"İnsanın bir ferdinde bir cemaat-ı mükellefîn bulunur. Evet, her bir uzuv, bir şey için yaratılmıştır. O uzvu, o şeyde kullanmakla mükelleftir. Meselâ, her bir hasse için bir ibadet vardır. Onun hilafında kullanılması dalalettir..." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühel-Aziz! İnsanın bir ferdinde bir cemaat-ı mükellefîn bulunur. Evet, her bir uzuv, bir şey için yaratılmıştır. O uzvu, o şeyde kullanmakla mükelleftir. Meselâ, her bir hasse için bir ibadet vardır. Onun hilafında kullanılması dalalettir. Meselâ, baş ile yapılan secde Allah için olursa ibadettir, gayrısı için dalalettir. Kezalik şuaranın hayalen yaptıkları hayret ve muhabbet secdeleri dalalettir. Hayal, onun ile fâsık olur."

Bu konu iki ayrı cihetten ele alınabilir: Birisi, her varlık ne için yaratılmışsa, o vazifeyi yerine getirmesi onun ibadeti oluyor. Işık vermek Güneş'in ibadeti olduğu gibi, meyve vermek ağacın, kanı temizlemek havanın ibadetidir.

İnsanın âzaları ve duyguları için de benzer şeyler söylenebilir. Yürümek ayağın, tutmak elin, görmek gözün, hazmetmek midenin ibadetleridir. Bu mânada her hücre ve her atomun bir vazifesi vardır ve onu yerine getirmekle ibadetini yapmış olur. Gözün ibadeti görmek, kulağınki işitmek olduğu gibi, aklın ibadeti anlamak, hafızanınki hıfzetmektir.

İnsanın mahiyeti büyük bir mescid, zahirî ve batınî her bir âzası ve duyguları da birer âbid ve cemaat gibidir. İnsan mahiyetinde bulunan her bir âza ve duygunun bir vazifesi ve ibadeti vardır. İnsan fıtratına konulan cihazat bakımından, mahlûkat içinde en câmi’ ve en küllî bir keyfiyete sahiptir. İnsanın her bir âzası ve latifeleri bir âleme açılan pencereler hükmündedir.

Mesela, göz, şehadet âlemine açılan bir penceredir. İnsan, göz ile o renkler âlemindeki cümbüş ve nakışları seyreder, lezzet alır ve san’atkârına hayran olur. Gözün görmesi zaten kendi başına bir lezzettir.

Keza kulak, sesler âleminin bir kapısıdır. İnsan o kapıdan bütün mahlûkatın tesbih ve zikirlerini işitir. Bu da onun ibadeti ve lezzetidir.

Akıl kudsî bir alettir, kâinat kitabında yazılan bütün mânaları okur ve tefekkür eder. Tefekkür ise nafile ibadetlerin en faziletlisidir. Peygamber Efendimiz (asm), "Bir saat tefekkür bir yıl nafile ibadetten üstündür."(1) buyuruyor. Akıl böyle ulvî vazifeden mahrum olursa, bu kez de geçmişin acılarını geleceğin endişelerini hazır zamana taşıyan bir azap aleti durumuna dönüşür.

Akıl, Allah’ın rahmet eserlerini okuyup tefekkür etmek için ihsan edilmiştir. Bu en kıymetli latifeyi dünyanın geçici ve adi işlerinde sarf edersek, onu veriliş gayesine uygun kullanmamış oluruz.

Kalb; imanın mahalli, esmanın tecelligâhı ve muhabbetin merkezi olan bir latifedir. İnsan bu latifesini Allah’ın sonsuz cemalini sevmekte sarf ederse hem dünyada hem de ukbada en bahtiyar bir kul olur. Aksi durumda kalb mecazî aşklardan çok azap çeker. Zira kalb-i beşer mecazî aşklar ile mutmain olmaz.

Allah, buna benzer sayısız latife ve duygular ile insanı mücehhez kılmıştır. Ve her bir latife ve duygunun da ayrı bir vazifesi ve ayrı bir maksadı vardır. İnsana düşen, bu duygu ve latifeleri o vazife ve maksatlarda kullanmaktır. İşte bütün bu duygu ve latifeleri Allah’ın istediği bu küllî vazife ve maksatlarda kullanmak, ibadetin ve kulluğun özü ve esası oluyor.

