"Kur'an bize yeter." diyenlerle Üstadın "Hakiki tevhid-i kıble Kur'an-ı Kerim'de olur." mealindeki ifadesi aynı değil mi?
Değerli Kardeşimiz;
"O tahayyürde iken, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle kalbime geldi ki: Bu muhtelif turukların başı ve bu cetvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi Kur’ân-ı Hakîmdir. Hakikî tevhid-i kıble bunda olur. Öyle ise, en âlâ mürşid de ve en mukaddes üstad da odur." (Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Üçüncü Mesele...)
"Kur’an bize yeter" diyen birisi şeriatın diğer üç delili olan sünnet, icma ve kıyası reddetme niyeti ile diyorsa, bu kişi dalalete sapmış demektir.
Hak olan Ehl-i sünnet itikadında, şeriatın dört delili beraberce kabul edilmek zorundadır. Aksini iddia eden yolunu şaşırmış sapkın kimsedir. Günümüzde bazı ilahiyatçıların "Kur'an bize yeter" deyip, sünnet ve icmayı inkâr etmeleri bu kabildendir.
Üstad'ın fikirleri ve eserleri ortadadır, böyle bir iddia içinde olması söz konusu değildir. Üstad'ımızın "Kur'an'dan başka kitaba bakmadım" demesi, meslek ve meşrep tesis etme noktasında herhangi bir mesleğe tabi olmadan yeni bir meslek oluşturması manasındadır.
Meselâ; Üstad'ımız Nakşiliği, Kadiriliği taklit etmeden Nur mesleğini Kur'an'dan istifade ederek ahzetmiştir. Üstad'ımızın "Kur'an'dan başka kitaba bakmadım" ifadesi, buna matuftur. Yoksa (hâşâ) sünnet, icma ve kıyası reddetmek manasında değildir.
Risale-i Nur ve Nur mesleği, bir mezhep değil ki dört delil üzerine gitmek zorunda olsun. Bir ayeti veya birçok ayeti kendine ölçü alıp yeni bir meslek kurulabilir.
Risale-i Nur mesleği dört esas üzerine bina edilmiştir. Bu dört esas, Kur'andan alınan dört ayetin irşadıyla dört hatvede (adımda) şöyle izah edilmiştir.(bk. Sözler, Yirmi Altıncı Söz, Zeyl)
1. Hatve: Nefsi temize çıkarmamak.
"...Nefislerinizi temize çıkarmayın..." (Necm, 53/32)
Nefsini temize çıkaran, acz ve fakrını göremez. Nefsin acizliğini ve fakirliğini görebilmek için, önce bu ayetin emrine riayet etmek gerekir. Zira kusursuz bir nefis telakkisi, acz ve fakrı anlamaya engeldir.
2. Hatve: Ölüm ve hizmette nefsi düşünmek, zevk ve arzularda unutmak.
"Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir.” (Haşir, 59/19)
Nefsini yani yaratılış gayesini unutmayan kişi, varlık ve benlik davasında bulunmaz. Nefsini unutan, yaratılış gayesini bilmeyen, ahireti düşünmeyen kişi de nefsinin esiri olur ve felakete sürüklenir.
3. Hatve: Kusuru kendinde görüp, iyilikleri Allah’tan bilmek.
"Sana her ne iyilik erişirse Allah'tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi nefsindendir..." (Nisâ, 4/79)
Bu ayetin acz ve fakre işareti zahirdir. İnsan nefsinde kusur ve aczden başka bir şey görmemelidir.
“Çünki insanın yaptığı kemalât ve iyiliklerde hakkı yoktur; mülkü değildir, onlara güvenemez.” (Mesnevi-i Nuriye)
İnsan yaptığı iyiliklere sahip çıkamaz, kendi meziyeti ile iftihar edemez ve gururlanamaz. Zira her hayır ve her güzellik Allah’tandır, O’nun ihsanıdır. Başımızdaki saçları biz yapmadığımız gibi, ağacın başındaki meyveleri de ağaç yapmış değil. Ne biz failiz (o işlerin yapıcısıyız), ne de o ağaç. O halde, ne saçlar bizim kendi malımız, ne de meyveler o ağacın.
Bizden bir iyilik sudur ettiğinde kendimizi suyun çıktığı toprak yahut ışığın aksettiği ayna gibi görmeliyiz. “Toprak suyu yapmadığı gibi ben de bu iyiliğin gerçek faili değilim. Veya ışık aynanın malı olmadığı gibi, bu kemalat da benim değil” demeliyiz. Ancak, o iyiliğe mazhar olduğumuz için de Rabbimize şükretmeliyiz. Her kimde bir meziyet, güzellik ve kemal varsa, İlahî birer ihsandır, ikramdır.
Yüce Allah insanı en mükemmel bir şekilde terbiye etmiş, mahlûkatın en şereflisi olarak yaratmış, akıl, şuur ve nutuk gibi en büyük nimetleri ona ihsan etmiştir. Arıyı bal yapabilecek şekilde terbiye eden, ipek böceğini ipek dokuyabilecek biçimde yaratan, ağacı meyve verecek şekilde tanzim eden Allah, insanı da hayırlı işler yapabilecek bir fıtratta ve kabiliyette yaratmıştır. Arı balıyla, ağaç meyvesiyle, tavuk yumurtasıyla, sığır sütüyle iftihar edemeyeceği gibi, en mükemmel bir istidatta ve hayırlı işler yapabilecek bir fıtratta yaratılan insan da meziyetleriyle iftihar edemez, iyilikleriyle gururlanamaz.
Bütün aynalarda tecelli eden ışık, güneşten geldiği gibi, insandaki her güzellik de Allah’tan gelmektedir. İnsana düşen meziyetleriyle ve iyilikleriyle gururlanmak değil, o nimetlerden dolayı Rabbine şükretmektir. İnsana yakışan şöhret değil, tevazudur, kendini methetmek değil, istiğfardır.
4. Hatve: Benliği unutup, kendi varlığını, Allah’ın esma tecellilerine bir ayna olarak bilmek.
"...Her şey helak olup gidecekdir, onun zatı (onun rızasına uygun olan ameller) müstesna." (Kasas, 28/88)
Bu ayet insanın varlık ve benlik noktasından bir hiç olduğuna işaret ediyor ki acz, fakr ve tefekkürün temeli de zaten bu hiçliğe dayanıyor. Dünya ve içindeki her şey fanidir, helak olucudur. Ancak, iman, ibadet, fazilet ve hakkı hizmet gibi ulvi vazifeler ahirette nice sevap meyveleri verdiğinden helak olmazlar. Nur Mesleğinde her şeyi mana-yı ismiyle yani Allah’ın esmasına ayine olma cihetiyle bilmek, seyretmek ve tefekker etmek esastır. Bunlar ise helake gitmezler. Eşyanın ve hadisatın mana-yı ismiyle bakılan yüzü ise helake gider.
İlave bilgi için tıklayınız:
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü