İnsan nedir? İnsan ruh mudur, nefs midir, irade midir? İnsan tüm yaratılmışlardan üstün müdür?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"... mahiyet-i insaniye, şu kâinatın bir misal-i musağğarı olduğundan, adeta âlemde ne varsa insanda nümunesi vardır." (Yirmi İkinci Söz)

İnsanın bu kâinatın bir misal-i musağğarı, yani küçük bir misâli olduğu Nur’larda sıkça nazara verilir.

Hafızasının levh-i mahfuzdan, hayalinin alem-i misalden, kemiklerinin taşlardan, etlerinin topraktan, vücudunda akan çeşitli suların ırmaklardan haber verdiği ifade edilir.  

Öte yandan, bu küçük insan aleme bir enmuzec ve numunedir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Alemde ne varsa numunesi insanda vardır.”

İnsan kâinatın küçültülmüş bir numunesi ve modelidir. Kâinat küçülse insan, insan büyütülse kâinat olur. Kâinatta azametli ve büyük yazılmış tevhit hakikatleri, insanın mahiyetinde küçük ve okunaklı bir şekilde yazılmıştır. Bu hususta kâinat ile insan müsavidir. Fark sadece kemiyette, yani hacimdedir.

İnsanı kâinat kadar geniş yapan şey ise, insanın fıtratına konulan istidat ve duygulardır. İnsanda her âlem ile irtibat kuracak cihazlar, latifeler ve duygular vardır. İnsanın her bir cihazı, latifesi ve duygusu, bir âleme açılan bir penceredir. İnsan bu duygu penceresi ile o âlemi seyreder ve o âlemle irtibat kurar.

Meselâ; göz bir penceredir, görüntüler âlemine açılır. Kulak bir penceredir, sesler âlemini işitir. Dokunma duyusu bir penceredir, cismani âlemlere açılır. Hayal kuvveti bir penceredir, misal âlemi ile irtibat kurar. Ruh bir menfezdir, ruhlar âlemine açılır. Kalp bir penceredir, aşk ve muhabbet dünyasının kapısıdır. Akıl bir penceredir, hikmetli mevcudat âleminin mütefekkir bir mütalaacısıdır. Bu ve buna benzer binlerce his ve duygular, insanın geniş mahiyetinde mevcuttur ve her birisi bir âlem ile merbuttur.

İnsan, mahiyetinin genişliğinin ikinci mühim sebebi, istidat ve kabiliyet noktasında mükemmel donanıma sahip olmasıdır. İnsanın birçok duygu ve kuvvelerine sınır konulmadığı için, insanda terakki ve tedenni nihayetsiz oluyor. İnsan, Allah ile muhatap olup O’nun huzuruna çıkacak kadar inbisat da eder, aynı insan hayvandan yüz derece aşağı adi bir mahlûk da olabilir.

İnsan, ayrıca mahlûkat içinde Allah’ın bütün isim ve sıfatlarını tartıp ölçecek geniş mahiyete sahip tek mahlûktur. İnsan sahip olmuş olduğu his ve cihazlar sayesinde Allah’ın bütün isimlerini tartıp ölçebilir. Mesela, midenin açlık hissi ile Rezzak ismini, tat alma duyusu ile Allah’ın Kerem ve Muhsin ismini, cüzi iradesi ile Allah’ın külli irade sıfatını, cüzi ilmi ile Allah’ın sonsuz ilim sıfatını bilebilir ve ölçebilir.

“Hem o insanda öyle bir emanet vedia bırakılmıştır ki, onun ile gizli defineyi bulur, açar.”  

Haşir Risalesi’nin On Birinci Hakikatinde geçen şu ifade, emanetin ne olduğunu çok veciz bir şekilde ortaya koyuyor:

“… Emanet-i Kübrayı tahammül edip, yâni küçücük cüz’i ölçüleriyle, san’atçıklariyle Hâlikının muhît sıfatlarını, küllîşuunatını, nihayetsiz tecelliyatını ölçerek bilip….”  

