"Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz." Misallerle izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Tahkiki bir imanı olan ve ihlası kazanan bir Müslüman’ı, dünyevî hiçbir menfaat kardeşlerine tercih ettiremez. Yani dünya menfaati noktasında daima kardeşini kendine tercih eder. Bir maddî menfaat söz konusu olsa, bu menfaati önce Müslüman kardeşine takdim eder ve kendi nefsini ileri sürmez.

Maddî menfaat, makam ve şöhret insanların en çok aldandıkları ve en çok tamah ettikleri şeylerdir. Bu hususta kardeşini kendine tercih eden, diğer hususlarda kolaylıkla fedakârlık yapabilir. Hususen iman ve Kur’ân hizmetinde ise makam, şeref, teveccüh gibi nefsin mükâfat ve lezzet saydığı şeylerde samimi bir Müslümanın, kardeşini kendinin önüne geçirmesi gerekir. İşte Allah katında en makbul makam budur. Şayet tersini yapıp, kendi nefsini kardeşinin nefsinin önüne sürerse, ihlası kırar, hizmetinin de Allah katında bir ehemmiyeti kalmaz.

Bu konuda şöhret şiar olmuş insanlar sahabelerdir. Sahabelerin en büyük vasıflarından birisi de isâr hasletidir. İsâr, kendi ihtiyacı olduğu halde başkalarını kendine tercih etmektir. Bu hal, cömertliğin en üstün derecesi ve en zirve noktasıdır. Bu husus bir ayette mealen şöyle beyan edilmektedir:

Bunlardan önce Medine’yi yurt edinip imana sarılanlar ise, kendi beldelerine hicret edenlere sevgi besler, onlara verilen ganimetlerden ötürü içlerinde bir kıskanma veya istek duymazlar. Hatta kendileri ihtiyaç duysalar bile o kardeşlerine öncelik verir, onlara verilmesini tercih ederler.” (Haşr Suresi, 59)

Üstat bu manayı şöyle tarif ediyor:

"Sahabelerin, sena-i Kur'aniyeye mazhar olan 'İsar hasletini' kendine rehber etmek, yâni hediye ve sadakanın kabulünde başkasını kendine tercih etmek; ve hizmet-i diniyenin mukabilinde gelen menfaat-ı maddiyeyi istemeden ve kalben taleb etmeden, sırf bir ihsan-ı İlâhî bilerek, nâsdan minnet almıyarak ve hizmet-i diniyenin mukabilinde de almamaktır.Çünki hizmet-i diniyenin mukabilinde dünyada bir şey istenilmemeli ki ihlâs kaçmasın. Çendan hakları var ki, ümmet onların maişetlerini temin etsin. Hem zekâta da müstehaktırlar. Fakat bu istenilmez; belki verilir. Verildiği vakit de hizmetimin ücretidir denilmez. Mümkün olduğu kadar kanaatkârane başka ehil ve daha müstehak olanların nefsini kendi nefsine tercih etmek sırrına mazhariyetle, bu müdhiş tehlikeden kurtulup ihlâsı kazanabilir."(1)

Bunun binlerce misalinden sadece iki misal:

Sahabeler derin bir huzur ve mutluluk içinde Allah Resûlünü dinliyorlardı. Fahr-i Kâinat Efendimiz (asm) ise, Âl-i İmran Sûresi’nden şu âyet-i kerimeyi okuyordu.

“Muhtaçlara ve fakirlere yardım ederken malınızın kötüsünü değil de iyisini vermedikçe, olgun bir imana kavuşamazsınız. İmanda en yüksek mertebeye çıkmak istiyorsanız, yoksullara malınızın en hoşuna gidenini bağışlayınız.”(Âl-i İmran, 3/92.)

Âyet-i kerimeyi büyük bir dikkat ve hassasiyetle dinleyenlerden Ebû Tâlhâ’nın Medine’de Peygamber Efendimiz (asm)'in mescidine yakın bir yerde, içinde altı yüz hurma ağacı bulunan pek kıymetli bir bahçesi vardı. Sık sık dâvet ettiği Resûlûllah (asm)’a burada ikramda bulunurdu. Bu zât derin bir çoşku içinde âyet-i kerimeyi dinledikten sonra ayağa kalkarak şöyle dedi:

“Yâ Resûlûllah, benim servetim içinde en kıymetli ve bana en sevgili olan, şehrin içindeki sizin de bildiğiniz bahçemdir. Bu andan itibaren Allah rızası için onu, Allah’ın Resûlüne bırakıyorum. İstediğiniz gibi tasarruf eder, dilediğiniz fakire verebilirsiniz.”

