"Şeriat-ı garrâ kelâm-ı ezelîden geldiğinden, ebede gidecektir. Zira şecere-i meylü’l-istikmâl-i âlemin dalı olan insandaki..." Dördüncü Hakikati izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Dördüncü hakikat: Şeriat-ı garrâ Kelâm-ı ezelîden geldiğinden, ebede gidecektir. Zira şecere-i meylü’l-istikmâl-i âlemin dalı olan insandaki meylü’t-terakkinin mahsul ve semeresi olan istidadın telâhuk-u efkârla hasıl olan netâicinin teşerrub ve tegaddî ile büyümesi nispetinde, şeriat-ı garrâ aynen maddî zihayat gibi tevessü ve intibak edeceğinden, ezelden gelip ebede gideceğine burhan-ı bâhirdir. Asr-ı Saadet olan sadr-ı evvelin hürriyet ve adalet ve müsâvâtı, bâhusus o zamanda delil-i kat’îdir ki, şeriat-ı garrâ müsâvâtı ve adaleti ve hakikî hürriyeti cemî revabıt ve levâzımâtıyla câmidir. İmam-ı Ömer (r.a.), İmam-ı Ali (r.a.) ve Salâhaddin-i Eyyubî â’sârı bu müddeâya delil-i alenîdir. "
(...)

"4. Sû-i tâlih cihetiyle ve sû-i intihap tarikiyle müşkilü’t-tahsil olan Avrupa mehasinini terk ederek, çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zünub ve mesâvî-i medeniyeti tuti gibi taklittendir ki, bu netice-i seyyie zuhur ediyor."

"Memurîn hakkıyla vazifesini ifa etse, memur olmayan ilcaat-ı zamana muvafık sa’y etse, sefahete vakit bulamayacaktır. Bu iki kısmın herhangisinde bir fert, sefahete inhimak gösterdiyse, bu, heyet-i içtimaiye içinde muzır bir mikrop sûretine giriyor."(1)

İnsanlığın maddi gelişimi zaman ve süreç içinde ortak akıl ile ilerler. Bu kainatın değişmez bir kuralıdır. Mesela ilk demirin bulunması ve şimdiki zamandaki vaziyetine gelmesi binlerce yılların bir birikimi ve sonucudur.

Kur’an temelli olan şeriat-ı garra, ifade ve kanunlarını öyle bir vaz etmiş ki baş ile sonu adete cem etmiştir. Yani her asrın ihtiyaç ve gereksinimlerini gelişip büyümeye müsait bir çekirdek şeklinde tespit etmiş. İnsanlık ilerledikçe Kur’an’ın vaz etmiş olduğu çekirdek de buna uygun olarak filizlenmiştir. Bu yüzden Kur’an’ın hükümleri asla eskimez ve işlerliğini yitirmez. Hatta Kur’an son asrın ihtiyaçlarını da çekirdek şeklinde tespit ve tayin ettiği için, insanlığın gelişiminin daima önünde ve ilerisindedir.

Bu yüzden İslam her alanda insanlığın önünde ve ilerisindedir. Avrupa bugünkü medeniyet anlayışını bin yıllık bir kan ve göz yaşının neticesinde elde derken, İslam bu medeniyetin daha parlak ve kamilini yirmi üç yıl gibi kısa bir süre içinde cahiliye Araplarına tesis ederek mucizevi yönünü göstermiştir. Mesela Veda Hutbesi, Avrupa İnsan Hakları Beyannamesinin çok çok ilerisinde daha kamil bir medeniyet manifestosudur.

Dört halife dönemi ve sistemleri hem bir cumhuriyet, hem bir hukuk devleti, hem özgürlük ve eşitliğin zirve yaptığı bir dönemdir. Halifelerin fakir ve sade yaşamı, halk ile iç içe olmaları, mahkemede eşit bir şekilde yargılanabilmeleri, herkesin özgürce halifenin yakasına yapışıp hesap sorabilmesi, kuvvetin değil hakkın ve kuralların üstün tutulması gibi birçok fazilet, şu anki medeniyetin daha ulaşamadığı bir neticedir.

