"İşte, o vakıa-i hayaliyeyi, Allah hayretsin, bir iki kısmını ben tabir edeceğim; sair cihetleri sen kendin tabir et..." izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"O yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur."

"O altmış altın ise, altmış sene ömürdür ki, bu vakıayı gördüğüm vakit kendimi kırk beş yaşında tahmin ediyordum. Senedim yok; fakat bâki kalan on beşinden yarısını âhirete sarf etmek için, Kur’ân-ı Hakîmin hâlis bir tilmizi beni irşad etti."

Ortalama ömür 60 yıl oluyor; Üstadımız bu hayali vakayı gördüğünde 45 yaşlarında olduğu için ortalama ömründen geriye 15 yıl kalıyor. On beş yılın yarısı uyku, yeme, içme gibi temel ihtiyaçlara gider. Geri kalan yarısı da iman hizmetine ya da ibadete sarf eder demektir.

Ahirete sarf etmek deyince bunun içine farz ibadetler, nafileler, zikirler, iman hizmeti gibi akla gelebilecek bütün hayırlı işler girer. Bu hayırlı işlerden ne kadarını yapabilirsek bizim için o kadar kardır.

"O han ise, benim için İstanbul imiş. O şimendifer ise zamandır; herbir yıl bir vagondur. O tünel ise, hayat-ı dünyeviyedir. O dikenli çiçekler ve meyveler ise, lezâiz-i nâmeşruadır ve lehviyât-ı muharremedir ki, mülâkat esnasında tasavvur-u zevâldeki elem kalbi kanatıyor, mufarakatinde parçalıyor, cezayı dahi çektiriyor."

"Şimendifer hademesi demişti: “Beş kuruş ver; onlardan istediğin kadar vereceğim.” Onun tabiri şudur ki: İnsanın helâl sa’yiyle, meşru dairede gördüğü zevkler, lezzetler, keyfine kâfidir; harama girmeye ihtiyaç bırakmaz."

Tren, zaman oluyor; trenin her bir vagonu ise insana verilen her bir yıldır. Trenin içinden geçtiği tünel ise dünya hayatıdır. Zaman bir tren gibi mahlukatın ilk yaratılması ile başlar, en son durak olan Cennet ve Cehenneme kadar devam edip gider. İnsan da zaman treninin içinde bulunmasından dolayı, tren ile beraber tünelin yani dünya hayatının içinden hızla geçip gidiyor.

O dikenli çiçek ve meyveler ise; dünyanın meşru olmayan lezzet ve zevkleridir. İnsan gelip geçen bu hayat yolculuğunda, meşru olmayan lezzet ve zevklere bulaşır ise; lezzet almaktan çok, acı çeker. Zira dünya bir vitrin ve sergi yeridir, asıl kaynak ve tatmin olmak ise; ahiret hayatındadır.

Dünyanın nimetlerinin gelip geçici olması, insanın kalbini yaralayıp kanatıyor. Mesela; bir cinsi latifin suretine aşık oluyorsun ama; aşık olduğun o suret en fazla on yirmi yıl sonra zevale ve yokluğa gidiyor. Aşık efendinin en acı durumu; sevdiği ve aşık olduğu şeyin yok olup gitmesidir. Bunun gibi dünyanın bütün meşru olamayan lezzetleri sonunda insana acı ve azap veriyor.

Halbuki meşru lezzetler, insanın keyfine kafidir. İnsan bu kısa dünya hayatında, Allah için yaşasa ve onun sanatı namına mahlukatı sevse, meşru olduğu için çok ulvi lezzetler alacak, cennete gitmeden cennet hayatının numunesini burada hissedecek.

Trendeki hademe ise; helallerin içindeki cazibe, haramların içindeki dafia; yani iticiliktir. Allah her haramın içine bir azap ve sıkıntı koymuş ki, insanlar bu haramdan uzak dursunlar, her helal içine de saadet ve lezzet koymuş ki, insanlar helal ile iktifa etsinler.

Üstad Hazretleri helal içindeki cazibeyi, haram içindeki dafiayı hademe şeklinde tasvir edivermiş.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...