"Küçük âlemde ene, büyük âlemde tabiat gibi tâğutlardandır. فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى لَا انْفِصَامَ لَهَا وَاللّٰهُ سَمٖيعٌ عَلٖيمٌ" Âyetin mealini verip münasebetini izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Metinde geçen âyet-i kerîmenin meali:

“… Kim tâğûtu tanımayıp (reddederek) Allah’a inanırsa, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Bakara Suresi, 2/256)

Âyet-i kerimenin meallerinde tâğut kelimesine put ve şeytan mânaları verilmiş. Allah’a inanmayan insan putlara taptığı gibi, Kur’ân yolunda gitmeyen bir kimse de şeytana tâbi olmuş olur. Üstad Hazretleri burada ene’yi de tabiatı da tâğutlardan saymış oluyor. Yani insan kendini kendine malik saymakla o mükemmel istidadını Allah’tan bilmeyip kendi nefsinin malı gibi görür ve bir nevi şirk yapmış olur. Bunun neticesi olarak da İlâhî emirlere tâbi olmak yerine nefsinin isteklerine uyar ve böylece şeytanın yoluna girer.

Tabiat da ayrı bir tâğut gibidir. Allah’ın yarattığı mahlûkatı tabiatın yaptığını iddia etmek de şirkin ayrı bir nev’idir ve böyle inanan bir kimse için tabiat bir tağut olmuştur...

Tabiat tağutunun birçok alt şubeleri de vardır. Mesnevî-i Nuriye’de geçen şu cümle bunu beyan etmektedir:

“Tevhid ile bütün eşyayı Vâhid-i Ehade isnad etmediğin takdirde, âlemde bulunan bütün efradın mazhar oldukları tecelliyat-ı İlâhiye adedince ilâhları kabul etmek mecburiyetindesin.”

Büyük âlemde tabiat ne ise, küçük âlem olan insandaki nefis ve enaniyet de odur. Tabiat fikri mahlûkatta güneş gibi parlayan tevhid hakikatini nasıl gizliyorsa, nefis ve benlik de aynı şekilde iman hakikatlerini o şekilde örtüyor.

Ene vahyin ışığı altında terbiye görmezse, tağut olur, insanı inkâra götürür, küfür bataklığına sürükler.

Bu vesileyle, Mesnevî-i Nuriye’de ene ve tabiat tağutlarının konu edildiği bir İ’lem üzerinde de kısaca duralım.

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Otuz seneden beri iki tâğut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri “Ene”dir, diğeri “Tabiat”tır.

Birinci tağutu gayr-ı kasdî, gölge-varî bir ayine gibi gördüm. Fakat o tağutu kasden veya bizzât nazar-ı ehemmiyete alanlar, Nemrud ve Fir’avun olurlar.

İkinci tağut ise, onu İlahî bir san'at, Rahmânî bir sıbğat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa, tabiat zannedilir ve maddiyunlarca bir ilâh olur. Maahaza, o tabiat zannedilen şey, İlâhî bir san'attır. Cenab-ı Hakka hamd ve şükürler olsun ki, Kur'ânın feyziyle, mezkûr mücâdelem her iki tağutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi.”

Tağut; “şeytan, büyücü, yanlış yola sevk eden” gibi mânâlara geliyor. Bir lügatte de “İslâm’dan önce Mekke’deki Lât ve Uzzâ putları” şeklinde mânâ verilmiş.

Nur Külliyatında sebepler âleminin, tesirden mahrum olduğu, İlâhî icraatlara ancak birer perde oldukları, iş görenin kudret-i Samedaniye olduğu defalarca nazara verilir. Bütün bu dersler tabiat tağutuna karşı verilmiş birer mücadeledir ve fikir planında hepsi de zaferle neticelenmiştir. Hakikati bildiği ve gördüğü halde inat edip inkârda direnenler bahsimizden hariçtir.

İnsan da kendinden sudûr eden iyiliklerde bir sebep vazifesi yapmaktadır. Güneşe ışık veren, arıya bal yapmayı ilham eden, ağacı bir meyve fabrikası olarak planlayan Allah, insan aklını da birçok iyiliklere, güzelliklere, sanatlara, buluşlara kabiliyetli yaratmıştır.

Bu derste ene için “gayr-ı kasdî, gölge-varî bir âyine” ifadesi kullanılıyor.

İnsan bir şeye, meselâ, bir insana baktığı zaman, nazarını doğrudan onun simasında merkezleştirir. Ancak, bu bakışta o adamın önünde durduğu duvar, ayağının altındaki halı gibi bazı eşyalar da gayr-ı kasdî olarak ikinci derecede onun nazarına ilişir.

Gayr-i kasdî’nin bir diğer mânâsı: Bizde tecelli eden güzellikler ve kemâller bizim kasdımızla, tercihimizle, irademizle, gücümüzle olmuş değil.

Sanat ve sıbğat kelimeleri üzerinde de kısaca duralım:

Hattâtlık bir sanattır, o sanatın icra edilmesinde kullanılan vesileler, kalem ve mürekkeptir. Güzel bir hattı, bir hattâtın yazdığı, bunu yaparken kalemi kullandığı ve mürekkebi istimal ettiği kabul edilmediği taktirde, ondaki sanatın bu vasıtalara ve sebeplere verilmesi gerekir. Yahut mürekkebin tabiatında yazı olmak var, onun için yazı oldu denilmeye mecbur kalınır.

Keza, mimarlık da bir sanattır ve bu sanat taşlarla inşa edilen bir sanat eserinde kendini gösterir. Mimar kabul edilmediği taktirde, bu sanatı taşlara isnad etmek, onlara mimar demek gerekecektir, yahut taşların tabiatında bina olmak vardı, onun için bu hali aldılar denilecektir.

Aynı şeyleri “sıbğat” için de söyleyebiliriz. Bir duvardaki güzel bir resim bir ressama verilmediği taktirde, o renklerin, şekillerin onlarla işlenen sanatın duvardaki boyaya isnad edilmesi, yahut o resmin duvarın tabiatında olduğunun kabul edilmesi gerekecektir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...