Hz. Ömer (ra)'in dönemi her açıdan şahane ve kamil bir dönemdir. İslam’ın bütün kurumları ve devletleşmesi nerde ise bu dönemde olmuştur. Adalet, hukukun üstünlüğü, devlet teşkilatlanması, eşitlik ve paylaşım bu dönemde zirveye çıkmıştır. Tarih ve siyer kitaplarını tetkik ederseniz daha tatmin edici olur kanaatindeyiz.

İmam Ali (ra)'in döneminde sosyal çalkantı ve karışıklıklar hat safhaya ulaşmasına rağmen, İmam Ali (r.a) Kur’an’ın adalet ve ölçülerinden zerre kadar ödün ve taviz vermemesi takdire şayan bir yöneticilik anlayışıdır. Öyle ki bir hakkın zayi olmaması adına savaşmaktan bile çekinmemiştir.

Selahaddin Eyyubi Hazretlerinin İslam birliğini ve adaletini sağlayıp Kudüs’ü küffarın elinden yeniden alması ve mahkemede eşitliğe dikkat etmesi bunlardan bazılarıdır. Selahaddin Eyyûbi İslâmiyet’in gerçek manada eşitliği, adaleti ve hakikî hürriyeti sağladığını, icraatlarıyla ve kurduğu adil mahkemelerle bütün dosta düşmana gösterdi. İftihar kaynağımız olan Salahaddin-i Eyyûbî’nin miskin bir Hristiyan ile birlikte hâkim karşısına çıkması buna en güzel örnektir.

"1. Şeriat-ı garrânın adem-i mürâât-ı ahkâmından,"

Müslümanlar, İslam’ın emir ve yasaklarına itaat ile hürmetlerini göstermedikleri için geri ve noksan kalmışlar.

"2. Bazı müdâhinlerin keyfemâyeşâ sû-i tefsirinden,"

Bazı dalkavukların İslam’ı keyfine göre kötü yorumlamaları İslam toplumunu geriletip noksan bırakmaya sebep olmuştur.

"3. Zâhirperest âlim-i câhilin veyahut câhil-i âlimin taassubat-ı nâ-bemahallinden,"

Bazı cahillikte alim alimlikte cahil olan zevat, İslam’ın ana mesajını kavramayıp Kur’an ve hadisin zahirine takılarak, insanları da taassup ve taklide mahkum etmiş ve nihayetinde çağın ve gelişimin ruhuna ayak uyduramamıştırlar.

"4. Sû-i tâlih cihetiyle ve sû-i intihap tarikiyle müşkilü’t-tahsil olan Avrupa mehasinini terk ederek, ..."

Avrupa’nın müspet ve güzel yönlerini tahsil etmemiz gerekirken, biz heva ve hevesimize uyarak Avrupa’nın menfi ve çirkin yönlerini taklit ettik; netice olarak da hem maddi hem manevi geri kaldık. Bizdeki elit tabaka tuti kuşu (papağan) gibi Avrupa’nın menfi ve sefahat yönünü ezberleyip, topluma Batılılaşma ve medeniyet diye bunu dayattılar.

Toplumu sevk ve idare etmeye vazifeli olan cumhuriyet bürokrasisi, bu zamanın gereklerine uygun hareket edip çağın seviyesine uygun bir şevk ve cereyan vermeleri gerekirken, tam aksine Batının fantezi ve sefahati ile kendilerini oyalayıp, toplumu yanlış kulvarlara itmeye yeltendiler. Kılık kıyafet, harf, şapka inkılapları buna bazı örneklerdir.

Bu yanlış sevk yüzünden toplumda sefih bir zümre türemiştir ve bu zümre aynı zamanda toplumun bünyesini hasta eden bir mikrop gibidir. Halihazırda Türkiye’nin gelişmesi ve büyümesi önünde ayak bağı olan bu zihniyet ve onun izdüşümü olan bürokrasi bunun somut bir yansımasıdır.

