Block title
Block content

Otuz Üçüncü Söz´ün On Sekizinci Pencere'sini izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"On Sekizinci Pencere"

اَوَلَمْ يَنْظُرُوا فِى مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ  ["Onlar, göklerin ve yerin iç yüzüne (özüne) bakmadılar mı?" (A’râf, 7/185)]  

"Yirmi İkinci Sözde izah edilen şu temsile bak ki: Nasıl mükemmel, muntazam, san’atlı, saray gibi bir eser, bilbedâhe, muntazam bir fiile delâlet eder. Yani, bir bina, bir dülgerliğe delâlet eder. Ve mükemmel, muntazam bir fiil, bizzarure, mükemmel bir fâile ve mahir bir ustaya, bir dülgere delâlet eder. Ve mükemmel usta ve dülger ünvanları, bilbedâhe, mükemmel bir sıfata, yani san’at melekesine delâlet eder. Ve mükemmel sıfat ve o mükemmel meleke-i san’at, bilbedâhe, mükemmel bir istidadın vücuduna delâlet eder. Ve mükemmel bir istidat ise, âli bir ruh ve yüksek bir zâtın vücuduna delâlet eder.

Öyle de zeminin yüzünü, belki kâinatı dolduran müteceddid eserler, bilbedâhe, gayet derece-i kemâlde bulunan ef’âli gösteriyor."

"Ve şu nihayet derecedeki intizam ve hikmet dairesindeki ef’âl, bilbedâhe, ünvanları ve isimleri mükemmel olan bir fâili gösteriyor. Çünkü muntazam, hakîmâne fiiller fâilsiz olmadığı, kat’iyen malûm."

"Ve son derece mükemmel ünvanlar, o fâilin son derece kemâldeki sıfatlarına delâlet eder. Çünkü, fenn-i sarfça, nasıl ism-i fâil masdardan yapılır. Öyle de unvanların ve isimlerin dahi masdarları ve menşeleri, sıfatlardır. Ve son derece-i kemâlde sıfatlar, şüphesiz, son derece mükemmel olan şuûnât-ı zâtiyeye delâlet eder."

"Ve kabiliyet-i zâtiye, tabir edemediğimiz o mükemmel şuûn-u zâtiye, bihakkılyakin, hadsiz derece-i kemâlde olan bir zâta delâlet eder."

"İşte, bütün âlemdeki âsâr-ı san’at ve bütün mahlûkat, herbiri birer eser-i mükemmel olduğundan, herbiri bir fiile; ve fiil ise isme; isim ise vasfa; ve vasıf ise şe’ne; ve şe’n ise zâta şehadet ettikleri için, masnuat adedince, birtek Sâni-i Zülcelâlin vücub-u vücuduna şehadet ve ehadiyetine işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla, silsile-i mahlûkat kadar kuvvetli bir tarzda bir mirac-ı marifettir. Hiçbir cihette içine şüphe girmeyen müteselsil bir burhan-ı hakikattir."

"Şimdi, ey biçare münkir-i gafil! Silsile-i kâinat kadar kuvvetli şu burhanı neyle kırabilirsin? Şu masnuat adedince hakikatin şuâını gösteren hadsiz delikli ve kafesli şu pencereyi neyle kapatabilirsin? Hangi perde-i gafleti üstüne çekebilirsin?"
(1)

Burada, Cenab-ı Hakk’ın hem zatının, hem şuunatının, hem sıfatlarının, hem isimlerinin, hem yaptığı iş ve icraatlarının ve eserlerinin nihayetsiz kemalde ve cemalde olduğunu, baştan aşağıya, aşağıdan başa doğru gösteriliyor. Eserden yola çıkılarak, eser sahibinin zatı, sıfatı ve isimleri hakkında bilgi ediniliyor. Onun meleke ve mahareti hakkında bir kanaate ulaşılma hedefleniyor.

Felsefe ve ilm-i kelamda, en sağlam yol ve ikna edici delil, eserden müessire doğru gitmek olarak kabul edilmiştir. Yani, eser sanatlı ve hikmetli ise, eser sahibi de sanat ve hikmet sahibidir, neticesine ulaşmak gibi. Ortada mükemmel bir sanat harikası vardır. Bu sanat harikasına sahip olmak için, o sanatta görünen isimlere sahip olmak gereklidir. O isimlere sahip olmak, sıfatlara sahip olmayı gerektirir. O sıfatlar ise, zatın hal ve keyfiyetinden kaynayıp geliyor, yani, şuunattan geliyor. O şuunatın mahalli ve dayandığı yer ise, ulvi bir varlık olan Zatı Akdes'dir.

