"Marifetullahın şahitleri, burhanları üç çeşittir: Bir kısmı su gibidir... İkinci kısım, hava gibidir... Üçüncü kısım ise, nur gibidir..." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstad Hazretleri Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde kâinatın elli beş lisanla Allah’ın varlığına ve birliğine şehadet ettiğini ifade ediyor. Bütün deliller vücub-u vücud ve vahdet hakikatini ispat etme konusunda bir dairenin çevresindeki bütün noktaların merkez noktaya bakmaları gibi, aynı davayı izah ve ispat ederler. Ancak, verilen deliller arasında birtakım farklılıklar da vardır. Bazıları doğrudan akla hitap ettikleri halde, bir kısmı bir derece perdelidir ve kalb yönü daha ağır basar. Bu ikinci kısma tam muhatap olamayan ruhlar, burada verilen delili kendilerince zayıf görürler. Böyle bir halde, o delil üzerinde fazla durmayıp diğer delillere nazar etmek ve delillerin tümünden hâsıl olan kuvvetle aklı ikna, kalbi tatmin etmek gerekir.

Delillerin tamamı nazara alındığında kemaliyle anlaşılacak bir hakikatin kuvvetini her bir delilde aramaya kalkışkan kişi, hakikati red ve inkâr tehlikesine düşebilir. Birçok deliller aklı ikna etmekle birlikte, bazıları da kalp ağırlıklıdır. Meselâ, kâinattaki güzelliklerin Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfatlarının güzelliklerinden geldikleri konusu, akıldan çok kalbe hitap ettiği için, aklıyla bu meseleyi tam idrak edemeyen kişi, nefis ve şeytanın da teşvikiyle hakikati inkâra meyledebilir. Böyle bir tehlikeye düşmemenin çaresi şu şekilde ortaya konulmuştur:

"Binaenaleyh, bir bürhana bakıldığı zaman zâfiyetten dolayı vehimler başgösterirse, öteki bürhanlardan süzülen kuvvetle ortada zâfiyet kalmaz; vehimler de dağılır. Maahaza bazı bürhanlar suya benziyor; bir kısmı da havaya benziyor, bir kısmı da ziya gibidir. Binaenaleyh, bu gibi bürhanları gayet lâtif ve dikkatli ince bir fikirle arayıp tutmalıdır ki, dökülmesin, sönmesin, uçmasın." (Mesnevi-i Nuriye)

Bu pragraf, Onuncu Nota’nın çekirdeği hükmündedir. Marifetullahın delilleri su gibi, hava gibi ve nur gibidir. Bu üç delilin ortak yanları el ile tutulmamalarıdır. Burada elden maksat aklın anlaması ve tam olarak idrak etmesidir.

El, suyu tutamasa bile kendinde bir miktar ıslaklık kalabilir. Havada sağa sola hareket ettirilen bir el de hava ile bir derece temas kurar. Ama elin nur ile temas kurması çok daha perdelidir.

Bazı deliller akla doğrudan hitap ederken, bazılarında bu hitap bir derece perdeli olur, bazılarında ise ancak kalb-akıl birlikteliği ile bir şeyler hissedilebilir.

Burada esas mesele, varlıkların elli beş ayrı lisanla Allah’ın varlığını ve birliğini ilan etmeleri olduğundan, bu üç farklı delilin misallerini de yine bu elli beş lisan içinde aramak yerinde olur. Bununla birlikte bu sınıflandırma, Nur Külliyatı’nı okumada bize ayrı bir ufuk açmakta ve yol göstermektedir.

Üstad Hazretleri bazı risalelerinin akıldan ziyade kalbe nazır olduğunu beyan etmiş, ama tümü hakkında böyle bir tasnif yapmamıştır. “Akıldan ziyade” ifadesi, bu risalelerde kalbin daha hâkim olmasıyla birlikte, aklın da önemli bir hissesi olduğunu ders vermektedir. Üstad Hazretleri muhabbet bahsinde bile akla harika kapılar açmış, insandaki sonsuz muhabbet kabiliyetinin ancak sonsuz bir kemal ve cemâl sahibine has olabileceğini ispat etmekle bu kalbî konuda da akla büyük bir pencere açmıştır.

