demek tevhidin muhtevasında ve zımnınde nübüvvet kurumunun gerekliliği yatmaktadır. Yani Allah varsa, nübüvvette onunla beraber var demektir. Işığın güneşe, güneşin ışığa delalet etmesi gibi.

"İ’lem Eyyühel-Aziz! Nübüvvet-i Ahmediyeyi (asm) ispat eden delillerden biri de tevhiddir. Evet, meratibiyle tevhid bayrağını kâinatın en üst tepesi üstünde dikmiş olan ve enzar-ı âleme karşı makamlarıyla beraber tevhide dellâllık eden ve enbiyanın mücmel bıraktıkları hakaiki tafsilatıyla beyan eden ve açıklayan ancak ve ancak Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmdır. Binaenaleyh tevhidin hakikat ve kuvveti nisbetinde nübüvvet-i Ahmediye (asm) hak ve hakikattir."(1)

Peygamber Efendimizin (asm.) temel davası tevhittir. Yani Allah’ın bir olduğunu, şeriki olmadığını, O’ndan başka Ma’bud olamayacağını dava ve ispat etmiştir.

Allah Resulü (asm), insanlık âlemini Kur’an ile irşada başladığında, bütün dünyada şirk hakimdi. Arap yarımadasında putperestlik hükmediyordu. Kendi elleriyle yaptıkları putlara tapıyor, Allah’a doğrudan ibadet edilemeyeceğini savunuyor, putları şefaatçi olarak görüyorlardı.

Ötede Hıristiyanlık alemi, üç ilah safsatasına inanıyor, Hz. İsa’ya Allah’ın oğlu diyorlardı. Beride, Yahudiler Üzeyr aleyhisselama Allah’ın oğlu diyorlardı. Mecusiler ateşe tapıyor, Hindistan’da ineğe tapma inancı hâlâ devam ediyordu. Görünürde bugün ateizm dediğimiz, ta’til inancına saplananlar yok gibiydi, herkes bir şeye inanıyor ve ibadet ediyordu, ama bunların hepsi batıldı, hepsi şirkti, hepsinin sonu hüsrandı. İşte, böyle bir ortamda, Peygamber Efendimiz (asm.) tevhid davasını gönüllere yerleştirmek ve şirkin bütün nevilerini ruhlardan söküp atmakla görevlendirildi. Elinde, baştan sona kadar tevhid davasını izah ve ispat eden Kur’an-ı Kerim vardır.

Fatiha Sûresi Kur’anın bir özeti olduğundan, bu manayı o sûrede bütün açıklığıyla görmekteyiz.

Sûrenin başında, “Ne kadar hamd ve sena varsa, kimden gelse, kime karşı da olsa bunların hepsinin Allah’a mahsus olduğu” ifade ediliyordu. Bu ise tevhit idi. Sonra, Allah’ın bütün alemleri terbiye ettiği kaydediliyordu. Bu ise, Rububiyette, yani mahlukatı terbiye edip kemale erdirmekte Allah’ın şeriki olmadığını bildiriyordu. Gerek dünyada gerek ahiretteki bütün rahmet tecellilerinin, ancak bütün bu alemleri ve içindeki her şeyi terbiye eden Rahmân ve Rahîm’e has olduğunu ifade eden bu iki isim de yine tevhide işaret ediyorlardı.

“Malikiyyevmiddin”, din gününün, ahiretin yegane sahibinin de Allah olduğunu bildiriyordu.

Yaratılmışlara yahut insanların elleriyle yapılan putlara değil ancak, bütün alemleri terbiye eden Allah’a ibadet edileceğini ve yalnız ondan yardım dileneceğini ifade eden “İyya ke na’büdü ve iyya ke nestein” ayetleri de tevhid-i mabudiyeti ders veriyorlardı.

Sonraki ayetlerde ise bu istikamet yolunda giden “sırat-ı müstakim” ehlinden ve yine bu yoldan sapan “mağdup ve dallin” güruhlarından bahsediliyordu.

Kur’an-ı Kerim'de, ilk surede Allah’ın bütün âlemleri terbiye ettiği ilan edilirken, son surede de Allah’ın Rabbü’n-nas olduğu, yani insanları ancak Onun terbiye ettiği nazara veriliyordu.

