"Şu temsilde bir noktayı nazara almak lâzım ki, padişah eğer âciz olmazsa, surî olduğu gibi mânevî cihetinde de iktidarı olsa, o vakit ferik, müşir, mülâzım gibi eşhası tevkil etmez, bizzât her yerde bulunur..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Çok Risalelerde izah ve ispat edildiği gibi, sebepler sadece zâhirî birer perdedirler, iş gören kudret-i Samedaniyedir. “La havle vela kuvvete illa billâh” hakikatince, hiçbir varlığın kuvveti zâti değildir, Allah’ın bir ihsanıdır. Kuvvet ile iş gören her varlık, Üstadımızın o güzel temsiliyle, “güneşten aldığı ziyayı karanlıklı hanesine aksettiren bir ayna” gibidir.

Varlığı ezelî ve ebedî olan ancak Allah’tır. Her varlık hadîstir ve fânidir. Yani sonradan yaratılmıştır ve bir gün ölümü tadacaktır. Bu fâni varlıkların kuvvetleri de kendileri gibi hadîs ve fânidir.

Yine Nur’larda önemle işlendiği gibi “Her şey her şeyle bağlıdır, her şeyi yapamayan bir şeyi yapamaz.”

"Şu temsilde bir noktayı nazara almak lâzım ki: Padişah eğer âciz olmazsa, surî olduğu gibi, manevî cihetinde de iktidarı olsa; o vakit ferik, müşir, mülazım gibi eşhası tevkil etmez. Bizzât her yerde bulunur."(1)

Zâtî olan kudret-i ezeliye için birle binin, azla çoğun, fert ile nevin fark etmediği, hepsini aynı kolaylıkla yarattığı ve idare ettiği Risale-i Nur’un birçok dersinde, özellikle Yirminci Mektub ve Yirmi Dokuzuncu Söz’de izah ve ispat edilmiştir.

Bütün bu derslerden çıkan ortak netice, Allah’ın varlık âlemindeki tasarrufu bir padişahın ülkeyi idare etmesine hiç benzemez. Padişah, sadrazamdan muhtara kadar herkese muhtaçtır. Allah ise sebeplerin de neticelerin de yaratıcısıdır; ağacı da yapan O’dur, meyvesini de. Şu var ki, bu hikmet dünyasında bazı meyveleri doğrudan yaratmak yerine sebeplere bağlamıştır. Kavun, karpuz gibi bazılarını da ağaçsız olarak ince bir saptan çıkarmaktadır. Ay'ı döndüren Dünya değil, Güneş'tir. Güneşi sevk ve idare eden ise İlâhî kudrettir.

Veli bir padişahın bütün işleri bizzât gördüğü halde, bazı şahıslarda temessül etmesi, sebeplerin perdesi arkasında bütün işleri bizzât Cenâb-ı Hakk’ın gördüğüne latif bir misâl olarak verilmiştir.

(1) bk. Sözler, Otuz Birinci Söz, İkinci Esas.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Adem68474

Tâ daire-i a'zamiyesinin unvanı olan arş-ı a'zamına girecek, tâ Kab-ı Kavseyn'e, yani imkân ve vücub ortasında Kab-ı Kavseyn ile işaret olunan makama girecek ve Zat-ı Celil-i Zülcemal ile görüşecektir ki şu seyr ü sülûk ise mi'racın hakikatidir. İZAH EDERMİSİNİZ?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Tâ daire-i a'zamiyesinin unvanı olan arş-ı a'zamına girecek,

Arş-ı azam; “Arş; Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır.” yani bütün varlığın içini/dışını, sağını/solunu, altını/üstünü, başını/sonunu içine alan çok geniş ve kapsamlı bir terimdir.

Kısaca arş-ı azam varlığın bütün boyutlarını temsil eden külliyetli bir kavramdır. Allah resulünü miraç ile arş-ı azamla ifade edilen bütün varlıkları müşahade ettirmiştir.

Tâ Kab-ı Kavseyn'e, yani imkân ve vücub ortasında Kab-ı Kavseyn ile işaret olunan makama girecek.

"Kab-ı kavseyn, miraç mucizesinin en son ve en ileri safhasında, Peygamber Efendimiz (asm.)'in rüyete mazhar olduğu, manevî makamın ismidir.

Kavseyn iki yay demektir. Bu ifade mecazîdir. Nur Külliyatı'nda, Kab-ı Kavseyn için, “imkân ve vücub ortasında Kab-ı kavseyn ile işaret olunan makam,” denilmektedir.

Buna göre, söz konusu teşbihteki yaylardan birisi imkân, diğeri ise vücub olmaktadır. İmkân, bütün mahlûkat âlemini; vücub ise, zât, şuunat, sıfat, efal ve esmânın tümünü ifade eder. Efendimizden başka hiçbir fani bu makama çıkmaya nail olamamıştır.

ve Zat-ı Celil-i Zülcemal ile görüşecektir ki şu seyr ü sülûk ise miracın hakikatidir.

Miracın finalinde Peygamber Efendimiz Allah’ı perdesiz bir şekilde görmüş Onun rüyetine mazhar olmuştur.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...