Hayatın bir cihetle menşei olan, bütün canlıların bedenlerinin büyük çoğunluğunu teşkil eden ve dünyanın da üçte ikisini kaplayan su unsuru, Allah’ın varlığına en büyük bir delildir. Dün, Güneş’ten koparken sadece hidrojen taşıyan bir kütlenin, İlâhî terbiyeden geçerek, mahiyetçe kendisine tamamen zıt olan oksijenle bir araya gelmesi harika bir icraattır. Başlangıçtan sonuca bir anda geçersek, dünün ateşinin bugün okyanuslara, karalara, ormanlara dönüştüğünü hayretle görürüz.

İkinci delil, havadır. Güneş’ten koptuktan sonra belli bir mesafede bu ayrılığa son veren, yerinde durmayıp Güneş etrafında dönmeye başlayan bu ateş kitlesinin hava ile kuşatılması da ayrı bir kudret ve hikmet mucizesidir. Henüz ortada ne bitki, ne hayvan, ne de insan yokken, dünyanın istikbaldeki bu misafirlere göre hazırlanmasının bu ikinci adımı da Allah’ın varlığının ve birliğinin ayrı bir delilidir.

Nur unsuru da öncelikle hayata lazım olan ışığı hatıra getirir. Güneş ışığının hayata lazım olduğu kadarının Dünya’ya ulaşması, büyük kısmının atmosferden geçmemesi de ayrı bir marifetullah delilidir.

İşe marifetullahın delillerinden de bir kısmı su gibidir, yani görünür ve hissedilirler. Bir kısmı hava gibidir, daha ince ve daha gizlidir. Bir kısmı ise havadan da latif ve daha gizlidir.

Bu üç kısmı, bir başka konuda verilen örnekleri buraya tatbik ederek bir derece açıklayabiliriz. Üstad Hazretleri İkinci Şua’nın Birinci Makamında şöyle buyurur: "Tevhid ve vahdette cemâl-i İlâhî ve kemâl-i Rabbanî tezahür eder."

Buradaki tevhid kelimesi, “birleştirmek, birlikte nazara almak” manasınadır. Yani, bir varlığı veya bir hâdiseyi tek olarak düşünmek yerine, aynı mahiyetteki bütün varlıkları veya hâdiseleri birlikte düşündüğümüzde; “cemâl-i İlâhî ve kemâl-i Rabbanî” daha açık ve daha şaşaalı olarak görünür. Buna üç ayrı örnek verilmiş; “rızık, şifa ve hidayet.”

Biz bu üç misali konumuza da uygulayabiliriz. Rızık, Cenâb-ı Hakk’ın varlığına su gibi açık görülen bir delildir. Cansız elementler ve şuursuz sebepler eliyle canlılara takdim edilen Rabbanî sofralar, Rahmân ve Rezzak olan bir Zâtın varlığını açıkça göstermektedir. Üç milyonu çok aşkın canlı türlerinin bütün fertleri birlikte nazara alındığında bu hakikat çok daha şaşaalı olarak kendini bütün akıllara kabul ettirir.

İkinci misal olarak şifa üzerinde duruluyor. Bütün hastalıklara yeryüzü eczanesinde gerekli devaların yaratılmış olması Şâfi olan Allah’ın varlığına ayrı bir delildir. Ama bu delil, su deliline göre biraz daha perdelidir.

Üçüncü delil ise hidayettir. Mideleri rızıklarla doyuran, hastalıklara devalar veren Allah, kalpleri de iman ve hidayetle tatmin etmekte, yaralı ruhları iman ve İslâmiyetle tedavi etmektedir. Hiçbir fiil failsiz olamayacağına göre, insanlara doğru yolu gösterme fiili de Hâdi olan Allah’ın varlığına ayrı bir delildir. Ancak, bu delil diğer iki delile göre çok daha perdelidir.

Bir misal de ahirete iman konusunda verelim: Kışın ölmüş yerküresinin baharda dirilmesi, öldükten sonra dirilmeye su gibi “gözle görünür” açık bir delildir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de de şöyle buyrulur:

"Gökten de bereketli bir su indirip onunla kullar için rızık olarak bahçeler ve biçilecek taneler (ekinler), birbirine girmiş kat kat tomurcukları olan yüksek hurma ağaçları bitirdik ve böylece onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte (dirilip kabirlerden) çıkış da böyledir." (Kaf Sûresi, 9-11)

Yine Nurlar’da geceden sonra sabahın gelmesi de haşre misal olarak verilir. Uyku ve gece hâdiselerinin ardından, uyanmayı ve gündüzü getiren Allah, insanları da ölümlerinden sonra diriltip haşir meydanında toplayacaktır. Havanın su kadar net görünmemesi gibi, bu delil de birincinin kuvvetinde değildir.

