"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Dört şey için dünyayı kesben değil, kalben terketmek lâzımdır..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem eyyühe’l-aziz! Dört şey için dünyayı kesben değil, kalben terketmek lâzımdır:

1. Dünyanın ömrü kısa olup, süratle zeval ve guruba gider. Zevalin elemiyle, visalin lezzeti zeval buluyor.

2. Dünyanın lezâizi zehirli bala benzer. Lezzeti nisbetinde elemi de vardır.

3. Seni intizar etmekte ve senin de süratle ona doğru gitmekte olduğun kabir, dünyanın ziynetli, lezzetli şeylerini hediye olarak kabul etmez. Çünkü dünya ehlince güzel addedilen şey, orada çirkindir.

4. Düşmanlar ve haşerat-ı muzırra arasında bir saat durmakla dost ve büyükler meclisinde senelerce durmak arasındaki muvazene, kabir ile dünya arasındaki aynı muvazenedir. Maahaza, Cenâb-ı Hak da bir saatlik lezzeti terk etmeye davet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise, kayıtlı ve kelepçeli olarak sevk edilmezden evvel, Allah’ın davetine icabet et."

"Fesübhanallah, Cenâb-ı Hakkın insanlara fazl ü keremi o kadar büyüktür ki, insana vedia olarak verdiği malı, büyük bir semeni ile insandan satın alır, ibka ve himaye eder. Eğer insan o malı temellük edip Allah’a satmazsa, büyük bir belâya düşer. Çünkü o malı uhdesine almış oluyor. Halbuki kudreti taahhüde kâfi gelmiyor. Çünkü arkasına alırsa, beli kırılır, eliyle tutarsa, kaçar, tutulmaz. En nihayet meccânen fena olur gider, yalnız günahları miras kalır."(1)

“Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek”

“Kesb”; kazanma demektir. Bu dünyada çalışıp kazanmak, bu kazançla hem kendine hem aile fertlerine helal rızık temin etmek, zekât farzını yerine getirmek, muhtaçlara yardım etmek esastır. Ancak, bütün bunlar yapılırken yaratılış gayesinin bu dünyaya hizmet etmek olmadığının şuurunda olmak ve kalbini ona bağlamamak gerekir. On Yedinci Söz’ün sonunda dünya için yapılan tariflerin her biri kalbi dünyaya bağlanmaktan alıkoyan mühim esaslardır. Bir kaçını hatırlayalım:

“Dünya bir kitab-ı Samedanîdir.”

Mânalar yüklü olan bu kâinat, hem var olmasında hem de varlığını devam ettirmesinde Allah’ın irade ve kudretine muhtaçtır. O halde, kalbi dünyaya değil Samed olan Allah’a bağlamak gerekir. Kitabı okur istifade ederiz, ondaki mânalara hayran oluruz, takdir ederiz, ama kitabın yapraklarına da gönül bağlamayız.

“Hem bir mezraadır.”

Hadis-i şerifte de beyan edildiği gibi; “Dünya ahiretin tarlasıdır.”(2) Bu tarlaya ömür ekilmekte, ebedî saadet derlenmektedir. Tarlada çalışmayı terk etmeyiz, ama ona gönül de bağlamayız; bir an önce işimizi bitirip evimize dönmek isteriz.

“Hem seyyar bir ticaretgâhtır.”

Ticareti terk etmeyiz, çalışır kazanırız, ama işyerimizin eşyalarına da gönül bağlamayız. Nitekim her akşam evimize döndüğümüzde o eşyaların tamamını iş yerinde bırakırız. Hiçbirini yanımızda taşımadığımız gibi, onları kabrimize de götürmeyeceğimizi bilir, kalben terk ederiz.

Kısacası, insan ne tarlada sürekli kalmak ister, ne imtihan meydanında, ne de iş yerinde. O halde, bunların hiçbirine kalben bağlanmamak gerekir.

Kaldı ki, Kader Risalesinde güzelce beyan edildiği gibi, insanın elinde sadece cüz’î bir irade vardır. O iradeyle bir iş yapmaya meyleder, bundan sonraki bütün işler ancak İlahî kudret ve iradeyle görülür.

Yapacağımız iş için gerekli bütün cihazlarımızı Allah yaratmıştır ve O çalıştırmaktadır. Meselâ, gözü yaratan O’dur, beyin ile irtibatını kuran, ona lazım olan ışığı yaratan da O’dur. İnsan, gözünü sadece şu veya bu yöne yönlendirmeye meyleder, sonrasına karışamaz.

Hayır olsun, şer olsun her şeyi yaratan Allah’tır. Öyle ise, Allah’ın yarattığı ruhumuzla ve bedenimizle yine O’nun yarattığı kâinatın yardımıyla kazandığımız dünya nimetlerine gönül bağlamak yerine, bunları bize ihsan eden Rabbimize şükretmemiz ve kalbimize yalnız O’nun muhabbetini hâkim kılmamız lazımdır. Mahlûkatı O’nun eserleri, servet ve makamımızı da yine O’nun ihsanı bilir, bütün bunları O’nun namına severiz, fakat hiçbirine de kalbimizi bağlamayız. Bu dersin bize verdiği temel mesaj budur.

Dünyanın, başka risalelerde nazara verilen bir başka yönü de “bir imtihan meydanı” olması.

Âhiret dünyada kazanıldığı için dünyayı severiz, Rabbimizin isimlerine ayna olduğu için de dünyayı severiz. Onda çalışıp kazanmayı, bu kazancımızla güzel ve sevap işler görmeyi isteriz. İmtihan salonunda çok şeyler kazanırız, bu kazançları severiz, ilim öğrenmişsek ilmi severiz, ama okulumuzun binalarına da gönül bağlamayız.

“Dünyanın lezâizi zehirli bala benzer.”

"Dünyanın lezâizi" ifadesi mutlak zikredilmiştir, yani meşru ve gayrimeşru ayırımı yapılmamıştır. Haram lezzetler ahirette ebedî bir azabı netice vereceği için yine Üstadımızın ifadesiyle “Bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir.” Meşru lezzetlere gelince, onların tadılması için çekilen zahmetler ve onlardan ayrılmanın doğurduğu elemler birlikte nazara alındığında, onların da zehirli bala benzediği görülür. “Bir üzüm yedirse yüz tokat vurur” cümlesi bu mânayı güzelce ders vermektedir.

“Kayıtlı ve kelepçeli olarak sevkedilmezden evvel, Allah'ın davetine icabet et.”

Bir risalede yer küremiz bir gemiye, asırlar ise dalgalara benzetilir. Bu gemi hepimizi ahirete götürmektedir. Rota bellidir; aksi yönde gitmeye kimsenin gücü yetmez. Zira bu rotanın aksi yönü, ihtiyarlıktan, gençliğe, gençlikten çocukluğa, çocukluktan rahm-ı madere, oradan ruhlar âlemine giden kapalı bir yoldur. Bir gün öncesine gitmeye güç yetiremeyen şu âciz insan böyle aksi yönde bir yolculuğu hayal bile edemeyeceğine göre, tek ve istikametli yol; “Allah'ın davetine icabet” etmek, O’nun verdiği ömür sermayesini yine O’nun rızası dairesinde kullanmak, böylece hem dünyada hem de ahirette saâdete ermektir.

Bu yolu tutmayanlar da ahirete gideceklerdir, ama “kayıtlı ve kelepçeli” olarak.

“Düşmanlar ve haşerât-ı muzırra arasında bir saat durmakla dost ve büyükler meclisinde senelerce durmak arasındaki müvazene”

Her pazarın ticareti farklıdır. Birinde para eden diğerinde etmez. Kasap dükkânında çiçek satılmaz. Hukuk bilgilerimiz mühendislik fakültesinde işe yaramaz. Para ve maldaki zenginliğimiz, sahamız dışındaki ilmî bir toplantıda bize söz hakkı ve üstünlük getirmez.

"Kabir" kelimesi berzah âlemine işaret ediyor. Peygamberimiz (asm) bu âlem için; “Ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur” (Tirmizî, Kıyamet, 26) ifadesini kullanıyor.

O âlemde bize ne makamımız sorulacak, ne servetimiz, ne de dünyaya ait bilgilerimiz. Bütün bunlar artık çok gerilerde kalmıştır ve önümüzdeki uzun yolculukta bunların bize hiçbir faydası olmayacaktır. Zira o âlemde bize Rabbimiz, Peygamberimiz ve dinimiz sorulacaktır. Yolculuk Rabbimizin rızasına nail olma yolculuğudur. Resul-i Kibriya Efendimiz (asm)’in şefaatine erme yolculuğudur. Saâdet âlemine kavuşma yolculuğudur.

"Düşmanlar" denilince dünya hayatımıza zarar veren huzurumuzu bozan her şey anlaşılıyor, zelzeleden, hastalıktan, fakirlikten, kimsesizliğe kadar her şey. Haşerat-ı muzırra ise, kalbimize ve ruhumuza zarar veren bütün haram yollardır.

“İnsana vedia olarak verdiği malı, büyük bir semeni ile insandan satın alır, ibka ve himaye eder.”

Bu cümle Altıncı Söz’ün başında yer alan; “Muhakkak, Allah mü’minlerden nefislerini ve mallarını cennet karşılığında satın aldı.” (Tevbe Suresi, 9/111) mealindeki ayet-i kerîmeye işaret etmektedir ve bu cümlenin en güzel açıklaması da o Söz’ün tamamıdır.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe.
(2) bk. Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, I, 412.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

SORULARLARİSALE 2024 ANKETİ
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

ümitvar

Kesben değil kalben terkedebilmek için neler yapmak lazımdır?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (editor)

Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek bir ufuk; ifadesi kolay ancak tatbiki zor bir ufuk. Bu ufku yakalayan için daha nice ufuklar açılır.

Her yerde okuruz bu ifadeleri "dünyayı kesben deği, kalben terk etmek" ifadelerini. Bazen üzerinde saatlerce yorumlar da yaparız, ama kendimize bakınca uygulamada istenen durumda olmadığımızı görürüz. Her amelimizde olduğu gibi burdaki eksiklik de zaaf-ı imandan kaynaklanmaktadır. Bizler risaleleri okudukça iman meselesini hallettiğimizi zannediyoruz.

Halbuki, bu sadece imanla tanışmaktır. Nasıl iman edileceğine dair malumatlardır. Kısacası işin başıdır ve bir kez anladım demekle olup biten bir iş değildir. İmanın mertebeleri vardır. İşte bu mertebelerde terakki ettikçe her mesele de yavaş yavaş hallolmaya başlayacaktır.

Bir hakikata inanmak başka, fiil ve hal alemini onunla tertip ve tanzim etmek daha başkadır. İşte yakin imana sahip olanlarda iman, kulun fiil ve hal aleminde daima tesirini gösterir. Mesela, melaikeye her mümin inanır. Melekleri Kur'an'ın bildirdiği gibi bilen bir insanın bu imanı vakıa mutabık ve şüpheden de uzaktır. Ama melekleri sözü edildiği zaman hatırlamak başka, her adım atışında, her söz sarfedişinde onları yanıbaşında bilmek daha başkadır. İşte bu ikincisi yakin imandır. Üstadın ifadesiyle;

"İnsanın hem şahsı, hem âlemi her zaman teceddüt ettikleri için, her zaman tecdid-i imana muhtaçtır. Zira insanın herbir ferdinin mânen çok efradı var. Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i âhar sayılır. Çünkü, zaman altına girdiği için, o ferd-i vahid bir model hükmüne geçer, hergün bir ferd-i âhar şeklini giyer.

Hem insanda bu taaddüt ve teceddüt olduğu gibi, tavattun ettiği âlem dahi seyyardır. O gider, başkası yerine gelir. Daima tenevvü ediyor, hergün başka bir âlem kapısını açıyor." 
(1)

(1) bk. Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
ümitvar
Allah razı olsun. Benim için çok faydalı bir cevap oldu. İmanın inkişafı noktasında da sanırım aşağıdaki noktalar önem kazanıyor: 1- Namazları vaktinde, tadil-i erkana uygun kılmak ve 9ve 21. söz ışığında namazlara bakmak. 2- Namaz tesbihatını yapmak. 3- Sünnet-i Seniyye'ye ittiba etmek. 4- Kebairden uzak durmak. 5- Mutad günlük risale okumalarına ve risale derslerine devam etmek. 6- Cemaatin şahs-ı manevisine dahil olup iştirak-i a'mal-i uhreviye sırrından istifade etmek. 7-sadece dinleyen ve izleyen değil, imkanınız nısbetinde bir görev deruhte etmek. mutlaka vazife üstlenmek.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
A. Ali