Bu sözleri söyledikten sonra Ebû Tâlhâ, sevinçli ve neşeli bir hâlle kararını uygulamak için Mescid’den çıkarak bahçeye doğru gitti. Ebû Tâlhâ’nın hanımı Rumeysâ, bahçedeki bir hurma ağacının gölgeliğinde oturmuştu. Tâlhâ, bahçe duvarına kadar geldi ama içeriye girmedi. Onun geldiğini gören hanımı Rumeysâ:

“Ebû Tâlhâ, duvarın dışında ne bekliyorsun, içeri gelsene?” dedi. Ebû Tâlhâ:

“Ben içeri giremem, Rumeysâ, sen de eşyânı toplayıp dışarı çıkar mısın?” dedi. Rumeysâ biraz şaşırdı:

“Neden, bu bahçe bizim değil mi?” Ebû Tâlhâ:

“Hayır, artık bu bahçe bizim değil, şu andan itibaren Medine fukârasınındır.” dedi.

Sonra da, Hz. Peygamber (asm)’den dinlediği âyet-i kerimeyi ve verdiği kararını hanımına anlattı. Rumeysâ hanım bu sözler karşısında, hiç tereddüt etmeden şunu sordu:

“İkimiz nâmına mı, yoksa sadece kendi şahsın için mi bağışladın?”

“İkimiz namına bağışladım.” cevabını alınca da:

“Allah senden razı olsun Ebû Tâlhâ. Etrafımızdaki fakirleri gördükçe, ben de aynı şeyi düşünürdüm de sana söylemeye bir tülü cesaret edemezdim; Allah bu hayrımızı kabûl buyursun, bekle öyleyse bahçeden çıkıp ben de yanına geliyorum!”(2)

Ebu Talha (ra) kardeşlerinin nefsini kendi nefsine tercih edenlerden olmuştur.

Hazret-i Huzeyfe şöyle anlatıyor: “Yermük gazvesinde yaralanan amcamın oğlunu yaralılar arasında arıyordum. Yanımda bir miktar da suyum vardı. Onu buldum. ‘Su!’ diye seslendi. Tam suyu vereceğim sırada öteden biri; ‘Su!’ diye inledi. Amcamınoğlu suyu ona vermemi işaret etti. Yanına gittim baktım ki, As’ın oğlu Hişam. Tam suyu vereceğim sırada öteden biri ‘Su !..Su!..’ diye seslendi. Hişam da suyu ona götürmemi söyledi. Onun yanına koştum, suyu verecektim ama vefat etti. Hişam’a döndüm, o da vefat etmişti. Bari suyu amcamın oğluna vereyim dedim, yanına geldim ama o da vefat etmişti. Velhasıl su elimde kaldı.

Bizim de iman hizmetinde maddî bir menfaat hususunda böyle bir tercih yapmamız gerekirse, tercihimizin kardeşimizin lehinde olması gerekir.

Dipnotlar:

(1) bk. Lem'alar, Yirmi Birinci Lem'a.
(2) bk. Buhâri; Müslim, Zekat 39; Tirmizî.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

nurcu56

Sıralamaya göre sanki maddî menfaat şereften daha ehemmiyetli olduğu anlaşılıyor. İzah eder misiniz?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Şeref, makam, teveccüh, gibi şeyler manevî şeylerdir.

Nefis, maddî menfaatleri daha mühim ve öncelikli olarak görür. Bu yüzden, nefsin en meftun olduğu ve niza çıkarttığı şeyler maddî menfaatler ve lezzetlerdir. Nefis, manevî lezzetleri daima ikinci planda görür.

Nefis açısından; dünya nimetleri hemen ulaşılabilir hazır şeyler iken, ahiret ve nimetleri ise uzak ve gaybî nimetlerdir. Bu yüzden, nefisperest insanlar, sadece dünyaya hasr-ı nazar edip, onun nimetlerine odaklanmıştır. Dünya menfaati için gerekirse en sevdiği dostunu ve arkadaşını da feda edebilir. Nefsin hükmettiği bir yerde menfaat, mücadele ve niza hükmeder.

Nefsin bu damarını kırmak, ona galip gelmek çok zor ve meşakkatli olduğu için, Üstadımız “hatta” ifadesini kullanıyor.

Hulasa, menfaat-i maddîye ehemmiyet açısından değil, terk edilmesinin zorluğu açısından takaddüm ediyor.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...