Block title
Block content

Kur'an'da yeri geldiğinde bir harf bile mucizedir, diyorlar; bunun hakikati nedir?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Burada şu inceliğe dikkat çekmekte fayda görmekteyiz: Kur'an-ı Kerîm tahaddi ile meydan okuduğunda önce Kur'anın tamamının mislini getirmelerini isterken, son merhalede “Haydi herhangi bir suresinin mislini getirin!” dedi.[1] En kısa iki sure İhlâs ve Kevser sureleri olup, her biri birer satırdır. İhlâs suresi altı cümleden, Kevser suresi ise üç cümleden meydana gelir. Dolayısıyla Kur'anın meydan okumasının asgari miktarı, bir suredir.

 

Kur'anda yerine göre bir harf bile mu'cizedir. Çünkü o harf, bulunduğu kelimeyi, o da âyeti, âyet de pek çok âyetleri tutar.[2] Aynı manaya Bediüzzaman da dikkat çekmektedir.[3] Ama burada şu noktayı göz ardı etmemek gerekir: Mu'cize olan tek başına o kelime veya harf değil, o kelimenin ve o harfin sure içindeki konumudur. Yani o kelime veya harf, nakışlı bir halıda küçük bir desenin büyük desen içindeki güzel konumu misali yer almakla, bir nevi mu'cize olurlar. Yoksa aynı kelimeyi ve harfi diğer insanlar da kullanmaktadırlar.

 

Mesela, “Güneşi bir lamba yaptı.”[4] âyetinde koca güneşten “lamba” unvanıyla söz etmesi, belâğat yönüyle son derece önemlidir ve son derece harikadır. Ama tek başına kullanılan “lamba” kelimesi sıra dışı bir etkiye sahip değildir. Bir çocuk da bu kelimeyi günlük hayatta kullanmaktadır.

 

Keza, Fatiha suresinde Allaha ibadetimizi takdimi ifade ederken “yalnızca Sana ibadet ederim” demek yerine “Yalnızca sana ibadet ederiz.”[5] denilmesi son derece inceliklidir ve engin ufuklara sevk edicidir. Ben’den biz’e geçişi sağlayan ve çoğul manası verdiren nun harfi bu noktada gayet önemlidir.[6] Ama ona bu önemi verdiren, bu harfin bu muhteva içinde kullanılmasıdır.

 

Bu nokta nazara alınmazsa, bazıları bir kelime ve bir harfin tek başına mu'cize olduğunu zannedip tekellüflü tevillere, zorlamalı yorumlara kalkışabileceklerdir.

 

Konuyla ilgili Risale-i Nurda geçen şu bölümü burada nakletmekte yarar görüyoruz:

 

Eğer denilse: Bazı muhakkik ulema demişler ki: "Kur'an'ın bir suresine değil; bir tek âyetine, hattâ bir tek cümlesine, hattâ bir tek kelimesine muaraza edilmez ve edilmemiş." Bu sözler mübalağa görünüyor ve akıl kabul etmiyor. Çünkü beşerin sözlerinde Kur'an cümlelerine benzeyen çok cümleler var. Bu sözün sırr-ı hikmeti nedir?

Elcevab: İ'caz-ı Kur'anda iki mezheb var. Mezheb-i ekser ve racih odur ki, Kur'andaki letaif-i belâğat ve mezaya-yı maânî, kudret-i beşerin fevkindedir.

İkinci mercuh mezheb odur ki: Kur'anın bir suresine muaraza, kudret-i beşer dâhilindedir. Fakat Cenab-ı Hak, mu'cize-i Ahmediye (asm.) olarak men'etmiş. Nasılki bir adam ayağa kalkabilir, fakat eser-i mu'cize olarak bir Nebi dese ki: "Sen kalkamayacaksın!" O da kalkamazsa, mu'cize olur.

Şu mezheb-i mercuha, Sarfe Mezhebi denilir. Yani Cenab-ı Hak cinn ü insi men'etmiş ki, Kur'anın bir suresine mukabele edemesinler. Eğer men'etmeseydi, cinn ü ins bir suresine mukabele ederdi. İşte şu mezhebe göre, "Bir kelimesine de muaraza edilmez" diyen ulemanın sözleri hakikattir. Çünkü madem Cenab-ı Hak, i'caz için onları men'etmiş; muarazaya ağızlarını açamazlar. Ağızlarını açsalar da; izn-i İlahî olmazsa, kelimeyi çıkaramazlar.

