Block title
Block content

Otuz Üçüncü Söz'ün Yirmi Sekizinci Pencere'sini izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Yirmi Sekizinci Pencere"

وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ فِى ذٰلِكَ َلاٰيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ [“Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da Onun âyetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır.” (Rum, 30/22)]

"Şu kâinata bakıyoruz: Görüyoruz ki, hüceyrât-ı bedenden tut, tâ mecmu-u âleme şamil bir hikmet ve tanzim var. Hüceyrât-ı bedene bakıyoruz: Görüyoruz ki, mesâlih-i bedeni gören ve idare eden birisinin emriyle, kanunuyla, o küçücük hüceyrelerde ehemmiyetli bir tedbir var. Mideye nasıl bir kısım rızık içyağı suretinde iddihar olunup vakt-i hâcette sarf edilir. Aynen, o küçücük hüceyrelerde de o tasarruf ve iddihar var."

"Nebâtâta bakıyoruz: Gayet hakîmâne bir terbiye, bir tedbir görünüyor."

"Hayvânâta bakıyoruz: nihayet derecede kerîmâne bir terbiye ve iâşe görüyoruz."

"Kâinatın erkân-ı azîmesine bakıyoruz: Mühim gayeler için haşmetkârâne bir tedvir ve tenvir görüyoruz."

"Âlemin mecmuuna bakıyoruz: Muntazam bir memleket, bir şehir, bir saray hükmünde, âli hikmetler, gali gayeler için mükemmel bir tanzimat görüyoruz. Otuz İkinci Sözün Birinci Mevkıfında izah ve ispat edildiği üzere, bir zerreden tut, tâ yıldızlara kadar, zerre miktar şirke yer bırakmıyor. Öyle birbirlerine mânen münasebettardırlar ki, bütün yıldızları musahhar etmeyen ve elinde tutmayan, bir zerreye rububiyetini dinlettiremez. Bir zerreye hakikî rab olmak için, bütün yıldızlara sahip olmak lâzım gelir. Hem, Otuz İkinci Sözün İkinci Mevkıfında izah ve ispat edildiği üzere, semâvâtın halk ve tesviyesine muktedir olmayan, beşerin simasındaki teşahhusu yapamaz."

"Demek, bütün semâvâtın rabbi olmayan, bir tek insanın simasındaki alâmet-i farika olan nakş-ı simâvîyi yapamaz. İşte, kâinat kadar büyük bir pencere ki, onunla bakılsa, اَللهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ وَكِيلٌ - لَهُ مَقَالِيدُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ [“Allah her şeyin yaratıcısıdır. O her şey üzerinde hakkıyla görüp gözeticidir. Göklerin ve yerin tedbir ve tasarrufu Ona aittir.” (Zümer, 39/62-63)] âyetleri, büyük harflerle kâinat sahifelerinde yazılı olduğu gibi, akıl gözüyle de görülecek. Öyle ise, görmeyenin ya aklı yok, ya kalbi yok. Veya insan suretinde bir hayvandır."(1) 

Kainatta en küçük şeyden en büyük şeye kadar, her şeyde bir hikmet bir fayda bir maslahat var, hiçbir şey faydasız ve hikmetsiz değildir. Bütün bu hikmet ve faydalar bize sonsuz hikmet sahibi Hakim bir Zatı gösterip tanıttırıyor. Kainatta hikmet ve faydanın hükmettiğini bize gösteren en zahir delil, bugünkü fen ilimleridir. Mesela tıp ilmi insan bedeninde çalışan hücrelerden tut ta azalara kadar her şeyin mükemmel bir hikmet ve vazife ile çalıştıklarını gösteriyor.

Sadece karaciğerin dört yüze yakın hikmet ve faydası olduğunu tıp ilmi beyan ediyor, daha bunun gibi binlerce hikmet ve fayda insan bedeninde çalışan hücre ve azalarda mevcut. İşte bütün bu hikmet ve faydalar bir intizam ve bir tanzim yani düzenleme ile hasıl oluyorlar. Tanzim ve düzenleme fiilleri de tanzim edici Nazım olan Allah’ı akla ispat ediyor.

Bu tanzim ve düzenleme arkasında da tedvir ve tenvir fiilleri görünüyor. Yani bütün bu olup biten olaylar ancak her şeyi çekip çevirecek sonsuz bir kudret ve nihayetsiz bir ilim ile mümkündür. Bütün bu fiillerin arka cephesinde Allah’ın isim ve sıfatlarını ayna gibi parlıyor ve bize kendisini gösteriyor.

Her insanın sesinden ve yüzünden tut ta parmak izlerine kadar farklı olması ve biribirine benzememesi, Allah’ın sonsuz irade ve kudretinin haşmet ve azametini gösteren delillerdir.

Hazreti Âdem (as)’dan bu yana, bütün insanların suret ve vasıfça birbirilerinden ayrı ayrı olmaları müthiş bir tevhid delilidir. Zira bir simayı yaratacak olan irade ve kudret, diğer simalara benzetmemek için hepsini bilip hepsini iradesi ile ayırıp öyle bir şekil verebilir, yoksa başka türlü olması imkansızdır.

Öyle ise bir insana bir sima verebilmenin yolu, bütün simaları bilmekten ve irade etmekten geçiyor. Bu da sonsuz bir ilim ve irade ile olabilir. Halbuki tabiat dedikleri şey cansız ve şuursuz sebeplerin toplamından hasıl olan zihni bir kuruntudur, aslı asdarı olmayan zihni bir halüsinasyondur. Bunlara bel bağlamak ancak inkar sadedinde söylenmiş avuntulardır.

Demek her insanın farklı olması tabiat ve sebepleri aciz bırakıyor. Zira tabiat denilen mevhum şeyin, sonsuz ilim ve irade sıfatlarına sahip olması imkansızdır. İnsanların, hayvanların, bitkilerin farklı iklim ve coğrafyalara uygun bir tasarım içinde olması, tasarım sahibinin sonsuz ilim, irade ve şefkat sahibi olduğunu kör olana da gösterir.

İnsan ile yaşadığı mekanın mükemmel uyum ve ahengi, nasıl olur da cansız, şuursuz ve kör tabiat ve sebeplere havale edilebilir, anlamak çok zor. Bir balığı kim yaratmış ise elbette balığa uygun ve uyumlu ortamı da yaratan aynı Zat'tır. Böyle sanat ile sanatkar arasındaki lüzumlu gereklilik bağını tabiata havale etmek, ahmaklıktan başka bir şey değildir.

İnsanları tabiat şekillendirmiyor, tam tersi, tabiat denilen şeyi Allah insanların rahatına ve keyfine göre dizayn ediyor, demek gerekiyor.

(1) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Yirmi Sekizinci Pencere.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Yirmi Sekizinci Pencere | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 2908 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...