TÂHİRÎ MUTLU

YİR­MİN­Cİ AS­RIN tam ba­şın­da, 1900 se­ne­sin­de dün­ya­ya teş­rif eden Ta­hi­ri Ağa­bey, Is­par­ta Ata­bey­li­dir. Üs­tad Bediüzzaman’ın ifa­de­siy­le “Kah­ra­man Ta­hi­ri,” iman kur­tar­ma da­va­sı­nın sar­sıl­maz ve ya­nıl­maz ba­ha­dır­la­rın­dan­dır.

Üs­tad’ımı­zın bü­tün va­si­yet­le­rin­de vâ­ris ola­rak adı ge­çen Ta­hi­ri Mut­lu Ağa­bey, Hz. Bediüzzaman’la be­ra­ber De­niz­li ve Af­yon Ha­pish­ane­le­rin­de aynı çatı altında yat­mış­tır. Tahiri Ağabey, Risale-i Nur’un el yazısıyla çoğaltılma dönemlerinde, parmaklarını matbaa tuşları gibi çalıştırarak yazdığı binlerce nüshayı, iman hakikatlerine susamış muhtaçların manevi imdadına göndermiştir. Ve­fat­la­rı­na ka­dar ha­ya­tı ya “med­re­se-i Nu­ri­ye”ler­de ve­ya “med­re­se-i Yu­su­fi­ye”ler­de geç­miş­tir. 3 Ni­san 1977’de İs­tan­bul’da ve­fat etmiş­tir. Me­za­rı İstanbul Ey­üp Sul­tan Kab­ris­ta­nı’nda­dır. Mübarek cenazesinin kaldırılma safahatını başından sonuna kadar takip etme imkanımız olmuştu. Ayrıntılı olarak anlatımı gelecek…

Ta­hi­ri Mutlu Ağa­bey ço­luk ço­cu­ğuy­la be­ra­ber, bü­tün dün­yevî var­lı­ğı­nı, ba­ğı­nı bah­çe­si­ni hizmet yo­lun­da sarf et­miş­tir. Ri­sa­le-i Nur’da muh­te­lif ve­si­le­ler­le bu fedakarlık şöyle te­yit edil­mek­te­dir:

“Bi­zi ve Kas­ta­mo­nu şa­kirt­le­ri­ni kı­ya­me­te ka­dar min­net­tar eden ve müs­tesna ka­le­miy­le Ri­sa­le-i Nur’un he­men umu­mu­nu bu ha­va­li­ye ye­tiş­ti­ren, ev­lât ve pe­der ve va­li­de­le­ri ve re­fi­kası ile Ri­sa­le-i Nur’a hiz­met eden kah­ra­man Ta­hi­ri kar­de­şim!” (Kas­ta­mo­nu Lâ­hi­ka­sı, 258)

“Ta­hi­ri’nin De­niz­li hap­sin­de unu­tul­maz ha­li­sa­ne hiz­me­tiy­le ve Nur­la­ra sar­sıl­maz sa­daka­tiy­le ve ya­nıl­maz ze­kâ­ve­tiy­le ve çe­kil­mez ba­ha­dır­lı­ğıy­la, dai­re-i Nur’da ehem­mi­yet­li ma­kamı için bü­tün bu de­fa­ki mek­tu­bu­nu lâ­hi­ka­ya ge­çir­dik. Baş­ta Nur’un şa­kirt­le­rin­den va­li­de­si Zü­bey­de ola­rak, ak­ra­ba­sı­na ve rü­fe­ka­sı­na se­lâm ede­rim. Ce­nab-ı Hak on­lar­dan ebe­den ra­zı ol­sun! Âmin…” (Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı-I, 161)

Bay­ram Yüksel Ağa­bey “Bir ka­ba­ha­ti­miz­den do­la­yı Üs­tad hid­det­len­di­ği za­man biz ön­ce Ta­hi­ri Ağa­be­yi gön­derir­dik. Üs­tad da, ‘Ta­hi­ri’nin ha­tı­rı için si­zi af­fet­tim!’ der­di...” diye an­latırdı bizlere.

Tevruz Apartmanı’nda Tâhirî ağabeye yaptığımız ziyaretlerde kendisini daha yakından tanıma imkanımız oluyordu. Şöyle: “Ta­hi­ri Ağa­bey dai­ma Kur’an hu­ru­fuy­la ya­zı­lan ri­sa­le­ler­den okur­du. Bir gün bi­ze, ‘Üs­tad ba­na ve Hüs­rev’e ye­ni har­fi ya­sak­la­dı’ de­miş­ti. İşin sır­rı­nı, Üs­tad’ımı­zın Şu­a­lar’da­ki bir mek­tu­bu­nu oku­yun­ca an­la­dık:

“‘Kar­deş­le­rim! Ye­ni hu­ruf­la yaz­dı­ğı­nız iki me­se­le, cid­den te­si­ri­ni gös­ter­di. Bi­rin­ci, İkinci, Üçün­cü Me­se­le­le­ri de ya­zıl­sa çok iyi olur. Fa­kat Hüs­rev ve Ta­hi­ri gi­bi ka­lem­le­ri, Kur’an’a ve Kur’an hat­tı­na mah­sus ve me­mur ol­ma­la­rın­dan ba­na en­di­şe ve­rir. Baş­ka­lar yaz­sa­lar daha mü­na­sip­tir.’ (Şu­a­lar, 304)

“Bir gün Kocamustafa Paşa, Tevruz Apartmanı’nda ar­ka­sın­da ikin­di na­ma­zı kıl­dık. Hiç düşünmeden imam­lık yap­tı­ğı sec­ca­de­yi kat­layıp bir kö­şe­ye atı­ver­dim. Tahiri ağabey gü­le­rek, o muhteşem gür se­siy­le, ‘Ke­çe­li! O, Üs­tad’ın sec­ca­de­si­dir, ni­ye atı­yorsun!’ di­ye ikaz­da bu­lun­du. Her ha­re­ke­ti, her tav­rı, ‘Üs­tad’a sa­da­kat’ öl­çü­sü­nün işa­ret­le­ri­ni taşı­yor­du. Ta­hi­ri Ağa­bey, Üs­tad’ımı­zın du­a­sıy­la ken­di ma­ka­mı­nı bil­me­yen ve­li­ler­den­di...”