Üçüncü delil, insan ruhuna konulan ebedî yaşama arzusunun ahiretin varlığına işaret etmesidir. Anne rahminde insana göz takılması, dünya hayatında güneşle karşılaşacağına bir delil olduğu gibi, insan ruhuna ebediyet arzusunun konulması da ahiretin varlığını gösterir. Mektûbat’ta geçen “Eğer vermek istemeseydi istemek vermezdi.” cümlesi bu hakikatin veciz bir ifadesidir. Bu delil diğer ikisine göre çok daha perdelidir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

MUHAKEMA
Nasılki insanın aza ve cihazları letafet ve kesafet bakımından birbirene mübayin ve muhteliftir birisinin yaptığını diğeri yapamaz misal göz en uzak mesafeleri görür ama el tutamaz kulağın işittiği sesi göz tartamaz dilin tattğı zevki başka aza bilemez bunun gibi insanda mevcud olan manevi latifeler ve azalarda aynı mübayinlik ve muhteliflik manası caridir kalbin zevk edip tartığı ince ve latif bir hakikatı akıl tam tartamaya bilir vicdanın hissettiği bir nuru kaba ve kesif olan cihazlar göremeyebilir burada üstad delillerin mübayeniti yani farklı yapılarına ve farklı mizanlarına işaret ediyor burda en belirgin kıstas ise delillerin letafet ve kesafeti hususudur latif ve kalbi bir delil akli ve maddi kıstaslarla tartılmaz manasına vurgudur aslında yukardaki rızık,şifa ve hidayet buna misal olabilir onun içindirki fikir ve tefekkür tarihinde farklı ekoller ve meşrebler bu minval üzere tesis edilmiş ibn-i arabinin keskin kalbinin yakaladığı latif bir delili fahru razinin akıl mizanında tartmak ve öyle yargılamak galat olur.Bu mana her meşrebe tatbik edilebilir ama ben şunu gördüm Risale-i Nur her meşrebin esası olan her nevi delilleri cem etmiş hepsini istamal etmiş külli bir bakış açısı vermiş okuyanlarına. MUSA ÇOBAN
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
ekorkmaz
Allah razı olsun.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
bgoktas

Elhamdülillah , Üstadım ne güzel yazmış. Sizlerde ne güzel izah etmişsiniz.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
bad-ısaba
Allah razı olsun çok isifade ettim maşallah.Rabbim say'ınızı meşkur kılsın...
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
gokyil78
s.a. CH razı olsun uzun süredir beni meşgul eden bir müşkilimi hallettiniz Allah da sizin bir müşkilinizi halletsin.yalnız Birinci şua yazılan yer ikinci şua olacak selamlar
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
arazxxx
Allah razi olsun bizde soru olarak bunu yazmistik. Ama tevafuk olarak cevap karsimiza cikti. mukemmel bir aciklamaydi. Cok tesekkurler.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
bakiduman
Abi müthiş bir izah olmuş Allah razı olsun.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
halide
ÇOK GÜZEL İZAH EDİLMİŞ ALLLAH ÇALIŞMALARINIZI BAKİLEŞTİRSİN
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
__ŞuA__
hak teala razı olsun..hasseten i'caz ile mükemmel izah edilmiş...
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
[email protected]
allah razı olsun beni aydınlattınız dua ile
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ziyaretçi (doğrulanmadı)
kaç senedir budersi okudum ama kimse böyle aklıma yaklaştıramadı allahaşükür çok ğüzel anladım allah busitedeki çalışanlardan razı olsun çocukve aileleriynen mutluvehuzurlu,allaha layık birkul habibine layık ümmet ola bilmeyi nasip etsin
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
rihireyhan
Allah razı olsun...istıfade ve istifaza eyledik elhamdülillah..
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
mcelik
Allah (CC) razı olsun.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
dr karaman
Allah razı olsun...çok güzel bi açıklama olmuş...
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
yesimhilal

Bu konuyu anlamak için defalarca okudum. Dersini bile dinledim ama şu anda gerçekten anladım.muhakema nın yorumu ile de bir güzel pekiştirerek istifadem arttı. Teşekkürler SORULARLARİSALE

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Adem68474

İnsanın gaflete düşme sebebleri külliyatta Nasıl izah ediliyor Marifetullah bürhanlarına ulaşmaya Nasıl mani oluyor 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Öncelikle gafletin lügat manasına bakalım. Gaflet; dikkatsizlik, endişesizlik, vurdumduymazlık demektir ve en mühim vazifeyi düşünmeyerek, Cenâb-ı Hakk'a itaat gibi işlerle değil, başka kıymetsiz şeylerle uğraşmak anlamındadır.