(1) bk. Divan-ı Harb-i Örfi, Hürriyete Hitap.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 7.984
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Adem68474
memur olmayan ilcaat-ı zamana muvafık sa’y etse, sefahete vakit bulamayacaktır. ilcaatı muvafık sayetmek neler misal verilebilir izah edermisiniz
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Memur olmayan kesim zamanın ruhuna uygun hareket ederek ticaret, sanayi ve ziraat alanında çalışmalı bireyi ve toplumu çürüten kolay kazanç yollarından uzak durmalıdırlar. Kolay kazanç yolları ise kumar, faiz, şans oyunları, finans (para oyunları), rüşvet, hırsızlık gibi şeytani ve günah meşguliyetlerdir.  

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
harundemirkan

3. Zâhirperest âlim-i câhilin veyahut câhil-i âlimin taassubat-ı nâ-bemahallinden, buradaki ifadeyi örneklendirerek izah eder misiniz

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Mesela dünyanın öküz ile balığın üzerinde bulunduğu rivayeti, yer yer içerisine İsrailiyat da karışmış müteşabih bir hadistir. Zahirperestler bu hadisi olduğu gibi anlayıp dünyanın öküzün boynuzunda olduğunu zannetmişler.

Bir sarraf nasıl yere düşen altını silerek vitrinine koyuyorsa, manasına İsrailiyat ve hurafe karışmış altın değerinde rivayetlerin üzerindeki toz ve gubarı silinir ve hurafe ve İsrailiyattan arındırılırsa, hadisin gerçek manası anlaşılır.

Fakat bunu yapacak usta lâzım! Müteşabih âyet ve hadis, içerisinde teşbih, mecaz ve gizli manalar bulunan naslardır ki, ancak ehliyet sahibi âlimler tarafından doğru anlaşılıp yorumlanabilirler.

Mecaz ve teşbih içeren ayet ve hadisleri zahirine hamledip öylece anlamak hurafenin kaynaklarından birisidir ve bu hurafeye sebebiyet veren sınıfta zahirperestlerdir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
ehl_i_hakk

Zahirperest âlim-i cahilin veyahut cahil-i âlimin taassubât-ı nâ-bemahallinden, ne demektir? Alim-i cahil ile cahil-i âlim farkı nedir?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Bu ifade, genellikle derinliği olmayan, sadece dış görünüşe ve şekle (zâhire) odaklanan kişilerin yersiz bağnazlıklarını eleştirmek için kullanılır.

Zahirperest: Olayların hikmetine ve özüne bakmaksızın, sadece görünen kısmına, lafzına takılıp kalan kişi demektir.

Taassubât-ı Nâ-bemahal: Olmayacak yerde, yersiz ve zamansız gösterilen körü körü bağnazlık, aşırı taraftarlık anlamına gelir.

  • Âlim-i Cahil ile Cahil-i Âlim Farkı

Bu iki kavram, bilginin kişi üzerindeki etkisini ve karakterle birleşip birleşmediğini gösterir:

Âlim-i Cahil (Cahil Alim): Çok bilgi sahibi olmasına rağmen, bu bilgiyi hayatına yansıtamamış, irfan sahibi olamamış, kaba ve dar görüşlü kişidir. Bilgisini sadece bir yük gibi taşır ama hakikatine nüfuz edemez.

Cahil-i Âlim (Alim Cahil): Aslında teknik olarak derin bir eğitimi olmadığı halde, sezgileriyle, tecrübesiyle veya fıtri bir zekayla hakikati kavrayan, haddini bilen kimsedir. Bilgisi azdır ama tavrı "âlimce"dir.

Özetle birincisi diploması olan ama görgüsü/hikmeti olmayan, ikincisi ise diploması olmayan ama arif olan kişiyi temsil eder. Cümlede eleştirilen ise, çok bildiğini sanıp bu bilgiyi başkalarını yargılamak ve yersiz inatçılık yapmak için kullanan "âlim-i cahil" tipidir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...