“Ta­hi­ri Ağa­bey pek ha­tı­ra an­lat­maz, biz de faz­la so­ra­maz­dık. Fa­kat di­ğer ağa­bey­ler ve ya­kı­nın­da bu­lu­nan­lar, des­tanımsı hiz­met­le­ri­ni hep an­la­tır­lar. Elimizde ses kayıtları da var. Bu kayıtlar Tahiri ağabeyi anlatabilmek için en sağlam, en temel kaynaklarım olmuştur. Kısa bir video görüntüsü de var arşivimde.

İşte Tâhirî Mutlu Ağabey:

“Ta­hi­ri’yi Lüt­fi’nin ye­ri­ne ka­za­na­lım”

Sav kah­ra­man­la­rın­dan Ha­san Kurt Ağabey şöyle an­lat­­tı:

“Atabey’de Lüt­fi Ağa­be­yin ve­fa­tın­dan son­ra İslamköylü Ha­fız Ali Ağa­bey ‘Lüt­fi’nin ye­ri­ni Ta­hi­ri dol­du­rur, Ta­hi­ri’yi onun ye­ri­ne ka­za­na­lım’ di­ye hu­su­sî alâ­ka gös­ter­miş ve Ta­hi­ri Ağa­bey bu şekilde hiz­me­te dâ­hil ol­muş...” Hafız Küçük Lütfi ve Tahiri Mutlu ikisi de Atabeylidir ve aynı yaştadırlar. Üs­tad Haz­ret­le­rinin ­çok yerler­de Ta­hi­ri Ağa­be­ye ‘Lüt­fi’nin ha­le­fi’ di­ye bahsetmesinin sebebi de budur:

“Meh­met Ta­hi­ri, Kü­çük Lüt­fi’nin hay­rü’l-ha­le­fi ve Ata­bey’in kah­ra­­ma­nı, bu ha­va­li­ye nur­lu ve gü­zel he­di­ye­le­ri çok kıy­met­tar­dır.” (Kas­­ta­mo­nu Lâ­hi­ka­sı, 85)

“Ta­hi­ri, dün­ya­da ken­di­si­ni bil­me­sin”

Bay­ram Ağa­bey, Ta­hi­ri Ağa­be­yi bi­ze şöy­le an­lat­mış­tı:

“Ben, Üs­tad’ın Ta­hi­ri Ağa­bey gi­bi hiç­bir ağa­bey­den bah­set­ti­ği­ni du­y­ma­dım. Üs­tad, ‘Ta­hi­ri, dün­ya­da ken­di­si­ni bil­me­sin’ di­yor­du de­vam­lı... Üs­tad bir gün, ‘Ta­hi­ri!’ de­di. ‘Bu­yur efen­dim!’ ‘Azı­cık ken­di­ni bil­mek is­ter mi­sin, bu hiz­met­te is­tih­dam olun­ma­nı mı is­ter­sin?’ ‘Aman efen­dim, aman efen­dim! Ben ken­di­mi bil­mek is­temi­yo­rum, is­tih­dam olun­ma­mı is­ti­yorum’ de­miş­ti. Al­lah ra­zı ol­sun! Ya­ni Ta­hi­ri Ağa­bey gi­bi Nur ta­le­be­le­ri, dua mus­lu­ğu idi. Böy­le bil­has­sa fe­da­kâr ağa­bey ve kar­deş­le­ri­mi­ze, ya­ni Nur ta­le­be­le­ri­ne öy­le dua eder­di ki, Pey­gamber’den (a.s.m.) son­ra bü­tün Nur ta­le­be­le­ri­ne te­ker te­ker dua edi­yor­du. Ve on­da­ki fe­da­kâr­lık hiç­bir kim­se­de yo­ktu...

“Ta­hi­ri Ağa­bey her şe­yi­ni sa­tıp hiz­me­te kul­lan­dı”

Bayram Yüksel: “Üs­tad ha­va al­mak için umu­mi­yet­le her gün ge­zer­di. ‘Ben gı­da­sız ya­şa­ya­bi­li­rim, ye­mek ye­me­den ya­şa­ya­bi­li­rim, ama ha­va­sız ya­şa­ya­mam’ der­di. Bu­nu her gün söy­ler­di. Hat­ta so­ba yak­tık mı he­men pen­ce­re­le­ri açar, ha­va­lan­dı­rır­dı. Üs­tad’ın diz­le­ri ağ­rı­yor­du, çok ra­hat­sız olu­yor­du; diz­le­ri­ni ova­lar­dık. İş­te o za­man ba­kar­dık, Ta­hi­ri Ağa­bey bir cip ve­ya bir fay­ton al­mış gel­miş... Üs­tad, ‘Ev­lât­la­rım, şu­ra­ya da gi­de­lim. Şu te­pe­ye de gi­de­lim der­di. ‘Ama Üs­tad’ım, ben­zi­ni­miz yok!’ der­dik. Bi­zi hiç sık­ma­dı Ta­hi­ri Ağa­bey. O an­da ne ka­dar tar­la­sı var­sa sa­tıp sa­tıp hiz­me­te ver­miş­ti.

“Biz Is­par­ta’ya var­dık, baş­ka kim­se­miz de yo­ktu. Son­ra ba­na bir gün, ‘Ahi, ahi! Da­matla­ra mı ka­la­cak? Al­lah on­la­rın rız­kı­nı ve­rir’ de­di. Ha­ki­ka­ten bir evi kal­mış­tı, onu da sağ­lı­ğında Kur’an’a ver­di. En bah­ti­yar o, her şe­yi­ni ver­di hiz­me­te. Al­lah ra­zı ol­sun! Hiç­bir gün­den bir gü­ne Üs­tad’a ‘Ol­maz efen­dim’ yo­ktu. Hiç kat’iyen de­me­di. ‘Ta­hi­ri!’ den­di mi ‘Ta­mam efendim!’ der­di. Onun için Üs­tad ‘Yâ Rab­bi! Ta­hi­ri ken­di­ni bil­me­sin’ di­yor­du. Mü­ker­rer de­fa, belki en aşa­ğı yir­mi se­fer du­y­mu­şum­dur. Hiç­bir ağa­bey hak­kın­da du­y­ma­dım böy­le...”