Ayrıca nefsine ve hevesâtına tâbi olarak Allah'ı ve emirlerini unutmak manasına gelmektedir. Bir diğer anlamıyla gaflet, huzur-u daimîyi kaybetmek demektir.

Külliyatta gafleti ve gafletin sebeplerini anlatan bölümlerin bir kısmını incelediğimizde gafletin farklı boyutlarda analiz edildiğine şahit oluyoruz, şimdi bu kısımlardan anladıklarımı, tefekkürlerimi nakledeyim:

Meselâ Lem'alar'da asrımızın gaflet zamanı olduğu beyan edilirken bu zamandaki musîbetlerin şeklinin değiştiği ve o gelen belâ ve musîbetlerin asrın insanını gaflet uykusundan uyandırmak için ikaz nevînden geldiği ve bu sebeple o belânın bu yönüyle tefekkür edildiğinde bir lütf-uİlâhî olarak göründüğünün izah edildiğini anlıyorum.

Mesnevî-i Nuriye'de ise insanın fani olan şeylere kalbini bağlamasının gaflet dolayısıyla gerçekleştiğine değiniliyor. Sözler' de ise fani dünyanın bekasız ve ağır işlerinin kişiyi gaflete sürüklediği anlatılıyor. Ve yine Sözler Risalesi'nde dünyanın üç yüzü izah edilirken insanın hevesatına bakan ve gaflet perdesi olan üçüncü yüzünün fani, elemli, aldatıcı olduğu ve de zehirli bal hükmündeki dünyanın bu çirkin yüzünün, hakikat ehli tarafından tahkir ve nefretle karşılandığı vurgulanır. Mektubat Risalesi'nde ise şeytanın insanın gafletinden istifade etmesiyle pek çok hilelerini uyguladığı izah edilir. Yani iman nurunu kapayan o gaflet sebebiyle nefs, heva, vehim ve şeytan, insan üzerinde hükmünü cereyan ettirerek pek çok vesvese ve şüpheyi atar. Kalbin o şüpheyi kabul etmemesi halinde vesveseyi dimağda tasvir ettirir ve bundan dehşet alan kalb ise ye'se düşerek o tuzağa kapılmış olur. Bu halden kurtulmak için ise o bedbaht yine gaflete dalmak ister. Oysa gaflet onu bu hale duçar etmiştir. 

Evet 'zişuura vazifesini unutturan gaflet'tir. Ve bu hayatı tatlı görüp, ahireti unutan gaflete batmıştır. Nitekim 'bâtılı hak ve muhali mümkün gösteren' de yine o gaflettir Ve insan gafleti dolayısıyla kendisini dahi unutuyor. Mahiyetindeki hadsiz aczi, fakrı, kusuru görmüyor ve görmek de istemiyor. Ayrıca 'hodbin, bildiğine itimad eden, vahy-i semaviyi dinlemeyen enaniyet' de insana gaflet veriyor.

Bütün bunların yanında insanın dünyevî hayata aşık olmak gafletine kapılmasının da ahsen-i takvim sırrından mahrum kalmaya sebebiyet verdiğini unutmamak gerekiyor. Zira 'dünya muhabbeti bütün hataların başı' olarak nakledilmekte. Aslında insan bu muvakkat (geçici) dünyaya neden aşık olur hiç düşünüyor muyuz? Çünkü insan gafletiyle bu fani hayatı baki tevehhüm ediyor. Aslında insan mahbublarından (sevdiklerinden (Meselâ: Aile, evlâd, mal, gençlik, sıhhat vs. verilen bütün nimetlerden) ayrıldıkça burada layemut ve daimî olmadığını görmesi gerekir. Ancak gaflet insanın o ayrılmaktan gelen elem hissini dahi iptal ettiğinden bu elim elemin acısını hissedemiyor. Zira "gaflet veren lehviyatlar (günah eğlenceler), muvakkaten ibtal-i his nev'inden zahiren hissettirmiyor" Va esefa! ki "gaflet ve sefahet ve hevesat-ı nefsaniye ve lehviyat-ı gayr-ı meşrûa, [imanın verdiği] o tiryakın tesirini [de] meneder" Çünkü Kâmil-i Mutlaka muhabbet için fıtrata yerleştirilen muhabbet; "gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, âyinenin bekasına âşık olmuştu(r)..." Binaenaleyh dünya cihetinde (böyle) ehl-i gafletin yüz senesi, bir saniye hükmüne geçer." Zira Cenâb-ı Hakk'ın muhabbet, marifet, rızası yolunda bir saniye bir sene iken, onun yolunda olmayan bir sene bir saniyedir. Hem insan eğer gaflete düşmüşse geçmişten gelen hüzünlerle, gelecekten gelen endişelerle hazır zamanda aldığı o cüz'i lezzetler dahi acılaşarak bozulmaktadır. Ayrıca gaflet bataklığında boğulanlar ebedî şekavet ve helâkete girerek bu  şerlere de düçar olmaktadır. Çünkü insan gafleti dolayısıyla kendi vazifesini terk ediyor. Oysa insanın Allah'a karşı ubudiyet vazifesi var. Ve kebair-i terk etmekle takva kalesine girmelidir ve siperini edinmelidir. Zira ancak böyle nefis ve şeytanla cihadını gerçekleştirebilir.