Buna göre, emanet, “insan istidadı” oluyor. İnsan, bu istidat sayesinde emaneti yükleniyor. Göklerin, yerin ve dağın emaneti yüklenmemeleri ise kabiliyetlerinin bu işe yetmemesi sebebiyledir.  Emanet de, insanın kendi istidadına konulmuş bu sıfatları, özellikleri ve halleri iyi değerlendirip, Allah’ın sıfatlarını, fiillerini, şuunatını bir derece bilmesidir.

Allah’ı tanımak ve bilmek için yaratılan insanın, bu görevi yapabilmesi için kendisine gerekli bütün sermaye verilmiştir. Şöyle ki:

İnsanın kuvveti olacaktır ki, Allah’ı kudret sahibi olarak tanıyabilsin. İradesi olacaktır ki, Onun irade sıfatına bir derece bakabilsin. Görmesi, işitmesi olacaktır ki Allah’ı Basir ve Semi’ olarak tanıyabilsin. Keza, kendisinde hem merhamet, hem de gazap duyguları olacaktır ki, Allah’ın rahmetini ve kahrını anlayabilsin.

Bütün  bu özellikler, hep Allah’ın marifeti için verilmişlerdir. Bunlarla dünya işlerimizi de görürüz, ama bu duyguların, bu sıfatların ve hallerin ruhumuza takılmasındaki temel hikmet ve gaye Allah’ı tanımamızdır. Yoksa, istidatları bizden çok gerilerde kalan bütün hayvanlar da dünya hayatlarını o azıcık sermayeleriyle mükemmel görebilmektedirler. Bu konu Yirmi Üçüncü Söz’de “bir padişahın iki hizmetkârına ayrı sermayeler verip bir pazara göndermesi” örneğinde çok güzel işlenmiştir.  

“Hem o insandaki kuvvetler tahdid edilmeyerek mutlak bırakılmıştır.”  

İnsandaki kuvveler sayılamayacak kadar çok. Ancak bunlardan üç tanesi temel kuvveler hükmünde: Kuvve-i şeheviye (menfaati celp etme kuvvesi), kuvve-i gadabiye (zararları def etme kuvvesi) ve kuvve-i akliye.

İmtihan sırrının bir gereği olarak, insandaki  kuvvelere bir sınır konulmamış. Mesela, insandaki hırs duygusu kuvve-i şeheviyenin bir alt kolu gibidir. İnsan ne kadar dünyalık sahibi olsa da gözü yine doymaz. Bir hadis-i şerifte haber verildiği gibi:

“Eğer Âdemoğlunun iki vâdi dolusu altını olsaydı muhakkak üçüncü bir vâdi daha isterdi! Âdemoğlunun gözünü ancak toprak doyurur. Tevbe edenin tevbesini Allah kabul eder.” (Müslim-Buhari)

Akıl kuvvesi de bir yönüyle sınırsızdır. İnsanın  ömrü olsa da binlerce farklı  ilim dallarında ihtisas yapsa, yeni bir dal için artık aklımda yer kalmadı demez. İnsan aklının sınırlı olduğu sahalar ayrı bir konudur. Meselâ, insan kendi ruhunun mahiyetini bilemediği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın zatının mahiyetini de bilemez.

Gazap kuvvesi de sonsuzdur. İnsan bu kuvveyi yanlış kullanılırsa, öldürdüğü insanların kafalarından kaleler yapsa yine doymaz; yeni cinayetler işlemek ister.

İşte, insan bu kuvvelerini İslâm’ın emir ve yasaklarıyla sınırlandırmak üzere bir imtihana tabi tutulmuştur.

İnsan, sahip olduğu bütün kuvveleri yerinde kullandığında şu kemale eriyor:  

“Buna binaen küllî bir nevi şuur sahibi olur ki, Sultan-ı Ezel’in azamet ve haşmetinin şaşaasını idrak ediyor. Evet maşukun hüsnü, âşıkın nazarını istilzam ettiği gibi, Nakkaş-ı Ezelî’nin rububiyeti de insanın nazarını iktiza eder ki, hayret ve tefekkür ile takdir ve tahsinlerde bulunsun. Evet gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren zât, nasıl o güzel yüzlere arılardan, bülbüllerden istihsan âşıkları icad etmesin.”  

