"İnsan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i ahlâkı, sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Zan, “sanmak, tahmin etmek” mânâsına gelir. Hüsn-ü zan, iyiye de kötüye de yorumlanabilecek bir işe güzel yönünden bakmak demektir. Bunun zıddı su i zan olup “her şeye menfi yönden bakmak, insanların işlerini ve davranışlarını kötüye hamletmektir.”

Bir hâdisede kat’iyet varsa, orada zanna yer olmadığı açıktır. Meselâ, bir insan alenen küfrü savunuyorsa, burada zan söz konusu olamaz ve o adamın küfrüne hükmedilir; ama bir mü’minin ağzından küfür sözleri çıktığında, ona hemen kâfir damgası vurmak yerine, hüsn-ü zan yolunu tutmak ve o sözü küfründen değil, cehaletinden söylediğini düşünmek tedbir ve temkine en uygun olanıdır.

İnsanı su-i zanna sevk eden en mühim sebep, kendi su-i ahlakı ve mizacının bozuk olmasıdır. Daima karşısındakileri aldatan bir insan, herkesin sözlerini şüphe ile karşılar ve her işin altında bir hile ve bir oyun arar.

İnsan iradesini aşan musibet ve felâketlerde kaderin bir hikmet ve rahmet yönü olduğunu düşünüp şikâyet ve isyandan sakınmak erekir. Allah Resulü (asm.) bu mânâyı şu hadis-i şerifiyle ders veriyor:

“Allah’a hüsn-ü zan ibadettir.”(1)

Üstad, “Kaderin her şeyi güzeldir.” deyip, maruz bırakıldığı bütün zulümlerde ve sıkıntılarda daima kaderin adaletini ve gizli güzelliklerini aramış ve bu hususta çok harika bir hüsn-ü misal olmuştur:

“Bizler için şimdi her şeyin iyi tarafına ve güzel cihetine ve ferah verecek vechine bakmak lâzımdır ki mânâsız, lüzumsuz, zararlı, sıkıntılı, çirkin, geçici haller nazar-ı dikkatimizi celbedip kalbimizi meşgul etmesin.”(2)

Su-i zan, delil ve isbat olmadığı halde insanlar hakkında kötü düşünme hastalığıdır. Halbuki İslam, aksi isbatlanamadığı müddetçe insanlar hakkında güzel ve iyi düşünmeyi emrediyor. Fakat suçu deliller ile sabit olanlar hakkında hüsn-ü zanda bulunup onlara aldanmak da safdillik olur, buna da dikkat etmek gerekir.

Su-i zan, ihtimal üzerine verilmiş bir hükümdür. Eğer bir kimse hakkında söylenilen veya düşünülen durum onda yoksa o zaman ona hem iftira atılmış veya gıybeti edilmiş olur ki, bunlar da büyük günahlardandır.

İnsan kendi hatalarını ve işlemiş olduğu günahlarını çok iyi bildiğinden, başına gelen bir musibetten dolayı; “Şu çirkin fiili işlediğim için bu musibet başıma geldi” diyebilir, kendisini hesaba çeker. Ama başkalarının başına gelen bela ve musibetlerden dolayı böyle düşünemez, Âcaba ne etti de bu başına geldi” diyerek su-i zan edemez.

Bir insanın başına gelen her hangi bir musibeti, mutlaka onun işlediği günahlarının veya yaptığı hatalarının bir neticesi olarak görmek de doğru değildir. Aksine; “Yüce Allah onu bu hâdiseyle imtihan ediyor; sabrederse derecesini artıracaktır.” demek gerekir.

Bizler ne kaderin sırlarına vakıfız ne de başkaları hakkında suç dosyaları tutmakla vazifeliyiz. Başkalarının başına gelen musibetlerde bize düşen, hâdiseye iyi niyetle bakmak, elimizden geliyorsa maddî ve manevî yardımda bulunmak, kederlerine ortak olmak ve teselli etmektir. Unutmayalım ki, ismet sıfatıyla muttasıf olan Resul-i Ekrem Efendimiz (asm.), birçok peygamber ve nice âlim dayanılmaz eza ve cefalara maruz kalmışlardır.

Su-i zanda bulunmanın en tehlikelisi İslam büyükleri hakkında yapılanıdır.

Hüsn-ü zan’nın esası, başkalarının “hikmetini bilmediğimiz işlerini” kötülemekten ve çirkin görmekten sakınmaktır. Bu umumî bir tavsiye olmakla birlikte, ikinci cümlede, söz yine eslaf-ı izama getirilir ve bilhassa onların hallerini beğenmemekten, onlara su-i zan etmekten hassasiyetle kaçınmamız istenir. Çünkü onlara yapılan su- i zan ferdî olmakla kalmaz, onların izinde giden, onları mürşid edinmiş kişilere de zarar vereceğinden toplum hayatında büyük yaralar açabilir.

Üstad hazretleri mazide İslâm’a büyük hizmetlerde bulunarak bu dinin bize kadar ulaşmasında emeği geçen âlim ve mürşidlere hürmet ve muhabbet üzerinde ehemmiyetle durur. Onların, hikmetini bilmediğimiz bir sözünü ele alıp, o büyüklerin bütün kemallerini ve hizmetlerini inkâr yoluna gitmek en azından insafsızlıktır. En azından diyoruz, çünkü onları nazarlardan düşürmek İslâm’a da büyük bir zarardır.

Bu konuda Üstad Hazretlerinden mühim bir ölçü:

Üstad hazretleri Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin mesleğini bugünkü insanlara anlatmanın zararlı olacağını, o mesleğin şa’şaalı görünmekle birlikte sahabe mesleğine göre “nâkıs bir meşreb” olduğunu ilmen isbat etmekle birlikte, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri için “Ulum-u İslamiyenin bir mu’cizesi”, Vahdetü’l-Vücud için de “salih bir meşreb” tabirlerini kullanarak talebelerini o büyük zata ve mesleğine su-i zan beslemekten ve karşı çıkmaktan hassasiyetle korumaktadır.

Meselenin bir de manevî mes’uliyet ciheti var. Onun da ehemmiyetle dikkate alınması gerekiyor. Bir askerin onbaşıya karşı gelmesiyle ordu komutanına karşı gelmesinin cezaları birbirinden farklıdır. Makam yükseldikçe ceza da artar. Birincisinde sadece birkaç tokat yemekle kurtulsa da ikincisinde hapse girmesi mukadder olur.

Aynı şekilde avamdan bir mü’mine su-i zan etmekle, bir büyük veliye, bir müçtehide, bir müceddide su-i zan etmenin de manevî mes’uliyeti birbirinden çok farklıdır.

(1) bk. Ebu Davud, Edeb, 81, h. no: 4993.
(2) bk.
Şualar, On Dördüncü Şua.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

yuvam

bu izah muhteşem,

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
bucanur
bu site külli bir medrese hükmünde ve çok istifadeli
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...