Namazın en ihatalı ve külli bir şükür olmasını nasıl anlamalıyız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsanın tahiyyat ile kâinatın ibadetlerini Allah’a takdim etmesi, namazın külli bir şükür olması, hakiki namazın insanı kötülüklerinden koruması gibi birçok külli fazilet namazın içinde mündemiçtir. İnsan namazı terk ettiğinde bu değerleri de terk etmiş oluyor. Bu yüzden, namaza dinin direği denilmiştir. Malum direk ve kolonlar olmadan bina ayakta duramaz. Namaz olmadan da din binası yıkılma tehlikesi içinde demektir.

Kâinatın hâl dili ile yapmış olduğu ibadetler, elbette Allah’a ulaşır. Lakin insan bu takdim ile kendi borucunu kendi şükranını ifade etmiş oluyor. Çünkü insan sayısız nimetlere mazhar olarak Allah’a manen borçlanıyor ve borcun ödenmesi de namaz ile oluyor.

Yani namazın borç olması, insanın verilmiş olan sayısız nimetlere karşı namaz ile cevap vermesinin bir zaruret, bir kadirşinaslık ve bir vefa olmasından dolayıdır. Malum bir acı kahvenin kırk yıl hatırı olurken, sayısız nimetlerin hatırı borç olmayıp da ne olur acaba?

Allah’ın insana ikram ve ihsanı sonsuz olduğu için, insanın bu sonsuz ihsan ve ikrama bilfiil şükürde bulunması imkânsızdır. Bu yüzden Allah insana külli bir niyet ve dua kapsını açmış ki, insan bu sonsuz nimetlere karşı böylece şükürde bulunabilsin. İşte külli bir niyet ve dua ile yapılan bilkuvve şükürlere "manevî şükür" deniliyor. Namaz bu manada külli bir şükürdür. Beş vakit namazı nizami olarak eda dersek, inşallah bu manevî şükrü asgari olarak ifa etmiş oluruz.

"Eğer desen: “Şu küllî, hadsiz nimetlere karşı nasıl şu mahdut ve cüz’î şükrümle mukabele edebilirim?”

Elcevap: Küllî bir niyetle, hadsiz bir itikadla. Meselâ, nasıl ki bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer. Ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” Birden der: “Ey seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.”

İşte, hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o biçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatini, en büyük bir hediye gibi kabul eder.

Aynen öyle de, âciz bir abd, namazında “Ettahiyyâtü lillâh” der. Yani, “Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.” İşte şu niyet ve itikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir.

Nebâtâtın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir. Meselâ, kavun, kalbinde, nüveler suretinde bin niyet eder ki, “Yâ Hâlıkım! Senin Esmâ-i Hüsnânın nakışlarını yerin birçok yerlerinde ilân etmek isterim.” Cenâb-ı Hak, gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil ibadet gibi kabul eder. “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır” şu sırra işaret eder." (Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal, İkinci Meyve)

Evet, insanın kendi ömür sermayesi ve kuvveti ile Allah’ın sayısız ihsan ve ikramlarına karşılık vermesi ve şükürde bulunması imkânsızdır. Değil bütün nimetlerin, iki gözün şükrünü bile binlerce sene ibadet etse karşılığını yine veremez. Ama Allah kereminden insana diyor ki, "Siz benim emrettiğim namazı kılın, ben sizi bütün nimetlerime ve ihsanlarıma şükretmiş gibi sizden kabul edeyim, namaz sayesinde sizi şakirler sınıfından yazayım." İnsanın böyle cazip bir teklife alakasız kalması akıl kârı olamaz. Namaz Allah’ın sayısız nimetlerine teşekkür etmek için bir fırsattır, bunu kaçırmak ise büyük bir hasarettir. Bu yüzden insan namaz kılmalıdır.

Mecnun olan bir çocuğun vesayet ve velayeti nasıl anne babasında ise, akıl ve şuurdan mahrum camit varlıkların vesayet ve velayeti de insandadır. Yani Allah insan için istihdam ettiği her bir mahlûkun hak ve hukukunu, yani sorumluluğunu insandan soracaktır.

Şirketlerde aynî malların çalışana zimmetlenmesi gibi, kâinat da insana ibadet karşılığında zimmetlenmiştir. İnsan iman ve ibadeti terk ettiğinde, kâinatın haklarına zımni ihanet etmiş oluyorlar. Kâinatın, yani kâinat içindeki maddî varlıkların cansız ve şuursuz olması, bu gerçeği değiştirmiyor. İbadetlerin şahı ise namazdır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Okunma sayısı : 3.324
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...