"Niyeti halis olanlar azdır. Senin niyetin halis olsa muvaffak olacaksın. Niyetine bak." Sual ve cevabı izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Sual: Niyeti halis olanlar azdır. Senin niyetin halis olsa muvaffak olacaksın. Niyetine bak."

"Cevap: Lillahilhamd ve lâ fahr... İhlâs niyetini ihlâl eden ve anasır-ı garaz olan nesep ve nesil ve tamah ve havf beni bilmiyorlar. Ben de onları tanımıyorum veya tanımak istemiyorum..."(1)

Bahsin öncesinde bu zamana uygun, bu zamanın ihtiyaçlarına cevap verecek alimlerin olmayışından yakınılıyor. Mevcut alimler de bu ihtiyacı karşılayamadıkları için, onlar itham edilip bütün fatura onlara kesilmek isteniyor. Üstadımız da bu insafsız bakış açısını şu şekilde değerlendiriyor;

"...Öyle de İslâm'ın kudsiyetini daima telkin eden ve ahkâm-ı diniyeyi iktidarlarınca tebliğ eden ve şimdi millet-i İslâmiye mabeyninde en ziyade hürmet ve muhabbet ve merhamete müstehak olan bîçare ulemâyı, zamana yakışacak ulemanın adem-i vücudundan neşet eden kabahati ve günahıyla mahkûm etmek ve o kabahat ve o günahı o bîçarelere haml etmek ahmaklık değildir de ya nedir?"(2)

Soruda "Bu zamanın ihtiyaçlarını karşılayacak alim sensin ya da sen ol, ama niyetin de halis olması gerekiyor." diye bir teklif sunuluyor. Üstadımız da cevaben ihlası bozup zedeleyecek sebeplerin kendinde olmadığını izah ediyor. Şöyle ki;

"İhlası bozan ya da zedeleyen en önemli sebepler nesep ve nesil ve tamah ve havf gibi şeylerdir ve hamdolsun bu gibi şeyler bende yok." diyerek, Üstadımız ihlasını tahdis-i nimet şeklinde ifade ediyor.

"Zira, meşhur bir nesebim yok ki, mazisini muhafazaya çalışayım. Ben ebu lâşey olduğumdan bir neslim de yoktur ki, istikbalini temin edeyim…"

Bu ifade ile nesep ve nesil davasının olmadığını beyan ediyor.

"Öyle bir cünunum var ki, Divan-ı Harp dehşet ve tahvifiyle tedavisine muktedir olamadı."

Bu ifadeleri ile insanlara karşı korku duygusunun olmadığını ifade ediyor. "Divan-ı harpte idamla yargılandığı halde hayatını hiçe sayarak mahkemeye karşı doğruları haykıran" birinde "korku var" demek mümkün değildir.

"Öyle bir cehaletim var ki, beni ümmî edip, dinar ve dirhemin nakşını okuyamıyorum."

Bu ifadeleri ile de tamah duygusunun olmadığını ifade ediyor. "Tamahkâr birisi olsaydım, bu yeteneklerle çok servet biriktirir böyle yarı ümmi bir halde kalmazdım" diyerek, tamahkâr bir fıtratta olmadığını beyan ediyor.

"Kaldı, ticaret-i uhrevî... Öyle bir ahd etmişim ki, re’sü’l-mâli de kaybetsem mesleğimden dönmeyeceğim. Şimdiden hasâret ediyorum, çok günaha düşüyorum."

Burada uhrevi ticareti dahi niyet ve amacına gaye yapmadığını ifade ederek ihlasın seviyesine işaret ediyor. Gerçekten Üstadımızın hayatını incelediğimizde, davası hep ön planda hep asıl amaç olmuş, ahireti bile bu davaya araç ve vesile yapmamıştır. Risale-i Nur'un tesirli olmasında Üstadımızın bu yüksek ahlakı ve yüce ihlasının çok büyük bir payı bulunuyor.

"Bir şey kaldı, o da şöhret-i kâzibedir. İşte ben ondan usandım, kaçıyorum. Zira uhdesinden gelmediğim çok vazifeyi bana yükletiyor."(3)

Üstadımız bu ifadeleri ile de şöhret peşinde olmadığını beyan ediyor. Davasına ahiret kazancını bile katmayan bir şahsiyetin insanların teveccühü için pest ve aşağılık bir seviyeye düşmesi zaten düşünülemez.

Dipnotlar:

1) bk. Münazarat.

2) bk. age.

3) bk. age.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...