Gafleti anlattığımız bu bölümden sonra şimdi de Mesnevî-i Nuriye'de yer alan şu müthiş hakikat üzerine biraz mütalâa edelim.  

Şöyle ki; "Küre-i Arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır!" 

Meselâ bu veciz ibareyi biraz tefekkür ettiğimde; biz de asrımızda özellikle medya unsurları için dünyayı köy haline getirdiği tasvirini kullanmıyor muyuz? diyorum. Yani bize şu asırda ubudiyetimizi unutturan ve malayaniyatla meşgul eden en önemli unsur değil midir internet, tv ve bütün sosyal medya unsurları vs. (tabi ki bunların hak ve hakikat namına kullanılması bahsimiz haricidir) Ve yine Kastamonu Lâhikası'ndaki bir mektupta şimdiki tarz-ı hayat-ı içtimaîyede her dakikada yüz günahın insana hücum ettiği beyan ediliyor. Bu hal nasıl mümkün oluyor, düşündük mü? Meselâ, dört duvar arasında iken bile bir internet bağlantısı ile bütün dünyadan haberdar olunabildiği gibi hafizanAllah o hayatın sefih kısmına da maruz kalınması gibi bir dehşetli hal mevcut, hali hazırda. 

Binaenaleyh yine aynı mektupta bize dermanımız sunuluyor: "Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takva bu tahribata karşı en büyük esastır." 'Peki takva nedir Üstadım' diye sorduğumuzda Üstadımız yine bu mektupta şöyle cevap veriyor: 

"Takva, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek; ve amel-i sâlih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def'-i şer, celb-i nef'a racih olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takva olan def'-i mefasid ve terk-i kebair üss-ül esas olup, büyük bir rüchaniyet kesbetmiş."

Menhiyat; nehyedilenler, yasak olanlar manasına gelmekle beraber kişiyi günaha götürenler manasına da gelmekte... Yani en başta insana ubudiyetini unutturan her şeyi terk etmek lâzım geliyor ki bu da zaten günaha giden süflî yolu kapatıyor. Neticede terkleri yapmakla (yani kişinin şahsî hayatında nefsini dalâlet ve sefahete götüren ne varsa; onları terk etmekle) kişi takvayı kazanmaya başlıyor. 

Öyleyse bizler de imanımız ve takvamızı hakkalyakîne vasıl ederek Barla Lâhikası'nda Sabri Ağabeyin dediği gibi: "...çoktan beri ehl-i iman ve tevhid, İslâmiyet gibi bâki ve sermedî güneşin küsuf ve ufulüne canavarcasına çalışmayı kendine vazife addeden ehl-i dalâletin pis programlarını görüp nevm-i gafletten uyanarak, Sûre-i Kevser'i takib eden iki sûreyi lisan-ı hal ve kal ile okuyarak zındıklara hitaben, "Bizler sizin nifak denizinde serseriyane ve zulümkârane gezen dalâlet ve sefahet gemilerinize binemeyiz; ancak, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın nuranî ve tevhid sikkeli iman ve İslâm zırhlılarına bineriz... " demeliyiz.

Kaynakça: Sözler, Lem'alar, Mektubat, Şuâlar, Mesnevî-i Nuriye, Kastamonu Lâhikası, Barla Lâhikası.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Adem68474

 Marifetullahın şahidleri, bürhanları üç çeşittir.SU HAVA NUR...

 Kar;su hava nur unsurundan hangisine girer...

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Kar kesife yakın olduğu için su kapsamına girer. 
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...