Amma mezheb-i racih ve ekser olan mezheb-i evvele göre dahi, o ulemanın beyan ettiği fikrin şöyle bir ince vechi vardır ki: Kur'an-ı Hakîm'in cümleleri, kelimeleri birbirine bakar. Bazı olur bir kelime, on yere bakar; onda, on nükte-i belâğat, on münasebet bulunuyor. Nasılki İşarat-ül İ'caz namındaki tefsirde, Fatiha'nın bazı cümleleri içinde ve  ذٰلِكَ الْكِتَابُ لاَرَيْبَ ف۪يهِۚ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ الٓمٓۚ cümleleri içinde, şu nüktelerden bazı nümuneleri göstermişiz.

Meselâ: Nasıl ki münakkaş bir sarayda, müteaddid, muhtelif nakışların düğümü hükmünde bir taşı, bütün nakışlara bakacak bir yerde yerleştirmek; bütün o duvarı nukuşuyla bilmeye mütevakkıftır. Hem nasıl ki insanın başındaki gözbebeğini yerinde yerleştirmek, bütün cesedin münasebatını ve vezaif-i acibesini ve gözün o vezaife karşı vaziyetini bilmekle oluyor. Öyle de: Ehl-i hakikatın çok ileri giden bir kısmı, Kur'anın kelimatında pek çok münasebatı ve sair âyetlerdeki cümlelere bakan vücuhları, alâkaları göstermişler. Hususan ulema-i ilm-i huruf daha ileri gidip, bir harf-i Kur'anda, bir sahife kadar esrarı, ehline beyan ederek isbat etmişler.

Hem madem Hâlık-ı Külli Şey'in kelâmıdır; herbir kelimesi, kalb ve çekirdek hükmüne geçebilir. (Etrafında, esrardan müteşekkil bir cesed-i manevîye kalb ve bir şecere-i maneviyeye çekirdek hükmüne geçebilir.)

İşte insanın sözlerinde, Kur'an'ın kelimeleri gibi kelimeler, belki cümleler, âyetler bulunabilir. Fakat Kur'anda, çok münasebat gözetilerek bir tarz ile yerleştirildiği yerde; bir ilm-i muhit lâzım ki, öyle yerli yerine yerleşsin.”[7]

Eğer denilse: Bazı muhakkik âlimler demişler ki: "Değil Kur'an'ın bir suresine; bir tek âyetine, hattâ bir tek cümlesine, hattâ bir tek kelimesine muaraza edilmez ve edilmemiş." Bu sözler mübalağa görünüyor ve akıl kabul etmiyor. Çünkü insanın sözlerinde Kur'an cümlelerine benzeyen çok cümleler var.[8] Bu sözün sırr-ı hikmeti nedir?

Elcevab: Kur'anın mu'cize olmasında iki mezheb (görüş) var. Ekser âlimlerin kabul ettikleri üstün gelen görüş odur ki, Kur'andaki belâğat incelikleri ve Meânî ilmince[9] ortaya konulan meziyetleri, insan kudretinin üstündedir.

Zayıf olan ikinci görüşe göre ise: Kur'anın bir suresine muaraza, insanın kudreti dâhilindedir. Fakat Cenab-ı Hak, Hz. Peygamberin mu'cizesi olarak men'etmiş. Nasıl ki bir adam ayağa kalkabilir, fakat mu'cize eseri olarak bir Nebi dese ki: "Sen kalkamayacaksın!" O da kalkamazsa, mu'cize olur.

Şu zayıf görüşe, Sarfe Mezhebi denilir. Yani Cenab-ı Hak cin ve insi men'etmiş ki, Kur'anın bir suresine mukabele edemesinler. Eğer men'etmeseydi, cinn ü ins bir suresine mukabele ederdi. İşte şu mezhebe göre, "Bir kelimesine de muaraza edilmez." diyen ulemanın sözleri hakikattır. Çünkü madem Cenab-ı Hak, i'caz için onları men'etmiş; muarazaya ağızlarını açamazlar. Ağızlarını açsalar da; Allahın izni olmazsa, kelimeyi çıkaramazlar.

