"İnsan, yaşayış vaziyetince, bir dağdan kopup sel içine düşen veya yüksek bir apartmandan düşüp yuvarlanan bir şahıs gibidir..." Devamıyla izah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsan, yaşayış vaziyetince, bir dağdan kopup sel içine düşen veya yüksek bir apartmandan düşüp yuvarlanan bir şahıs gibidir. Evet, hayat apartmanı yıkılıyor. Ömür tayyaresi şimşek gibi geçiyor. Zaman da sel dolaplarını sür’atle çalıştırıyor. Arz sefinesi de sür’atle giderken تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ âyetini okuyor. Sefine-i arz sür’atle yürürken, dünyanın gayr-ı meşru lezzetlerine uzatılan ellere zehirli dikenlerin batacağı düşünülsün. Binaenaleyh, o zehirli dünya oklarına bakıp el uzatma. Firâkın elemi, telâki lezzetinden ağırdır."
"Ey nefs-i emmârem! Sana tâbî değilim..."(1)
“İnsan, yaşayış vaziyetince, bir dağdan kopup sel içine düşen veya yüksek bir apartmandan düşüp yuvarlanan bir şahıs gibidir.”
Dağdan kopup sel içine düşen bir cisim, nasıl tekrar geri dönemezse yahut yüksek bir apartmandan düşen kişi düşme sırasında nasıl tekrar eski yerine geri dönemezse, insan da annesinden kopup bu dünyaya geldiğinde artık zamanın akışına uyacak, ömrü varsa çocukluk, gençlik, ihtiyarlık dönemlerinden geçip kabre ulaşacaktır. Bu yolculuğun hiçbir safhasında, geri dönüş söz konusu değildir.
"Ömür tayyaresi şimşek gibi geçiyor. Zaman da sel dolaplarını sür'atle çalıştırıyor."
Bu iki cümle de zamanın hızla geçtiğini, insanın kabre doğru sür’atle ilerlediğini ifade ediyor.
Zaman zaman aşırı yağışlardan dolayı dereler taşıyor, seller her şeyi sürükleyip götürüyor. Zaman da canlıları ölüme ve kâinatı kıyamete doğru sürükleyen bir sele benzetiliyor.
“Arz sefinesi de sür'atle giderken السَّحَابِ مَرَّ تَمُرُّ âyetini okuyor.” السَّحَابِ مَرَّ تَمُرُّ "Bulutlar gibi yürürler." Demektir. Ayet-i kerîmenin tamamının meali şöyledir:
“Sen dağları sabit zannedersin, halbuki onlar bulutlar gibi yürürler.” (Neml Suresi, 27/88)
Güneş'in dönüp dünyanın sabit olduğuna inanılan bir dönemde, bu âyet-i kerîme dünyanın döndüğüne sarahate yakın işaret ediyor.
“Sefine-i arz sür'atle yürürken, dünyanın gayr-ı meşru lezzetlerine uzâtılan ellere zehirli dikenlerin batacağı düşünülsün.”
Arz sefinesinin sür’ati, dünyanın güneş etrafındaki dönüş sür’atidir. Ve biz bu sür’atle yani saatte 108.000 km. hızla kabre yakınlaşıyoruz.
Dünya bu süratle insanları ölüme götürürken gayr-i meşru bir lezzete el uzatanlar, manen, ellerini parçalamış, kollarını kaybetmiş olurlar.
“Firâkın elemi, telâki lezzetinden ağırdır.”
Dünya lezzetlerinden ayrılmanın elemi, onlara başlangıçta kavuşmakla alınan lezzetten çok daha fazladır. Bunun en açık misalini, bir makamda bir müddet vazife yaptıktan sonra o vazifeden alınan veya emekli olan kimselerde görüyoruz.
“Ey nefs-i emmârem! Sana tâbî değilim...”
Nefis emmâredir, yâni daima kötülüğü emreder. İnsan, nefsin değil, kalbin ve vicdanın sözünü dinlemekle vazifelidir. Zıt fikirli iki kişinin birlikte seyahat etmeleri gibi, nefisle yaptığımız bu seyahatte de o bize hep kötülükleri emrederken, kalbimiz bizi onlardan men etmeye çalışacaktır. Biz kalbimizin emrine uymakta sebat gösterirsek, nefis bu yolculuğa uzun süre dayanamayacak, sonunda kalbe tâbi olacak ve böylece başladığı terakki yolculuğunu sürdürerek tâ marziye (Allah’ın kendisinden razı olduğu nefis) makamına kadar çıkacaktır.
Üstad Hazretleri kendi nefsini muhatap alarak bizlere böyle yapmamızı tavsiye etmiş oluyor.
Tarikat şeyhlerinden ve Nur hizmetine candan dost olan Hacı Salih Efendi soğuk suyu çok severmiş ve dermiş ki, “Nefsimle anlaşma yaptık. Ben onun soğuk su içmesine karışmayacağım, o da benim gece namazlarıma karışmayacak.”
(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zeylü'l-Hubab.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
"Sefine-i arz sür'atle yürürken, dünyanın gayr-ı meşru lezzetlerine uzatılan ellere zehirli dikenlerin batacağı düşünülsün.Binaenaleyh o zehirli dünya oklarına bakıp el uzatma. Firakın elemi, telaki lezzetinden ağırdır."
Bu ifadelere göre; Sadece gayri meşru lezzetlerden firak mı insanın elini kolunu parçalar, meşru lezzetlerde öyle bir his olmuyor mu?
Hem gayrı meşru lezzetlere el uzatmamanın en önemli sebebi firakından duyulacak acı mı olmalı? Allah'tan korkmak, ya da cehennem azabından korkmak en müessir sebep olmamalı mı? Burada firaktan duyulacak acının nazara verilmesinin hikmeti nedir?
Meşru ve Gayrimeşru Lezzet Farkı
Meşru lezzetlerde de ayrılık (firak) acısı vardır, ancak bu acı zehirli bir dikenin batması gibi "pişmanlık ve azap" yüklü değildir. Meşru dairedeki firak, bir hüzündür; gayrimeşru dairedeki firak ise hem hüzün hem de manevi bir yaradır. Metindeki "zehirli diken" tabiri, meşru olmayan lezzetin bizzat kendi içinde taşıdığı manevi zarara ve vicdani azaba işaret eder.
Neden "Firakın Elemi" Nazara Veriliyor?
Allah korkusu ve cehennem azabı elbette en güçlü frenleyici sebeplerdir. Ancak burada "firakın elemi"nin vurgulanmasının özel bir hikmeti vardır:
Peşin Bir Ceza: Cehennem gelecektedir, ancak firakın elemi lezzetin hemen içindedir. İnsan, lezzeti aldığı anda onun biteceğini bilmenin sızısını yaşar.
İkna Edici Mantık: Metin, insana şunu söyler: "Sen bu lezzeti mutlu olmak için istiyorsun, ama bu lezzet sana getirdiği bir birim keyiften çok daha fazla (ayrılık acısıyla) elem veriyor." Yani, bu bir kâr-zarar hesabıdır.
Aşk-ı Baki: İnsandaki beka (sonsuzluk) arzusuna hitap ederek, geçici olanın fıtrata uygun olmadığını hatırlatır.
Özetle: Buradaki vurgu, gayrimeşru lezzetin dışarıdan bir yasak olmasından ziyade, kendi doğası gereği insana mutluluktan çok acı veren "mantıksız" bir tercih olduğunu ispat etmektir.