Allah’ın mükemmel icraat ve sanatlarının arkasında, mükemmel isimler işliyor. O isimler, farklı mana ve tecelliler ile, eser ve sanata şekil ve estetik katıyor. O mükemmel, sayısız isimlerin arkasında ise, mükemmel, ezeli ve ebedi, yedi sıfat duruyor. Bu yedi sıfat, yani hayat, ilim, irade, kudret, sem’, basar ve kelam isimlerin gerçek arka planıdır. Yani bütün isimler bu yedi sıfattan türer, çıkar. Bu yedi sıfat olmasa, isimler işlemez, çalışmaz. Bu yedi sıfat, biri birisiz olmaz. Yani, ilim, kudretsiz, kudret ilimsiz olmaz. Hepsi birbirine lazım ve vacip derecesinde lüzumludur.

 Bu mükemmel yedi sıfat da, şuunat-ı Zatiye dediğimiz, Allah’ın zatına ait, anlamaktan aciz olduğumuz, ama varlığını ve tecellilerini gördüğümüz, hal ve keyfiyetlerden kaynayıp geliyor. Lezzet-i mukaddese, memnuniyet-i mukaddese gibi. Bu şuunatlar, sıfatların mebdeidir, yani başı ve ilk çıkış noktasıdır. Bu mükemmel şuunat da, mükemmel bir Zat’a dayanır ve mükemmel bir Zat-ı Akdesi bize gösterip ispat eder.

 Şuunat-ı İlahiye: Şuunat, şe’nin çoğulu. Şe’n için Türkçemizde tam bir karşılık bulamıyoruz. En yakın mânâ olarak “şan, hal, tavır, kabiliyet” deniliyor.

Hâlık (yaratıcı) Allah’ın bir ismidir. Hâlıkıyet ise şe’nidir. Yâni, yaratıcı olmak Allah’ın şânındandır. Bu hâlıkıyetini icra etmek diledi mi, bu dilemeyi, yâni bu iradeyi, ilim, kudret gibi sıfatlar takib ediyor ve halk (yaratma) fiili icra ediliyor. Böylece yaratılan o mahlûkta Hâlık ismi tecelli ediyor.

Rab’da Cenâb-ı Hakk’ın bir başka ismi. Rab, terbiye edici demektir. Rububiyet (terbiye edici olmak) ise Allah’ın bir şe’nidir.

Bütün İlâhî isimler böylece düşünüldüğünde, her birinin şuunât-ı İlâhiyyeden bir şe’n’e dayandığı anlaşılır.

Sevmek, lezzet almak, hoşlanmak insan için birer şe’ndir. Allah da mahlûkatını sever ama, bizim bir eserimizi sevmemiz gibi değil. İşte bu İlâhî muhabbeti, mahlûkatın sevgilerinden ayırmak için “mukaddes” kelimesi kullanılır. Allah’da kulunun ibadetinden memnun olur. Ama bu memnuniyet bir padişahın kendisine itaat eden bir askerinden memnuniyeti cinsinden değildir. İşte bunu zihinlere yerleştirmek için “memnuniyet-i mukaddese” tabiri kullanılıyor. Bunlar da şuunat-ı İlahiyedendirler.

Allah’ın bütün mahlûkatının ihtiyaçlarını görmekte bir lezzet-i mukaddesesi vardır. Ama bu lezzet, bizim bir fakiri giydirmekten yahut doyurmaktan aldığımız lezzet gibi değildir.

“Her bir faaliyette bir lezzet nev’i vardır.” hakikatından hareket ederek kâinata nazar ettiğimizde, Cenâb-ı Hakk’ın her bir fiilini icra etmekte, her bir ismini tecelli ettirmekte bir lezzet-i mukaddesesi olduğu aklımıza görünür. Bu lezzetin keyfiyetini ise akıl idrak edemez. Zira, akıl ancak mahlûkat sahasında düşünebilir.

Mükemmelden mükemmel iş çıkar; sıradan, sanatsız, kusurlu işler çıkmaz. Bu sıralamayı her isim ve sıfat için tatbik edebiliriz. Kainattaki bütün cemal ve kemaller toplansa, O zatın cemal ve kemali yanında bir lem’a, bir pırıltı mesabesinde kalır.

İnsan aklı direk olarak  Zat-ı Akdesin cemal ve kemalini idrak ve anlamaktan aciz olduğundan, basitten başlar, mükemmele doğru kıyasla gider. Kavramak açısından Üstad Hazretleri bu metodu çokça kullanır.

Özet olarak, eserden hareketle eser sahibine intikal etmek, kati ve sağlam bir tevhit yoludur.

(1) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, On Sekizinci Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...