Ka­le­mi mat­baa gi­bi ça­lış­tı­ğı gi­bi, tab iş­le­ri de…

O ta­rih­ler­de Tür­ki­ye’de iki adet “tek­sir ma­ki­ne­si” var­dı. Bi­ri­si İne­bo­lu’da, Se­la­hat­tin Çe­le­bi ta­ra­fın­dan gön­de­ril­miş­ ve ba­ba­sı Ah­met Na­zif Çe­le­bi’nin evin­de fa­a­li­yet gös­te­ri­yordu.

Di­ğe­ri ise Is­par­ta Sav’da İb­ra­him Gül Ağa­be­yin evin­de idi. İş­te bu ikin­ci ma­ki­ne­yi Ta­hi­ri Ağa­bey İs­tan­bul’dan ge­tir­miş­ti:

“...İş­te bu âli mah­ke­me­nin, Te­myiz’in yük­sek tas­di­kiy­le kat’iyet kes­be­den hük­mü­ne isti­na­den, iki se­ne ev­vel İs­tan­bul’dan tek­sir ma­ki­ne­si ve kâ­ğıt ala­rak Is­par­ta’ya ge­tir­dim.” (Şualar, 542)

Ta­hi­ri Ağa­be­yin ka­le­mi mat­baa gi­bi ça­lış­tı­ğı gi­bi, ba­zı dö­nem­ler­de de tek­sir ve mat­baalar­da tab hiz­met­le­riy­le alâ­ka­dar ol­muş­tu:

“Eli­niz­de olan üç mec­mu­a­dan iki­si­ni kar­de­şim Hüs­rev Al­tın­ba­şak yaz­dı. Bi­ri­si­ni de ben yaz­dım... Ev­ve­lâ Zül­fi­kâr/Mu­ci­zat-ı Kur’ani­ye ve Ah­me­di­ye mec­mu­a­sı­nı bas­tık. Bu­nu kıs­men sat­tık.

“Hâ­sıl olan pa­ra­sın­dan Asâ-yı Mû­sâ mec­mu­a­sı­nın kâ­ğı­dı­nı da sa­tın al­dım, ge­tir­dim. Son­ra Asâ-yı Mû­sâ mec­mu­a­sı­nı bas­tık, bu­nu da sat­tık. Son­ra Si­ra­cü’n-Nur mec­mu­a­sı­nın kâğı­dı­nı alıp bas­tık. Bu müd­det, bir se­ne de­vam et­ti.” (Şu­a­lar, 542)

“Ta­hi­ri’nin Hiz­bü’l-Ek­ber ve Vir­dü’l-Azam’ı tab için İs­tan­bul’a git­me­si­ni bü­tün ru­humuz­la onu teb­rik ve mu­vaf­fa­ki­ye­ti­ne dua edi­yo­ruz.” (Kas­ta­mo­nu Lâ­hi­ka­sı, 143)

Sa­haf­lar’da İşa­ra­tü’l-İ’caz ve mat­bu Le­ma­at

Ta­hi­ri Mut­lu Ağa­bey Anlatıyor:

“Üs­tad Haz­ret­le­ri, Ri­sa­le-i Nur’da olan ayet­le­ri 155 sa­y­fa­ya ya­kın ola­rak yaz­dır­mış, gön­der­di Is­par­ta’ya... Is­par­ta’da Ha­fız Efen­di yaz­dı ev­ve­lâ, son­ra biz yaz­dık ikin­ci ola­rak... Baş­ta Fa­tiha, Su­re-i Ba­ka­ra... On­dan son­ra, Kur’an-ı Azi­müş­şan’ın 25. sa­hi­fe­nin son sa­tı­rından baş­lar ki, bu­nu yaz­mış gön­der­miş.

“1942 se­ne­sin­de İs­tan­bul’a gel­dik, biz bu­nu bu­ra­da ta­bet­tir­dik el­ham­dü­lil­lah. O se­ne ben 45 gün kal­dım İs­tan­bul’da. Ek­me­ğin de kıt se­ne­si, yok ek­mek... Kaç pa­ra ve­rir­sen ver, ek­mek yok... Be­le­di­ye­den kar­nen var­sa ek­mek var. Ben de sa­bah­le­yin kal­ktım mı ilk be­le­di­yeye gi­di­yo­rum, kar­ne­mi im­za­lat­tı­rı­yo­rum, on­dan son­ra va­zi­fem ney­se onun­la meş­gul olu­yordum...

“Bu ara­da Sa­haf­lar’a gi­dip ben ki­tap so­ru­yo­rum, ‘Be­di­üz­za­man’ın eser­le­rin­den var mı?’ di­ye. Der­ken bi­rer ta­ne İşa­ra­tü’l-İ’caz ve mat­bu Le­ma­at bul­dum. Son­ra va­pur­la ön­ce Zon­guldak, er­te­si gün İne­bo­lu, daha er­te­si gün Kas­ta­mo­nu’ya var­dık el­ham­dü­lil­lah. Üs­tad bi­zi ka­bul et­ti, ya­nı­na gir­dim, ben ki­tap­la­rı gös­ter­dim. Le­ma­at’ı gö­rün­ce çok se­vin­di. İşa­ra­tü’l-İ’caz var­mış ya­nın­da, hat­ta ken­di­si­nin­ki­ni bi­ze ver­di, bi­zim­ki­ni ken­di­ne alı­koy­du. Le­ma­at’a çok se­vin­di, o za­man Mev­lâ­na Halid Haz­ret­le­ri­nin cüb­be­sini giy­dir­di bi­ze…

Ta­hi­ri Ağa­bey Es­ki Said’in Le­ma­at ri­sa­le­si­ni İs­tan­bul Sa­haf­lar Çar­şı­sı’nda bu­lu­p Üs­tad’ımı­za ge­ti­ri­nce. Nüsh­ası elin­de ol­ma­yan Üs­tad’ımız pek çok mem­nun olu­yor ve diyor:

