Cenab-ı Hakk'ın varlığı kabul edilmezse, her zerre akıllı ve şuurlu olmalı. Demek "Kün" emrine muhatap olan her şeyde akıl var!

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Akıl insanda da var, ama icat ve yaratmadan acizdir. Haliyle yaratmak için akıl tek başına kâfi değildir. Bir şeyi yaratmak için sonsuz ilim, irade, kudret, kelam, sem, basar ve hayat gibi sıfatlar gerekiyor. Bu sıfatlardan birisi eksik olsa yaratma olmaz. Meselâ; sonsuz ilim olsa ama sonsuz kudret olmazsa bir varlık vücuda gelmez. Her şeyi bilmek, onu yaratmaya gücü yetmek ve yaratmayı irade etmek lazımdır. Bu yedi sabit sıfat ulûhiyetin vacip ve lazım sıfatlarıdır, bunlardan birisi olmazsa icat ve yaratma olmaz.

Risale-i Nur'da, “Zerre bütün bu muazzam işleri ya kendi yapıyor” derken zerreyi İlah varsayarak bu ifadeyi kullanıyor.

Mesela, güneş bütün parlak ve şeffaf şeyler üstünde tecelli ediyor, ışığını ve ısısını veriyor. Şayet o parlak şeyler üstünde tezahür eden ısı ve ışığın bir tek güneşten geldiği kabul edilmezse, o her şeffaf şeyin içinde hakiki ve bizzat küçük bir güneşçiğin olduğunu kabul etmek gerekir. Bu da bir güneşe bedel milyonlarca güneşi kabul etmek demektir ki, bunu da hiçbir akıl kabul etmez.

Aynen bunun gibi, bir tek Allah’ı kabul etmeyen zerreler adedince İlahları kabul etmek zorundadır. Zira her bir zerrede İlahî isimler tecelli etmektedir. Güneşin yedi rengi bir aynada nasıl tecelli ediyorsa, Allah’ın yedi ezelî sıfatı da bir zerrede tecelli ediyor.

Bir harfin kâtipsiz olması mümkün değilken, bir kitabı tesadüfe veya kalem ve mürekkebe havale etmek nasıl mümkün olur.

Netice olarak, bir tek Allah’ı kabul etmeyen sebepler sayısınca İlahları kabul etmek mecburiyetindedir. Zira Allah her şeyi harika ve mükemmel olarak yaratmış. Bu mükemmel sanat ve nakışları şuuru ve ilmi olmayan sebeplere vermek, kör, sağır, dilsiz tabiat yaptı demek, ya da failsiz olarak kendi kendine meydana geldi demek, ahmaklıktan başka bir şey değildir.

Burada zerreye şuursuz denilmesi icat edememe noktasındandır. Yoksa Allah insanda olduğu gibi bizim idrakinden aciz olduğumuz emri dinleyebilecek bir şuuru zerrede de yaratabilir. Her akıl ve şuur sahibine ilahlık payesi verecek olsak, bütün insanlar, cinler ve meleklerin İlah olması gerekirdi ki, bu bir hezeyandır.

Gözümüzün bir hücresindeki bir zerreyi misal alarak düşünelim. Bu zerre kendi başına buyruk olarak çalışıyor değildir. Yaptığı iş, vazife yaptığı hücreye bakmakta, hücre ise gözün tamamına nazar etmekte, göz ise sinir sistemi ve damarlar yoluyla bütün beden ile bağlı bulunmaktadır. O atomun ihatalı bir ilmi olması, yani göz hücresinden bütün bir bedene kadar her organı bilip tanıması gerekir ki ona göre adım atsın. Beden de kâinatın tümünden süzüldüğüne göre, göz hücresindeki bir tek atomun yaratıcısı, sahibi ve mâliki ancak bütün kâinatın Hâlıkı olabilir.

“Her mevcuda müteveccih birer yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsaydı...” (32. Söz)

Cümlesinden maksat, bütün kâinata tasarruf edip hükmedecek sonsuz bir ilme, mutlak bir iradeye ve nihayetsiz bir kudrete sahip olmak mânâsındadır.

Mesela, bir arının hayatının varlığı ve devamı için bütün kâinat çarklarının işlemesi ve hareket etmesi gerekir. Güneş, su, hava, toprak, elementler, hassas bir nizamla, mütenasib ve ölçülü bir şekilde beraber hareket etmeden bir canlı varlığını ve bekasını devam ettiremez. Bu yüzden arının hayatının teşekkülü için bütün kâinat ve kâinattaki sebeplerin hassas ve ölçülü bir surette çalışması ve hareket etmesi gerekiyor. Bu sebeplerden bir tanesi vazifesini terk etse hayat teşekkül etmez ve devam etmez.

Mesela, dört ana unsur olan güneş, hava, su ve topraktan biri olmasa hayat olmaz. Yıldız ve galaksiler sistemli ve muvazeneli hareket etmeseler yine hayat olmaz. Zira bir yıldız zerre kadar mihverinden çıksa, bütün kâinat fabrikasını yerle bir eder.

Bu da gösteriyor ki, hayat bütün kâinattan süzülüp gelen bir damla, bir meyve, bir neticedir. Küçük bir arı, hayat sayesinde bütün kâinatla alakadar olup bütün sebeplerin bir neticesi oluyor. Yani arı basit bir cüz iken, hayat ile bütün kâinatla alakadar oluyor ve küllî hükmüne geçiyor; o azametli şeyler arıya yani hayata hizmet ediyor.

İşte hayatın üstünde bütün kâinatın hakkı ve hizmeti olması, nihayetsiz mühürleri sınırsız imzaları gösteriyor. Yani hayata sahip olmak, bütün kâinata sahip olmakla mümkündür. Demek arıya hayatı kim veriyorsa, bütün kâinata da sahip olup hükmeden de odur. Zira hayat ile kâinat muttasıl ve birbiri ile sıkı bir bağ içindedir. Arı ile kâinat arasındaki her bir bağ, Allah’ın hayat üstündeki taklit edilmez mührünü gösteriyor. Hayat öyle bir san’at ki, onu Allah’tan başka kimse yapamaz ve taklit edemez.

Netice olarak, arıya hayatı verecek zâtın, arının hayatında hizmet eden bütün unsurlara ve sebeplere müteveccih birer yüzü ve bakar birer gözü ve geçer birer sözünün bulunması, yani bunların hükmünün geçmesi gerekir. Yoksa arıya hayatı bahşedemez. Bu sebepledir ki Allah her bir sebebin arkasında sonsuz ilmi, mutlak iradesi ve nihayetsiz kudreti ile hâzır ve nâzırdır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...