Bediüzzaman Hazretleri, insan tek başına da namaz kılsa “İyya ke na’büdü” (Biz ancak sana ibadet ederiz.) derken, çoğul zamirini kimler namına kullandığını açıklarken üç cemaatten söz ediyor. Bunlardan birisi de insanda vazife yapan bütün hücreler, organlar, duygular, hislerdir. Bunların her biri kendi vazifesini yapmakla Allah’a ibadet ederler ve insan “İyya ke na’büdü” demekle bu ibadetlerin tümünü kast etmiş olur.

İnsanda vazife yapan organlardan bir kısmı insanın iradesine tâbi iken, bir kısmı da onun iradesi dışında faaliyet gösterirler. İnsan kendi iradesi dâhilinde olan işlerde, bunları istikamet üzere kullanmakla mükelleftir. Bu da yukarıdaki cümlede anlatılan ikinci cihettir.

“Evet, her bir uzuv, bir şey için yaratılmıştır. O uzvu, o şeyde kullanmakla mükelleftir” ifadesi, evvela, insanın iradesi dâhilindeki işleri hatıra getiriyor. Misal olarak, “görme” üzerinde duralım. Görmek, gözün ibadetidir, ama o gözü helal yahut haram sahalarda dolaştırma iradesi insana verilmiştir. Ve insan, bu organını müsbet sahalarda kullandığında, iki ibadet bir araya gelmiş olur. Biri gözün görme ibadeti, diğeri o gözle, meselâ, Kur’ân okuma ibadeti.

İnsan, ruh ve bedenden ibaret olduğu için, burada hem bedene hem de ruha ait iki misal veriliyor. Beden için “baş”, ruh için “hayal” misal alınarak, insanın bunları meşru sahalarda kullanması gerektiği bildiriliyor. Aksine davranışların ise, dalalet olduğu, yani yanlış bir yol, hatalı bir davranış olacağı ders veriliyor.

Başın Allah’tan başkasına secde etmesi dalalet olduğu gibi, hayalin de hakikat dışı sahalarda yahut haram bölgelerde kullanılması o hissin dalaleti, yani yanlış istikamete yönelmesi demek oluyor. Şairlerin, bu gibi batıl hayaller kurmalarıyla hayalin fâsık olduğu ifade ediliyor.

Şiirde mübalağa yani tasvir ettiği şeyi olduğundan daha fazla gösterme vardır. Bu ise hayal duygusunun kullanılmasıyla tahakkuk ediyor. Naks ve kusur hamuruyla yoğrulmuş olan insanı, olduğundan fazla gösteren şair, nihayetsiz cemal ve kemal sahibi olan Cenab-ı Hak’tan gafil olursa, hayal duygusunu yanlış yerde kullanmış demektir, bu ise dalalettir. Hak'tan uzaklaşmak demektir.

Bu iki misalden hareketle, her insanın, bütün organlarını ve duygularını Allah’ın razı olduğu sahalarda kullanmakla mükellef olduğu ikaz ediliyor. İnsan bunu başardığı takdirde, hem her bir organını ve her bir duygusunu ibadette kullanmış olacak, hem de onların hususi ibadetlerinden de ayrıca istifade edecektir.

Altıncı Söz’de bu konuda mühim bir müjde veriliyor:

"Beşinci Kâr: Bütün o âzâ ve aletlerin ibadeti ve tesbihâtı ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda cennet yemişleri suretinde sana verileceğine, ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisas ve müşahede ittifak etmişler." (2)

Zerre kadar sevap ve günahın tartıldığı o muhteşem hesap gününde, vücudumuzda vazife yapan alet ve âzaların ibadetlerinin de ücretlerini almamız, bunların bize cennet yemişleri şeklinde verilmesi Cenâb-ı Hakk’ın çok büyük bir ihsanıdır.

Dipnotlar

(1) bk. Suyutî, Camiu’s-Sağir, II, 127.
(2) bk.
Sözler, Altıncı Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...