“...Şim­di en mü­him bir par­ça, yir­mi se­ne ev­vel ta­be­di­len Le­ma­at’ta gör­dük. Onun da Mu­ci­zat-ı Kur’ani­ye ze­yil­le­ri içi­ne der­ci pek mü­na­sip gö­rül­dü. Kah­ra­man Ta­hi­ri’nin ba­na getir­di­ği bir nüsha Le­ma­at’ı çok kıy­met­tar gör­düm.” (Kas­ta­mo­nu Lâ­hi­ka­sı, 153)

“El­hak Ta­hi­ri’nin de Le­ma­at he­di­ye­si­ni pek çok kıy­met­tar gör­dük. İnş­aal­lah bu ha­va­lide ona çok se­vap ka­zan­dı­ra­cak, tam bir Lüt­fi’dir. Al­lah mu­vaf­fak ey­le­sin.” (Kas­ta­mo­nu Lâ­hika­sı, 91)

“Bir pu­su­la için Üs­tad dört sa­at ya­yan yü­rü­müş…”

Tahiri Mutlu: “Üs­tad Bar­la’day­ken bir pu­su­la yaz­mış. Sant­ral Sab­ri’ye gön­de­ri­le­cek... Çık­mış bi­ri­si­ne rast­ge­lip gön­der­mek için, kim­se­ye rast­gel­me­miş. Ya­yan tâ 1,5 sa­at­ten faz­la de­vam eden Ha­cı (Santral) Sab­ri’nin köy­ü­ne ka­dar var­mış, ka­pı­yı çal­mış, ‘Efen­dim, çık­tı, ova­da ken­di­si’ de­miş­ler. Ova­ya git­miş bul­muş, yaz­dı­ğı pu­su­la­yı tes­lim et­miş, Bar­la’ya dön­müş Üs­tad Haz­ret­le­ri. O gün Üs­tad üç-dört sa­at ya­yan yü­rü­müş, pu­su­la­nın vak­tin­de ye­ri­ne gi­de­bil­me­si için...

Ta­hi­ri Ağa­bey Âye­tü’l-Küb­ra’yı bas­tı­rın­ca…

Said Nursi Hazretleri, Kas­ta­mo­nu’da i­ken başlayan 1943 De­niz­li mahkemesinin za­hi­rî se­be­bi, Ta­hi­ri Ağa­be­yin mat­ba­a­da ta­bet­tir­di­ği Âye­tü’l-Küb­ra ri­sa­le­siy­di. Af­yon mü­da­fa­a­sın­da “Üs­tad’ımın mü­sa­a­de­le­ri ol­ma­dı­ğı hal­de, ma­ri­fe­tim­le es­ki ya­zıy­la İs­tan­bul’da mat­ba­a­da ta­be­di­len 500 adet Be­di­üz­za­man’ın ‘Ye­din­ci Şua’ ki­ta­bı­nı…” (Şu­a­lar, 542) şek­lin­de ifa­de et­ti­ği gi­bi, Ta­hi­ri Ağa­bey, Mif­ta­hü’l-İman mec­mu­a­sı ye­ri­ne, Üs­tad’ın mu­va­fa­ka­ti ol­ma­dan Ye­din­ci Şua/Âye­tü’l-Küb­ra ri­sa­le­si­ni İs­tan­bul’da bas­tı­rı­yor.

Ay­nı an­da da De­niz­li-Ho­ma’da ahir za­man ha­di­se­le­rin­den bah­se­den Be­şin­ci Şua ri­sa­lesi ya­ka­la­nı­yor. Ehl-i ga­raz, bu iki ha­di­se­yi bir­bi­ri­ne ka­rış­tı­ra­rak, “İs­tan­bul’da Be­şin­ci Şua mat­ba­a­da ta­bet­ti­ril­miş!” ya­la­nıy­la De­niz­li Mah­ke­me­si­ni baş­la­tı­yorlar.

Şu­a­lar’da Üs­tad’ımız bu ha­di­se­yi şöy­le izah edi­yor:

“…Yir­mi beş se­ne ev­vel as­lı ya­zı­lan ve se­kiz se­ne zar­fın­da bir-iki de­fa eli­me ge­çen ve aynı va­kit­te kay­bet­ti­ri­len Be­şin­ci Şua ben­den uzak bir yer­de ele geç­me­siy­le, o ho­ca boz­ma­sı gi­bi kıs­kanç­lar, onun­la ad­li­ye­yi ev­ham­lan­dır­dı­lar. Ay­nı va­kit, be­nim ar­zu et­ti­ğim ye­ni harfler­le Mif­ta­hü’l-İman mec­mu­a­sı ye­ri­ne Âye­tü’l-Küb­ra mu­va­fa­ka­tım ol­ma­dan ta­bol­ma­sı ve nüsh­aları gel­me­si hü­kû­me­te ak­set­miş, iki me­se­le bir­bi­riy­le ka­rış­tı­rıl­mış. Gü­ya Ka­nun-u Me­de­ni­ye­ye kar­şı o Be­şin­ci Şua ta­be­dil­miş di­ye ehl-i ga­raz, bir hab­be­yi yüz kub­be ya­pa­rak gad­ren biz­le­ri şu çi­le­ha­ne­ye so­ktu…” (Şu­a­lar, 296)

Bu­ra­da in­san ak­lının ere­me­ye­ce­ği de­rin sır­lar var­dı. 1400 se­ne öte­den İmam-ı Ali (r.a.) her şe­yi gör­müş ve “O ri­sa­le için hap­se dü­şüp ve onun kuv­vet­li ha­ki­kat­le­riy­le kur­tu­la­cak­sı­nız” di­ye söy­le­miş­ti. Ka­der pro­gra­mı iş­li­yor­du. Yi­ne Şu­a­lar’da Üs­tad’ımız di­yor ki:

“Ve­bi’l-âye­ti’l-küb­râ emin­nî mi­ne’l-fe­cet.’ İmam-ı Ali bu fık­ray­la işa­ret eder ki, Âye­tü’l-Küb­ra Ri­sa­le­si yü­zün­den şa­kirt­le­ri bir mu­si­be­te dü­şe­cek­ler ve onun ke­ra­me­ti ve be­re­ke­tiy­le em­ni­ye­te ve se­lâ­me­te çı­ka­cak­lar. Evet, bu ke­ra­met-i Ale­vi­ye tam ta­mı­na çık­tı ki, o ri­sa­le için hap­se dü­şüp ve onun kuv­vet­li ha­ki­kat­le­riy­le kur­tul­du­lar.” (Şu­a­lar, 731)

Böy­le­ce Ta­hi­ri Ağa­be­yin ta­bet­tir­di­ği Âye­tü’l-Küb­ra Ri­sa­le­si, De­niz­li Mah­ke­me­si­nin sebe­bi ol­du­ğu gi­bi, şe­fa­at­çi­si da­hi olup be­ra­atle neticelenmesine ve­si­le ol­muş­tur.