"Dünyayı kesben değil kalben terk etmek" hadisini Üstad izah ediyor. Ancak genel olarak vurgusu dünyayı ve lezzetleri terk adına. Başka yerlerde de lezzetlerin terk edilmesi gerektiğine dair çokça ifadeleri var. Başta üstadın kendisi dünyayı kesben de terk etmemiş midir? Diğer taraftan bir insan kalbini bağlamadığı yerde nasıl başarılı olabilir? "Evet, dünyaya ait işler, kırılmaya mahkûm şişeler hükmündedir." diyen biri dünyevi bir şeyde başarılı olabilir mi? "Bil ey hodgâm! Bu dünyada saadeti, terk-i dünyada" ifadesinde dünyayı kesben de terk etmek anlamı çıkmaz mı? Ezcümle, bu hadis genelde dünya kazancının terk edilmemesine misal olarak gösteriliyor ve Müslümanların zenginleşmeleri gerektiğine dayanak olarak gösteriliyor. Yalnız Üstad vurguyu hep dünya lezzetlerini terk etmeye, "dünyadan el etek çekmeye" yapıyor. Üstad'ın ifadelerini nasıl anlamalıyız?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Üstadın terk edilmesi gerekli dediği lezzetler haram olan lezzetlerdir meşru ve helal olan lezzetler değildir. “Helal dairesi keyfinize kafidir harama girmeye lüzum yoktur” diyen birisinin lezzetleri haram helal demeden tamamen terk edin demesi pek mümkün değildir.

Dünyanın üç yüzü vardır.

Birincisi İlahi isimlerin talim edildiği medrese bu cihetle dünya okunması tefekkür edilmesi gereken bir okul gibidir ne kadar derine dalarsan o kadar tekamül edersin oku okuyabildiğin kadar.

İkincisi dünya ahiretin tarlasıdır ne kadar ekersen ahirette o kadar biçersin. Allah ve ahiret hesabına ne kadar çalışırsan o kadar makbuldür. Bu cihetle dünyada mal kazanıp Allah yolunda harcamak ibadettir. Mal kazanmak için gerekli araçları (teknolojik ürünler gibi) geliştirmekte ibadettir. İnsanlığın yararına dünyayı imar etmek ibadettir.

Hiç bir alim bu yönü ile çalışmaya gayret etmeye terk-i dünya adına karşı çıkmaz çıkmamıştır. İnsanların geçimini sağlamak için çalışması gerekiyor çalışmadan geçinmek mümkün değildir. İslam da miskinlik ve dilencilik haramdır haram bir yolla ahirete çalışmakta haramdır. Öyle ise terki dünya kesben değil kalben olmalıdır. Kalben terk derken nefis adına değil Allah adına motive olmak kastediliyor. İnsan her işini Allah ve ahiret için yaparsa o zaman o işini daha özenli daha mükemmel daha şevkle yapar ama sadece nefsini tatmin etmek için olursa o zaman aynı motive aynı şevk kalmaz.

Terki dünyayı isteksizlik, istemeye istemeye çalışmak, gönülsüzce işe başlama şeklinde anlamak yanlıştır. Terki dünya işleri nefis hesabına değil Allah hesabına yapmak anlamındadır. Allah adına yapılan işte gönülsüz ve motivesizlik söz konusu değildir.

Üçüncüsü dünyanın nefse ve harama bakan yüzüdür ki bu yüz Allah'ı ve ahireti unutturur insanı kendi nefsine hizmet eden adi bir bencil yapar. Her şeyi kendi benliğine hizmet eden bir araç olarak görür.

Mesela silahı başkaların elinde ki hakkı gasp etmede bir enstrüman olarak görür. Hitlerin şişkin egosunu tatmin etmek için dünyayı kana bulaması gibi. Füzeyi Hitler yaptırdı ama insanlığa hizmet etmek için değil insanlığı kana bulamak için.

Bilimi nefsi tatmin etmek için kullanırsın bu haram ve meşru olmayan bir çabadır aynı bilimi Allah’ın rızasını kazanmak ve ahireti imar etmek için kullanırsın bu meşru ve helal bir çabadır. Burada çaba ve çalışma tamamen terk edilsin denilmiyor çaba ve çalışma nefis için mi Allah için mi olması gerekir o ifade ediliyor.

Dünyayı kalben terk etmek dünyanın nefse bakan nefsi besleyen nefsi şımartan cihetinin terk edilmesidir yoksa dünyadan her şeyi ile el etek çekmek anlamına gelmiyor.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
A. Ali

Kıymetli Hocam, cevabınız için teşekkür ederim. Yalnız üstad dünyayı hem kalben hem de kesben terk etmiştir. Nur talebelerine de (özellikle önde olanlara) bunu tavsiye etmiştir. Bu mesele üzerine biraz daha düşünmek lazım derim. Kalbini bağlamadığın bir yerin kesbi imkansıza yakındır diye düşünüyorum.

Muhabbetlerimle.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...