Amma ekser âlimlerin kabul ettikleri birinci üstün görüşe göre dahi, o ulemanın beyan ettiği fikrin şöyle bir ince vechi vardır ki: Kur'an-ı Hakîm'in cümleleri, kelimeleri birbirine bakar. Bazı olur bir kelime, on yere bakar; onda, on nükte-i belâğat, on münasebet bulunuyor. Nasılki İşarat-ül İ'caz namındaki tefsirde, Fatiha'nın bazı cümleleri içinde ve "Elif- Lâm- Mim. İşte şu, o yüce Kitap. Onda hiç bir şüphe yok. Müttakiler için bir hidayettir” cümleleri içinde, şu nüktelerden bazı nümuneleri göstermişiz.[10]

Meselâ: Nasılki münakkaş bir sarayda, birbirinden farklı çeşitli nakışların düğümü hükmünde bir taşı, bütün nakışlara bakacak bir yerde yerleştirmek; bütün o duvarı nakışlarıyla bilmeye bağlıdır. Hem nasılki insanın başındaki gözbebeğini yerinde yerleştirmek, bütün cesedin münasebetlerini ve acib vazifelerini ve gözün o vazifelere karşı vaziyetini bilmekle oluyor. Öyle de: Ehl-i hakikatın çok ileri giden bir kısmı, Kur'anın kelimelerinde pek çok münasebetleri ve diğer âyetlerdeki cümlelere bakan vecihleri, alâkaları göstermişler. Özellikle ilm-i huruf âlimleri daha ileri gidip, Kur'anın bir harfinde bir sahife kadar esrarı, ehline beyan ederek isbat etmişler.

Hem madem Kur'an her şeyi yaratan Allahın kelâmıdır; herbir kelimesi, kalb ve çekirdek hükmüne geçebilir. (Etrafında, esrardan müteşekkil manevî bir cesede kalb ve manevi bir ağaca çekirdek hükmüne geçebilir.)

İşte insanın sözlerinde, Kur'an'ın kelimeleri gibi kelimeler, belki cümleler, âyetler bulunabilir. Fakat Kur'anda, çok münasebetler gözetilerek bir tarz ile yerleştirildiği yerde; kuşatıcı bir ilim lâzım ki, öyle yerli yerine yerleşsin.


[1] Bakara, 2/23.

[2] Rafii, Mustafa Sadık, İ'cazu'l- Kur'an, s. 240.

[3] bz. Nursi, Mektubat, s. 395.

[4] Nuh, 16. Güneş dünyamızdan bir milyondan daha fazla büyük bir gök cismi olmakla beraber, o koca cismin “lamba” tabiriyle ifade edilmesi gerçekten son derece dikkat çekmektedir.

[5] Fatiha, 1/4.

[6] bk. Nursi, Mektubat, s. 395 ve İşaratu’l- İ’caz, s. 44.

[7] Nursi, Mektubat, s. 187.

[8] Mesela Tekvir suresi 26. âyette “Öyleyse nereye gidiyorsunuz?” denilmektedir. Bir Arap günlük hayatta aynı cümleyi kurabilir ve söyleyebilir. Dolayısıyla bu ilâhî beyanı, surenin ve Kur'an'ın bütünlüğü içinde ele alıp değerlendirmek gerekir.

[9] Meani, sözün yerinde kullanılmasını, muhatabın hâline uygun söylenmesini sağlar. Meselâ, zeki insana veciz konuş­mak, avamdan olanlara ayrıntılı anlatmak, çocukla konu­şurken çocuklaşmak, âlimle ilmî konuş­mak, sözü kabule mü­heyya olanlara nasihat etmek, inatçı kimselere delilli söz söylemek... gibi durumlar meani ile ilgilidir. Belâğat, bir nevi terzilik sanatı ise, meânî, terzinin muhatabına göre elbise dikmesidir.

[10] Bakara, 2/1-2.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
Yükleniyor...