Üs­tad Haz­ret­le­ri, De­niz­li Ha­pish­ane­si’nde yaz­dı­ğı te­sel­li mek­tup­la­rın­dan bi­rin­de Ta­hi­ri Ağa­be­yi kas­te­de­rek di­yor:

“Kah­ra­man bir kar­de­şi­miz, Âye­tü’l-Küb­ra me­se­le­sin­de bü­tün mes’u­li­­ye­ti ken­di­ne alıp Hizb-i Kur’an’ı ve Hizb-i Nur’u ve ka­le­miy­le ka­zan­dı­ğı fev­ka­lâ­de uh­re­vî şe­ref ve fa­zi­le­te is­tihka­kı­nı tam gös­ter­miş, be­ni de­rin se­vinç­ler­le ağ­lat­mış...

Ve Ye­din­ci Şua olan Âye­tü’l-Küb­ra tam na­zar-ı dik­ka­ti cel­be­de­rek ile­ri­de ona lâ­yık bir fü­tu­ha­tı ih­zar et­mek hik­me­tiy­le ona ge­len bu mu­vak­kat mü­sa­de­re, o kar­de­şi­mi­zin ve rü­fe­ka­sı­nın hiz­met­le­ri­ni ve mas­raf­la­rı­nı za­yi etme­ye­cek, inş­aal­lah daha par­lat­tı­ra­cak di­ye rah­met-i İlâ­hi­ye­den bek­le­riz.” (Şu­a­lar, 297)

“1943 De­niz­li ha­di­se­si na­sıl mey­da­na gel­di?”

Tahiri Mutlu: “De­niz­li ha­di­se­si, ma­lum, Be­şin­ci Şua se­be­biy­le mey­da­na gel­di. Be­şin­ci Şua, De­niz­li’nin Ho­ma na­hi­ye­sin­de ele ge­çi­yor. Son­ra baş­sav­cı­nın ve va­li­nin ha­be­ri olu­yor, Ho­ma’ya gi­di­yorlar. De­niz­li baş­sav­cı­sı vak­tiy­le med­re­se ho­ca­sıy­mış. Va­li de Is­par­ta­lı; ba­ba­sı­na Fa­ik Ho­ca derler, onun oğ­lu ve ha­fız­dır da... Mü­te­ma­di­yen Kur’an ya­zar, onun­la meş­gul olur­du. Öy­le müba­rek bir zat­tı ba­ba­sı.

“Sav­cı, va­li­ye, ‘Efen­dim, bun­da bir şey yok, ehem­mi­ye­ti yok bu­nun. Bu, ufak bir si­vil­cedir; biz bu­nun ba­şı­nı ko­par­tır­sak bu bü­yür’ di­yor. Va­li, ‘Yok! Bak Süf­yan de­miş, dec­cal de­miş’ di­yor. Ney­se 9 Ra­ma­zan gü­nü beş kar­de­şi­mi­ze tev­kif ke­siy­or­lar. Baş­ta Üs­tad Haz­ret­le­ri, Hüs­rev, Rüş­tü, Nu­ri Ben­li… on­dan son­ra pey­der­pey biz­le­ri de top­lu­yor­lar. Biz hep Is­par­ta’da bi­ri­ki­yo­ruz. Vak­ta ki Üs­tad gel­di Kas­ta­mo­nu’dan ev­rak­lar te­kem­mül et­ti.

“Bir gün sa­bah ‘Si­zi De­niz­li’ye sevk edi­yo­ruz’ de­di­ler. Her­kes yü­kü­nü sır­tı­na al­dı. Hapish­ane­den is­tas­yo­na gi­di­yo­ruz, ney­se is­tas­yo­na var­dık. Bir gün ev­vel­den için­de sa­man ge­len bir va­go­na dol­dur­du­lar bi­zi; 65 ki­şi, he­pi­mi­zi bir­den… Bü­tün eş­ya­la­rı­mız da içe­ri­de... Ka­pattı­lar de­mi­ri­ni... Ta­van­da kü­çük pen­ce­re var tâ yu­ka­rı­da; ora­dan rüz­gâ­rın te­si­riy­le sa­man ge­liyor üze­ri­mi­ze... Bu bir şey de­ğil de, in­san bü­yük hâ­ce­ti­ni tu­ta­bi­lir bir de­re­ce­ye ka­dar, fa­kat ufak za­ru­re­ti im­kâ­nı yok tu­ta­maz. Be­re­ket ver­sin ki bir kar­de­şi­miz, Al­lah’tan, bir tes­ti al­mış. Biz onu bir ye­re koy­duk, za­ru­rî olan­lar ora­da def et­ti­ler...

“Ak­şa­ma ya­kın De­niz­li’ye var­dık. Bi­zi ha­pish­ane­ye gö­tü­rü­yor­lar. Atın üs­tün­de böy­le gidip ge­len, ku­man­dan­dı her­hal­de. De­niz­li Ha­pish­ane­si şeh­rin için­dey­miş; ye­ni bir ta­ne ya­pılmış, şeh­rin çok dı­şı­na çı­kar­mış­lar. Hz. Üs­tad, 75-80 yaş­la­rın­da ih­ti­yar Ha­san Bey var, onun­la ke­lep­çe­len­di. Hz. Üs­tad’ın sır­tın­da gi­bi gi­di­yor­du, yü­rü­me­ye ta­ka­ti yo­ktu Ha­san Bey’in, o kadar ih­ti­yar... Ney­se var­dık ha­pish­ane­nin önü­ne otur­duk, eş­ya­la­rı ta­har­ri edi­yor­lar. Ek­mek filan gö­tür­müş­tü ba­zı kar­deş­ler. Bun­la­rın hep­si­ni bir tor­ba­ya ko­yu­ve­re­cek ha­le ge­tir­di­ler.