Bediüzzaman’ın verdiği “arı” ve bülbül örneği üzerinde konuşacak olursak, bunların şuurları küllî değildir. Arılar bir çiçeğe konduklarında onun yaprağıyla ilgilenmez, orta kısmındaki çiçek tozlarıyla işlerini görür, giderler. Bülbül de seher vaktinde gülün açılmasına hayrandır. Bunların başka güzelliklerle pek ilgileri olmaz. Ne semanın güzelliğini düşünürler, ne deryanın.

Ama insan öyle değil. Bir çiçeğin yaprağındaki güzelliği de seyreder, ortasında birer püskül gibi yer alan erkek ve dişi organlardaki hikmete de hayran olur. Denizin güzelliğinden de anlar, ovaların, dağların güzelliğinden de. Öte yandan onun şuuru sadece bu madde âlemindeki güzelliklerle sınırlı kalmaz; manâ âlemindeki güzelliklerden de anlar. Ahlâkın güzelliğini de takdir eder, imanın güzelliğini de.

İşte bu küllî bir şuurdur.

İnsanın şuuru, bu varlık âlemindeki güzellikleri idrak etmekle, onlardan “Nakkaş-ı Ezelî’nin rububiyeti”ne intikal eder. Yani, o güzellerin çok güzel bir terbiye görerek bu hale geldiklerini anlar. Bu ise, onun ruhunda, bu İlâhî sanatlara karşı, “hayret ve tefekkür ile takdir ve tahsin” manalarını uyandırır.

İnsanı nuranî varlıklardan üstün kılan en mühim cephesi; nefsi ve maddesidir. Evet, insan ruhaniyet ve nuraniyet noktasından melek ve cinler gibidir; ama bir de beden ve nefis takılmıştır. İnsan, Allah’ın isimlerini beden ve nefis sayesinde tartıp ölçebiliyor. Mahiyeti nurani olan cin ve melekler, bu cihette insana yetişemiyorlar.

Üstad Hazretleri bu hakikate şöyle işaret ediyor:

"Sual: Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismaniyetin ebediyetle ve Cennetle ne alâkası var? Madem ruhun âli lezâizi vardır; ona kâfidir. Lezâiz-i cismaniye için bir haşr-i cismanî neden icab ediyor?"

"Elcevap: Çünkü, nasıl toprak suya, havaya, ziyaya nisbetenkesafetli, karanlıklıdır, fakat masnuât-ı İlâhiyenin bütün envâına menşe ve medar olduğundan bütün anâsır-ı saireninmânen fevkine çıktığı gibi; hem kesafetli olan nefs-i insaniye, sırr-ı câmiiyet itibarıyla, tezekkî etmek şartıyla bütün letâif-i insaniyenin fevkine çıktığı gibi; öyle de, cismaniyet en câmi, en muhit, en zengin bir âyine-i tecelliyât-ı esmâ-i İlâhiyedir. Bütün hazâin-i rahmetin müddeharâtını tartacak ve mizana çekecek âletler cismaniyettedir. Meselâ, dildeki kuvve-i zâika, rızık zevkinde, envâ-ı mat'umat adedince mizanlara menşe olmasaydı, herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı."

"Hem ekser esmâ-i İlâhiyenin tecelliyâtını hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihâzâtı yine cismaniyettedir. Hem gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidatlar yine cismaniyettedir." (Yirmi Sekizinci Söz)

Ruh, akıl, kalp, irade, nefis, vicdan, zahiri ve batini hisler vs. hepsi insan mahiyetinin birer cüzleri ve unsurlarıdırlar. İnsanı cami ve mükemmel kılan da bu sahip olmuş olduğu duygu ve cihazlardır.

Geniş bilgi için On Birinci Söz Risalesini okumanızı tavsiye ederiz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 19.428
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...