Kur’an’ın, tevhidi bütün kısımlarıyla, bütün mertebeleriyle izah etmesi hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Tevhid, Allah'ın birliğini ifade eder. Tevhid, bütün peygamberlerin müşterek davasıdır. Her peygamber, muhataplarını tek bir Allah'a inanmaya ve ona abd olmaya davet etmiştir.

Tevhid, şirkin mukabilidir. Tevhid ehline muvahhid, şirk ehline ise müşrik denilir.

Tevhidin başlıca üç kısmı vardır:

1. Tevhid-i uluhiyet,
2. Tevhid-i rububiyet,
3. Tevhid-i zat ve sıfat.

Tevhid-i uluhiyet, Allah'ı tek ilah, yani tek mabud olarak tanımaktır. “La ilâhe illallah” bu tevhidin en kısa ifade şeklidir. Bütün peygamberler, kavimlerine;

“Allah’a ibadet edin. Sizin ondan başka hiçbir ilahınız yoktur...” (A’raf, 7/85.)

diyerek “La ilâhe illallah” sözünün hakikati olan uluhiyete ve tevhide davet etmişlerdir.

Tevhid-i rububiyet, Allah’ı tek Rab olarak tanımaktır. O, âlemlerin Rabbidir, her şeyi terbiye eden odur. Allah'ı varlığını kabul etmekle beraber, bazı sebepleri Rab yerine ikame etmek, tevhid inancına aykırıdır.

Kur'an'ın Ehl-i kitaba yönelik,

“Onlar hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu İsa'yı Allah'ın yanı sıra Rab edindiler. Hâlbuki onlara emredilen sadece tek bir ilaha ibadet etmeleriydi. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” (Tevbe, 9/31.)

ifadeleri, konumuz açısından son derece manidardır.

Seyyid Kutub, ayetin tefsirinde şöyle der:

"Bütün beşerî sistemlerde, insanların bir kısmı bir kısmını Allah yerine rab edinir. Bu durumu hem en ileri demokrasilerde, hem de en ibtidaî diktatörlüklerde görmek mümkündür. Çünkü rububiyetin ilk vasfı, insanların ona ibadet etmesi (boyun eğmesi) hakkıdır... Başkalarını kendi kanunları,kıymetölçüleri ve tasavvurlarına boyun eğdirenler, muhatapları her ne kadar onlara rükû ve secde etmeseler de onların 'mindûnillah'(*) rableri olurlar." (Kutub, Fi Zilal-il Kur'an, I, 407.)

Tevhid-i zat ve sıfat, Allah’ı Zât’ında, isim ve sıfatlarında bir olarak tanımaktır. O, zatında bir olduğu gibi, isim ve sıfatlarında da birdir. Yaratan o olduğu gibi, rızık ve şifa veren de odur. Kur'an-ı Kerîm'in;

“Onların çoğu, ancak müşrik olarak Allah'a iman ederler.” (Yusuf, 12/106.)

demesi, konunun hassasiyetini göstermesi bakımından çok manidardır.

Bediüzzaman şöyle der:

“...Kâfirler Allah'ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfatında hata ediyorlar.” (Şualar, Beşinci Şua, İkinci Makam.)

Yani, kâfir denilen kimselerin çoğu, Allah’ın zatını inkârdan ziyade, onun sıfatlarını bilmede ve tanımada büyük hatalara düşmüşlerdir. “Allah birdir.” diyen biri, şifayı doktordan veya ilaçtan bilse, hakiki tevhide ulaşmamış olur.

(*) Ayetlerde de geçen bu ifade, “Allah’ın dışında” manasına geldiği gibi, “Allah’ın dûnunda, yani aşağısında” manasına da gelir. Böyle olunca, bunun şümulü hem kâfirleri hem de “Allah’a inanıyorum” diyenleri içine alır. Mesela, Arab müşrikleri Allah’ı inkâr etmiyor, ama putları araya aracı olarak koyuyorlardı.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...