De­niz­li Ha­pish­ane­si’nde­ki hiz­met

Tahiri Mutlu: “Hap­se gir­dik; ilk işi­miz, ak­şam na­ma­zı­nı kıl­mak ol­du ora­da… Ba­zı kar­deş­ler, sa­bah­tan ak­şa­ma ka­dar ab­des­ti­ni tu­ta­bi­len­ler kıl­mış­lar­dı. Ol­ma­yan­lar za­ru­ri bek­le­di. Otuz iki ki­şi bi­zi bir ko­ğu­şa ver­di­ler. Bir yer bö­lün­müş ora­da. Ha­pish­ane ay­nı ta­y­ya­re bi­çi­min­de; iki ta­ra­fı mev­kuf, ha­fif ce­za; ar­ka­sı ku­y­ru­ğu ağır ce­za; önü gar­di­yan, mü­dür vs... Biz ora­da âde­ta üst üs­te yat­tık!

“Sa­bah­le­yin ezan, na­maz, ez­kâr ola­rak Sa­lât-ı Na­ri­ye, ha­tim… 32 ki­şi­yiz, her­kes oku­yabil­di­ği ka­dar okur­du. Sant­ral Sab­ri Ho­ca, âlim­di, o du­a­sı­nı ya­par­dı.

“Bun­lar bi­zim için de­miş­ler, ‘Bun­lar top­lu is­yan ede­cek­ler. Şöy­le adam­lar, böy­le adamlar…’ di­ye bi­zim aley­hi­miz­de mah­pus­la­ra pro­pa­gan­da yap­mış­lar. Mah­pus­lar ba­kı­yor­lar; bunlar ezan oku­yor­lar, na­maz kı­lı­yor­lar, yi­yor­lar, ya­tı­yor­lar... ‘Bun­lar­dan ne za­rar ge­le­cek!’ di­yorlar. Bun­lar, ‘Biz de Müs­lü­man’ız, biz de na­maz kı­la­lım’ de­me­ye baş­la­dı­lar. Biz ko­ğu­şu­muz­da diz di­ze du­ru­yor­duk. ‘Si­zin oda­nız var mı?’ ‘Var’ de­di­ler. ‘Biz­de imam çok, siz ha­zır­la­nın, si­ze beş va­kit kıl­dır­sın­lar’ de­dik. On­lar da baş­la­dı­lar el­ham­dü­lil­lah na­maz kıl­ma­ya. ‘Efen­dim, biz Kur’an oku­ya­ca­ğız…’ ‘Bu­yu­run, he­men!’ de­dik. O idam­lık­lar fa­lan ço­ğu be­ra­at et­ti çık­tı, bu hal­de el­hem­dü­lil­lâh gün­den gü­ne iler­li­yor­du...

“Bi­zi ora­ya o za­ma­nın rei­si­cum­hu­ru gön­der­miş, 1944’te, onun plâ­nı var­mış ha­ki­ka­ten... Fa­kat Ce­nab-ı Hakk’ın ina­ye­tiy­le biz gir­dik­ten beş-on gün son­ra ‘Tu­ran­cı­lar’ di­ye bir şey çık­tı, on­lar gir­di, bi­zi unut­tu­lar! Ken­di ken­di­le­ri­ne uğ­raş­ma­ya baş­la­dı­lar...

“Mah­ke­me­de ‘Ben na­maz kı­la­ca­ğım’ de­di, çık­tı”

Tahiri Mutlu: “Ni­ha­yet mah­ke­me baş­la­dı... Bi­zi bah­çe­ler­den gö­tü­rü­yor­lar­dı. He­men ad­li­ye­nin önü­ne çı­kı­yo­ruz… He­men bi­zi içe­ri so­ku­yor­lar­dı, bi­zi hal­ka gös­ter­mi­yor­lar­dı, kor­ku­yor­lar­dı. Alt­mış beş ki­şi­yi böy­le iki­şer iki­şer...

“Mah­ke­me­de ak­şam na­ma­zı gi­re­li hay­li müd­det ol­du. Hz. Üs­tad ye­rin­den kal­ktı, de­di: ‘Ben na­maz kı­la­ca­ğım.’ ‘Efen­dim, ka­za…’ ‘Ol­maz!’ de­di, doğ­rul­du ve git­ti. Hâ­kim, mü­ba­şi­re de­di: ‘Git na­maz kıl­dır, ge­tir.’

“En çok ho­şu­ma gi­den, Hz. Üs­tad ge­ce kal­kar, ez­kâ­rı­nı okur­du. Ha­pish­ane­de ça­tı bir ol­du­ğun­dan, ses ge­lir­di. Üs­tad bi­raz ses­li okur­du. Ben de gi­der­dim ka­pı­nın önü­ne, de­mir kapı­nın önü­ne, ora­da ya­nın­da gi­bi­y­mi­şim gi­bi… Ya­ni ben din­ler­dim! Çok muh­rik bir se­si var­dı, çok fev­ka­lâ­de idi. On­dan çok is­ti­fa­de eder­dim el­ham­dü­lil­lah...

“Üs­tad’la be­ra­ber te­ra­vih na­ma­zı­nı kıl­dık”

Tahiri Mutlu: “1960 yı­lın­da Is­par­ta’da Üs­tad’ın evin­de­yiz. Hz. Üs­tad’la be­ra­ber Ra­ma­zan-ı şe­ri­fin birin­ci gü­nü, Bay­ram fi­lan ca­mi­ye git­ti­ler, ben ev­de kal­dım. Üs­tad de­di: ‘Na­maz kı­la­ca­ğız be­raber.’ Biz çok se­vin­dik, el­ham­dü­lil­lah ‘Üs­tad’la be­ra­ber te­ra­vih kı­la­ca­ğız’ di­ye... Üs­tad’la be­raber na­maz kıl­mak ne de­mek ya­ni... Öy­le se­vi­ni­yo­ruz ki... Ev; bir oda­da Üs­tad ka­lı­yor, bi­rin­de biz ka­lı­yo­ruz, bi­ri ca­mi ola­rak... Ney­se Üs­tad’la na­ma­za dur­duk, Üs­tad farzda imam ol­du, sün­ne­ti kıl­dık; Üs­tad ‘Geç ba­ka­lım’ de­di ba­na, biz imam ola­ca­ğız, Üs­tad’a te­ra­vih­te... Üs­tad Haz­ret­le­ri­ne kar­şı iç­ti­hat olur mu hiç, ‘Pe­ki’ de­dik ve geç­tik biz imam­lı­ğa! Böy­le 11 gün na­maz kıl­dık be­ra­ber…

