Her şey Nur-u Muhammedî'den mi halk olundu? Öyle ise, şerlerin yaratılmasını nasıl değerlendireceğiz?
Değerli Kardeşimiz;
"Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne Güneş, ne Ay, ne cin ve ne de insan vardı." (Aclunî, Keşfu'l-Hafa, 1/265-266)
Üstad Hazretleri bu noktaya şöyle işaret ediyor:
"Eğer o âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur."
"Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur."
"Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur."
"Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur." (Mesnevî-i Nuriye, Habbe)
Nasıl ağaç, bir çekirdekten çıkıp en sonunda yine meyvede tekrar çekirdek şeklinde toplanıyorsa, kâinat ağacının ilk çekirdeği de Peygamber Efendimizin (asm) nuru olduğu gibi, bu ağacın en mükemmel ve en son meyvesi yine onun ibadet ve kulluğudur.
Evet, yukarıdaki hadiste de ifade edildiği gibi, ilk yaratılan madde Peygamber Efendimizin (asm) nurudur ve bütün kevniyat ise bu nurdan icat edilmiştir. Bu noktadan, Peygamber Efendimizin (asm) nuru kâinat ağacına bir çekirdeklik vazifesini görmüş. Aynı kâinat ağacının en mükemmel meyvesi ve neticesi yine Peygamber Efendimizin (asm) ubudiyet ve kulluğu olmuştur.
Özetle, Allah’ın ilk yarattığı şey yani yokluğun bağrına atılan ilk varlık tohumu, Hz. Peygamber (asm)’in nurudur. Çünkü varlığın çekirdeği, özü ve hülâsası O’dur. İnsanlığın iftihar tablosunun varlığı, varlık için hem bir nihai yaratılış sebebi ve hem de bir finaldir. Varlık, onun vücuda gelmesi için yaratılmıştır.
Üstat hazretleri, vücudun yani varlığın hayr-ı mahz, ademin ise şerr-i mahz olduğunu beyan eder. Bütün şerler, hayırların terkinden doğmaktadır. Bu terki isteyen ve kesb eden ihsandır. Bu imtihan dünyasının bir icabı olarak da Allah, hayır olsun, şer olsun kul neyi dilerse onu yaratır. Üstadımızın beyan ettiği gibi, “Kesb-i şer şerdir, halk-ı şer şer değildir.” Yani, şerri yaratmak değil, kesbetmek, işlemek şerdir.
En büyük şer, imansızlıktır. İmansızlık imanın terk edilmesinden doğar. Yoksa imansızlık diye ayrı bir mahlûk yoktur. Keza, bütün ahlâksızlıklar güzel ahlâkın terkinin neticeleridir. Yine bütün zulümler de adaletten sapmanın zehirli meyveleridirler. Örnekler çoğaltılabilir.
Öte yandan, bütün peygamberler ismet sıfatı ile muttasıftırlar, günahlar onlara ilişemez. Onlar (as.) bütün himmetlerini davalarını anlatmakta, insanları tevhide ve ebedî saadete kavuşturmakta kullanırlar. Her şeyi hayra hizmetkâr ederler. Nitekim “Benim şeytanım bana teslim oldu.” (Tirmizi, Rada 17; Müsned, III/309) hadîs-i şerifi de bunu teyit etmektedir.
"Bir şerr-i cüz'î gelmemek için bin hayrı terketmek, hikmet ve adâlete münâfidir. Çendan şeytan yüzünden ekser insanlar dalâlete giderler. Fakat ehemmiyet ve kıymet, ekseriyetle keyfiyete bakar, kemmiyete az bakar veya bakmaz."
Yaratma noktasından, şer ve çirkin diye bir şey yoktur. Her şey ya bizzat güzeldir ya da neticeleri itibarı ile güzeldir. Bu noktadan bakıldığı zaman, hakikatte ve yaratma hususunda şer diye bir şey yoktur. Şerri binlerce hikmete ve maslahata binaen yaratmak şer ve çirkin değil, ancak yaratılan o şerri irtikâp etmek şerdir ve çirkinliktir.
Ateşin faydalarından biri yemeklerimizi pişirmesidir. Onun en büyük ve en mühim vazifesi ise; cehennemde kâfirleri, müşrikleri ve din düşmanlarını yakması olacaktır. Şeytan ateşten yaratıldı, kendini üstün görüp kibirlendi, Âdem’e secde etmediği için İlâhî rahmetten kovuldu ve arzusu üzerine kendisine kıyamete kadar insanlara musallat olma, onları yoldan saptırma izni verildi. Ona dokunan ve ona uyan yanar, dokunmayan, uymayan ve onunla mücadele eden ise manen terakki eder, Rabbinin rızasına nail olur.
Şeytanlar, meleklere ve hayvanlara musallat olmadığı için onların makamları sabittir. Eğer insan nefsine kötülüğü emretme özelliği verilmemiş olsaydı ve ona şeytan musallat edilmeseydi, insanların manen terakki etmeleri söz konusu olmaz, dereceleri de meleklerdeki gibi sabit kalırdı.
Bu müsabaka meydanında firavunlardan enbiyaya kadar uzun bir terakki mesafesi vardır. Nefis ve şeytanla mücadele cennet gibi ebedî bir saadeti netice verir. Eğer şeytan ile mücahede olmasaydı elmas ve kömür hükmündeki kabiliyetler aynı mertebede kalırlardı. Kabiliyetler bu mücahede sayesinde inkişaf etmektedir. Demek şeytanın yaratılmasında büyük hikmetler gizlidir.
Şerlerin yaratılması şer değildir, şerri işlemek şerdir. Ateşe dokunan yanar, dokunmayan aynı ateşte yemeğini pişirir. Elini yakan kişi, ateşin yaratılışı şerdir diyemez.
Küçük bir zarar gelmesin diye büyük bir faydayı netice verecek bir işi terk etmek, büyük bir zarardır: “Hayr-ı kesir (büyük hayır) için, şerr-i kalil (küçük şer) kabul edilir” mühim bir kaidedir.
Vatanımızın bekası ve milletimizi selameti için nice kahraman vatan evlatlarımız şehit düşüyor, içimiz yanıyor. Eğer asker ve polis şehit düşmesin diye cihat terk edilirse, yarın daha büyük felaketler yaşanır, devletin bekası tehlikeye düşer ve telafisi mümkün olmayan daha büyük şerlere kapı açılır.
Hem meselâ yağmur yağdırılmasında binlerce güzel neticeler ve hikmetler vardır. Yağmurun biraz fazla yağdırılması durumda bazen sel baskınları olabiliyor. Bazı kimselerin evini su bastı, tarlasına zarar verdi diye; “‘Yağmur rahmet değil, şerdir” denilmez.
Onun için hikmet ve hayır, küçük zararlara ve şerlere bakmaz, neticede hâsıl olan küllî hayra bakar.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü