"Sıfâtı muhîta ve şuunatı küllîye olan bir Zât-ı Akdes'in irade-i küllîye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhitle tecelli-i sıfâtı ve cilve-i ef'âli içindeki Teveccüh-ü Ehadiyetinden hangi şey saklanabilir?.." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Önce muhit ve küllî kelimeleri üzerinde kısaca duralım.

Muhit; “ihata eden, tamamını kaplayan, tümünü kapsayan demektir. İlâhî sıfatların hepsi muhittir, yani bütün mahlûkatı kuşatmıştır.

Küllî ise, ilâhî sıfatların varlık âleminin tümünde birlikte icraat yaptığı manasına gelir. Daha önce de arz ettiğimiz gibi, insanın iradesi cüz’îdir, yani insan bir anda ancak bir şey irade edebilir. Dolayısıyla kudretinin icraatı da cüz’î olur ve insan bir anda ancak bir işle uğraşabilir; onu tamamladıktan sonra ikincisine başlar. Meselâ, insan bir anda iki cümle söylemeyi irade edemediği için iki cümleyi birlikte konuşamaz. Allah’ın sıfatlarının icraatları ise küllîdir. Allah, sonsuz işleri birlikte yapar; sonsuz şeyi birlikte bilir, sonsuz varlıkları birlikte irade edebilir ve yaratabilir.

Muhit ve küllî mefhumlarına mahlûkat âleminden bir misal verecek olursak, atmosfer yeryüzündeki bütün canlıları kuşatmıştır. Havanın sadece kan temizleme vazifesini misal alırsak, atmosfer bütün ciğerleri ihata etmiştir ve hepsinde kan temizleme fiilini birlikte yapar.

"Şuunatının küllî olması"na gelince, bu konuda önce şuunat hakkında kısa bir bilgi vermek gerekir. Şuunat, Türkçede, haller, kabiliyetler şeklinde ifade edilmekle birlikte, Cenâb-ı Hakk’ın şuunatını lügat manasıyla vermek yerine misallerle açıklamak daha doğru olacaktır.

Sıfatları icraata sevk eden şuunattır.

Bir hadis-i kudsîde,

“Ben gizi bir hazine idim, bilinmeye muhabbet ettim de mahlûkatı yarattım.”(1)

buyuruluyor. Allah’ın bilinmeyi istemesi şuunattandır.

Aynı şekilde lütuf ve kahır da sıfatları icraata sevk eder ve layık olanlara lütufta bulunulur yahut ceza verilir. Bunlar da şuunattandırlar.

“Rahmaniyet, rahîmiyet, hakîmiyet, âdiliyet gibi tabirler, Cenab-ı Hakk'ın hem isim, hem fiil, hem sıfat, hem şe'nlerine işaret ederler.”(2)

Kâinat yaratılmadan da Allah’ın rububiyeti yani terbiye ediciliği vardı, ancak henüz hiçbir varlığı yaratmamış ve terbiye etmemişti. Terbiye ediciliğini icra etmek dilediğinde mahlûkatı yarattı ve terbiye etti. Böylece Rab (terbiye edici) ismini tecelli ettirdi.

Cenâb-ı Hakk’ın, sıfatları gibi şuunatı da küllîdir. Allah, hadsiz eşyayı birlikte terbiye eder.

“Kudret-i mutlaka” ise, bir başka güç tarafından kayıtlanması, icraatına engel olunması muhal olan kayıtsız kudret demektir.

Bu açıklamalara göre, söz konusu cümlenin mânâsını şöyle özetleyebiliriz:

Cenâb-ı Hak, varlık âlemindeki icraatını küllî şuunatı ve yine küllî iradesiyle, mutlak kudretiyle, muhit ilmiyle yapar. Sıfatlarını böylece tecelli ettirir, fiillerini bu şekilde icra eder. Bu küllî ve muhit tasarruftan hiçbir şey hariç kalamayacağı gibi, hiçbir şey de saklanamaz.

Şu var ki, bu küllî icraat içinde her bir ferdin her türlü ihtiyacı, onları karşılayacak İlâhî isimlerin tecelli etmesiyle görülmektedir. Yani, umumî tasarruf ve icraat içinde her bir fertle de -tabiri caiz ise- hususî bir alaka söz konusudur.

“Teveccüh-ü Ehadiyet” ifadesi, bu mânâyı ders veriyor. Hem sıfatların küllî ve muhit oldukları, hem de her ferdin her ihtiyacının hususî olarak görüldüğü düşünüldüğünde hiçbir şeyin o ilâhî teveccühten saklanamayacağı, uzak kalamayacağı ve yine hiçbir şeyin O’na ağır gelmeyeceği, açıkça anlaşılır.

Dipnotlar:

1) bk. Acluni, Keşfü'l-Hafa, II/132.

2) bk. Şuâlar, Dördüncü Şuâ.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...