“On­dan son­ra Üs­tad ra­hat­sız­lan­dı, be­ra­ber kı­la­ma­dık ce­ma­at­le, yal­nız kı­lar­dı o zaman... Ar­ka­sın­da hiç te­ra­vih kıl­ma­dım... Ben Elem­te­ra’dan iti­ba­ren 10 su­re­yi ağır ağır ki, rükû­da sü­cud­da da ağır ağır okur­dum. Tâ Üs­tad da ye­tiş­sin… Ma­lum ya, Üs­tad Fa­tiha’yı oku­yacak... İma­mın ar­ka­sın­da -Şâ­fî’ye gö­re- Fa­tiha okun­ma­sı farz... Onun için, Hz. Üs­tad’ın Fa­tiha’yı ik­mal ede­bil­me­si için ben ağır ağır okur­dum. Al­lah ka­bul et­sin!

“Üs­tad has­ta­lan­dı, son­ra Emir­dağ’a git­ti. Tek­rar Is­par­ta’ya gel­mek is­ti­yor. Bi­ze, ‘Hz. Üs­tad ha­re­ket et­ti, has­ta, çok has­ta!’ di­ye te­le­fon­la ha­ber ver­di­ler. Üs­tad ak­şa­ma ya­kın Is­parta’ya gel­di. Çok has­ta, ama Zü­be­yir’le be­ra­ber iki­miz kol­tuk­la­rı­na gir­dik, ya­vaş ya­vaş çı­kar­dık, ya­ta­ğı­na ya­tır­dık. Yor­ga­nı ör­tü­yo­ruz, he­men açı­yor Üs­tad, biz ör­tü­yo­ruz, o açı­yor… Kar­deş­ler ge­ce nö­bet bek­le­di­ler: Zü­be­yir, Hüsnü, Bay­ram, Sun­gur… Sa­bah ol­du, na­maz kıl­dık; nö­bet sıra­sı bi­ze gel­di…

“Ur­fa’ya zi­ya­re­te gi­de­ce­ğiz…”

Tahiri Mutlu: “Biz du­ru­yo­ruz ba­şın­da, Üs­tad Haz­ret­le­ri uyur va­zi­yet­te ya­tı­yor. Bir ara gö­zü­nü aç­tı, ‘Hüsnü’ye söy­le, Ur­fa’ya zi­ya­re­te gi­de­ce­ğiz’ de­di, tek­rar gö­zü­nü yum­du. Ben he­men kal­ktım bak­tım, kar­deş­ler ya­tı­yor, de­dim: ‘Kar­deş­ler! Üs­tad Haz­ret­le­ri Ur­fa’ya zi­ya­re­te gi­de­ce­ğiz, diyor.’ Emir­dağ’dan ge­lir­ken ara­ba­nın las­ti­ği pat­la­mış, ye­de­ği tak­mış­lar... Hüsnü, ‘Oto­mo­bi­lin bi­raz ta­mi­re ih­ti­ya­cı var’ de­di. Ben git­tim söy­le­dim Üs­tad’a. ‘Baş­ka oto­mo­bi­le ba­kıl­sın’ de­di. Va­kit yok, dur­mu­yor, ta­mi­ri­ne mü­sa­a­de yok. Va­kit yok ya­ni... Tek­rar gel­dim, ben yi­ne, ‘Kardeş­ler! Üs­tad’ımız, baş­ka oto­mo­bi­le ba­kıl­sın, di­yor’ de­dim. Öy­le de­yin­ce hep­si bir­den hop sefer­ber va­zi­ye­ti al­dı­lar, he­men pat­lak te­ke­ri dü­zelt­ti­ler.

“Biz de bir yan­dan Üs­tad’ın eş­ya­la­rı­nı ta­şı­yo­ruz... Oto­mo­bi­le bi­nin­ce, o ayak­la­rı­nı sal­ladı­ğı boş­luk var ya, ora­yı dol­dur­duk ki Hz. Üs­tad ya­tak ola­rak bu­ra­ya yat­sın di­ye... Kar­deş­ler ha­zır­lan­dı­lar, oto­mo­bil ha­zır... Üs­tad Haz­ret­le­ri­ni kal­dır­dık, giy­dir­dik; yi­ne kol­tuk­la­rın­dan tu­tu­yo­ruz... Zü­be­yir de­di ki: ‘Ağa­bey, Üs­tad’a bir daha tek­rar ede­lim, Üs­tad’ın ate­şi var…’ ‘Çok iyi olur’ de­dim. ‘Üs­tad’ım, Ur­fa’ya zi­ya­re­te gi­di­yo­ruz’ de­di Zü­be­yir. ‘Evet’ de­me­ye vak­ti yok Üs­tad’ın, bu de­re­ce has­ta; ka­fa­sı­nı sal­la­dı, ‘evet’ de­mek is­te­di­ği­ni an­la­dık. Ya­vaş ya­vaş in­dir­dik. Oto­mo­bi­lin ka­pı­sı­na oturt­tuk. Kol­tuk­la­rın­dan tut­tum, kar­deş­ler ayak­la­rın­dan tut­tular, ha­zır­la­dı­ğı­mız ye­re çek­tik, ya­tır­dık el­ham­dü­lil­lah onu... Kar­deş­ler de bin­di­ler...