Tevhitle başlayıp, tevhitle son bulan bu İlâhî fermanda birçok ayet-i kerimede tevhit dersi veriliyordu.

Bu “İ’lem”de, Allah Resulünün (asm.), tevhidin bütün mertebelerini ve makamlarını insanlık âlemine ders verdiğine özellikle dikkat çekiliyor. Bu konu üzerinde de kısaca durmak gerekiyor:

Tevhidin mertebeleri denilince öncelikle üç mertebe akla geliyor, bu üç mertebenin de ayrıca çok dalları ve makamları mevcut.

Üç mertebe, tevhid-i zat, tevhid-i sıfat ve tevhid-i ef’aldir.

Tevhid-i zat, Cenâb-ı Hakk’ı, zatında bir bilmektir. Yani, varlığı vacip olan, ezeli ve ebedi olan yegane zat Allah’tır. Ondan başka bütün zatlar, bütün varlıklar mümkindirler, mahlukturlar; evvelleri ve ahirleri vardır.

Allah’ın zatı gibi, sıfatlarının da evveli yoktur, onlar da ezeli ve ebedidirler. Mahlukatın sıfatları da kendileri gibi, mahluktur, sınırlıdır.

"Lâ havle ve lâ kuvvete illa billah" cümlesi, kudret sıfatında tevhidi,

“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. … " (Bakara, 2/32).

ayet-i kerimesi ilim sıfatında tevhidi, “Alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. (Tekvir/29)” ayet-i kerimesi ise irade sıfatında tevhidi ifade eder.

Tevhid-i Ef’al, fiillerde tek yaratıcının Allah olduğunu bilmek demektir. Güneş'in doğup batması, dünyanın dönmesi, rüzğârın esmesi gibi cansız varlıklarda görülen fiilleri Allah yarattığı gibi, canlıların da bütün fiillerini yaratan O’dur. İnsanın ve bütün hayvanların ızdırari fiillerini, yani kalplerinin çalışmasını, gıdalarının hücreye, kana dönüşmesini Allah yarattığı gibi, insanın ihtiyari fiilerini de O yaratır.

Şu farkla ki, ihtiyari fiillerde insan bir işi dilemedikçe Cenâb-ı Hak onu yaratmıyor. Meselâ, insan bir yere gitmeyi dilemedikçe, kendisi yerinden zorla kaldırılıp o mekâna cebren sevk edilmiyor. Ancak, gitmeyi irade etmesinden sonraki bütün safhaları da yine Allah yaratıyor. İnsanın bir adım atması nice kimyevî reaksiyonlarla gerçekleşiyor. Bedendeki hücrelerin çalışmasından, yerçekiminin onu tutmasına, havanın onun ciğerlerini temizlemesine, güneşin ona yol göstermesine kadar bütün işleri Allah yaratıyor.

Tevhid-i ef’ale de birkaç örnek verelim:

“İhya”, yani hayat verme bir fiildir. Bütün canlılara hayat veren ancak Allah’tır.

“Terzik”, yani rızık vermek bir başka fiildir, bütün canlıları rızıklandıran da yine ancak Allah’tır.

“Tedvir”, yani devrettirmek, döndürmek de ayrı bir fiildir. Elektronlardan, gezegenlere karar her şeyi devrettiren de yine O’dur.

Bu fiillerin her birinin icrasıyla ayrı bir İlâhî isim tecelli ettiğinden, fiillerdeki bu tevhidi isimler için de düşünebiliriz: “Rızıklandırma fiilini icra eden Allah, Rezzak'tır. Rızık verici ancak O’dur, bir başka Rezzak yoktur.” gibi. Sonsuz denecek kadar çok olan bu İlâhî fiiller ve isimlerden sadece birkaç örnek vermiş olduk. Örnekler çoğaltılabilir.

Peygamberimiz (asm) bu alemde görülen bütün fiilleri Allah’ın yarattığını beşeriyete ders verdi ve şirke en ufak bir yer kalmadı.

“Binaenaleyh tevhidin hakikat ve kuvveti nisbetinde nübüvvet-i Ahmediye (asm) hak ve hakikattır.”

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zerre.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...