“Ur­fa’ya Üs­tad’la be­ra­ber Bay­ram da git­mek is­ti­yor­du. Fa­kat Üs­tad Haz­ret­le­ri, ev­de bir ki­şi bı­rak­maz, dai­ma iki ki­şi bı­ra­kır; yi­ne Bay­ram’la iki­miz ka­la­cak­tık. Fa­kat Bay­ram da Üs­tad’la git­mek is­ti­yor… O da şo­för, eh­li­ye­ti var. Üs­tad, Al­lah ra­zı ol­sun, ben ne söy­le­sem kabul eder­di. De­dim:

‘Üs­tad’ım, çok uzun me­sa­fe­ye ha­re­ket ede­cek­si­niz, Bay­ram da Hüsnü karde­şi­mi­ze yar­dım et­se, mü­sa­a­de et­se­niz…’ ‘Pe­ki’ de­di. ‘Bay­ram ha­zır­lan ba­ka­lım, hay­di!’ de­dik, bin­di­ler. Ga­raj ka­pı­sı­nı aç­tım. Ga­raj ka­pı­sı ka­pa­lıy­ken ha­zır­lan­dı­lar; ka­pı­yı aç­tım, on­dan sonra uğur­la­dım.”

Ta­hi­ri Ağa­be­yin ce­na­ze­si na­sıl kal­dı­rıl­dı?

Sa­da­kat, hilm ve fe­da­kâr­lık­ta müm­taz bir in­san olan Ta­hi­ri Mut­lu Ağa­bey, İs­tan­bul Ko­ca­mus­ta­fa­pa­şa Tev­ruz Apart­ma­nı’nda­ki ders­ha­ne-i Nu­ri­ye­de mu­kim iken, 3 Ni­san 1977 Pa­zar gü­nü sa­at 3’te hiz­met ve me­şak­kat ka­pı­sı­nı ka­pat­tı, üc­ret ve sa­a­det âle­mi­nin ka­pı­sı­nı çal­dı...

Biz ay­nı gü­nün ge­ce­si sa­at 23:30’da İs­tan­bul’a va­sıl ol­duk. Tah­mi­ni­mi­zin ak­si­ne he­nüz pek kim­se ge­le­me­miş­ti Tev­ruz’a... Said Öz­de­mir Ağa­bey, İz­mir’den Mus­ta­fa Bir­lik Ağa­bey ile çok az sa­yı­da ce­ma­at var­dı. Ge­ce ya­rı­sı te­ras­ta be­yaz ke­fen­le­re sa­rı­lı Ta­hi­ri Ağa­be­yi gö­rün­ce acz için­de tit­re­dik... Se­ne­ler­ce “ölü­mün sır­rı­nı ve ma­hi­ye­ti”ni açık­la­yan ri­sa­le­le­ri ya­zıp neş­re­den bu bü­yük ağa­be­yi­miz, şim­di ay­nı ha­ki­ka­ti hak­kal­ya­kin ola­rak ya­şı­yor­du, ders ve­ri­yor­du... Mü­ba­rek ağa­be­yi­mi­zin kıb­le­ye gö­re ce­se­di ters kon­muş­tu.

Said Öz­de­mir Ağa­be­ye ha­tır­la­ta­rak, kıb­le­ye doğ­ru çe­vir­dik. O ge­ce Tev­ruz çok ten­ha idi, sa­baha ka­dar cüz da­ğı­tı­lıp okun­du...

Sa­bah­le­yin Bay­ram Yük­sel, Hüsnü Bay­ram, Ab­dul­lah Ye­ğin Ağa­bey­ler ve Ana­do­lu’dan bir mik­tar daha ce­ma­at gel­di. Ha­tim in­di­ril­me­ye de­vam edil­di. Sa­at 11’e doğ­ru da Is­par­ta Sav kah­ra­man­la­rın­dan Mus­ta­fa Gül Ağa­bey gel­di. Hıç­kı­ra hıç­kı­ra ağ­lı­yor­du, Ta­hi­ri Ağa­be­yin yüzü­nü gör­mek is­te­di. Said Öz­de­mir Ağa­bey, “Ce­ma­atin önü­nü ala­ma­yız ağa­bey!” de­di­y­se de be­ra­ber­ce aç­tık. Gül Ağa­bey, Ta­hi­ri Ağa­be­yin yü­zü­nü gö­rün­ce “Vay mü­ba­rek, vay mü­ba­rek!” di­ye ağ­la­ma­ya de­vam et­ti.

Ben de Al­lah’a şük­ret­tim, o mü­ba­rek mü­te­bes­sim yü­zü son de­fa çok ya­kın­dan gö­re­bil­miş­tim. M. Said Ağa­bey ses­li ola­rak bir dua oku­du, her­kes ağ­la­ya­rak “Âmin!” di­ye du­a­ya iş­ti­rak et­ti. Öğ­le na­ma­zı­na 1,5 sa­at ka­dar ka­la mü­ba­rek ce­se­di ta­bu­ta ko­yup üze­ri­ne bir bay­rak sere­rek, Tev­ruz Apart­ma­nı’nın ye­din­ci ka­tın­dan aşa­ğı­ya in­dir­dik. Aşa­ğı­da ta­bu­tun üze­ri­ne ye­şil ya­zı­lı bir bez iğn­ele­dik. Son­ra ta­bu­tu Bay­ram Ağa­be­yin hiz­met­te kul­lan­dı­ğı ara­ba­nın ar­ka­sı­na koy­duk. Ön­de şo­fö­rün ya­nın­da Bay­ram Ağa­bey ile Ta­hi­ri Ağa­be­yin to­ru­nu var­dı. Ar­ka­da tabu­tun iki ya­nın­da ise, Ömer Rı­za Ak­gün’le be­ra­ber bu­lun­dum el­ham­dü­lil­lah, na­sip ol­muş­tu... Fa­tih Ca­mii’ne var­dı­ğı­mız­da göz­le­ri­me ina­na­ma­dım! Mu­az­zam bir ka­la­ba­lık var­dı. Ana­dolu’dan akın akın Nur­cu gel­miş­ti, ha­lâ da ge­li­yor­du. Ko­ca ca­mi ağ­zı­na ka­dar dol­muş, ce­ma­at dı­şa­rı taş­mış­tı. Yıl­lar­ca bir­bi­ri­ni gö­re­me­yen­ler, bu ve­si­ley­le sar­maş do­laş olu­yor­lar­dı... Ce­na­ze na­ma­zı­nı Os­man De­mir­ci Ho­ca kıl­dır­dı. Kı­sa bir ko­nuş­ma­dan son­ra bin­ler­ce par­ma­ğın uç­la­rı üs­tün­de Ey­üp Sul­tan’a doğ­ru ha­re­ket edil­di. Ta­but bir ara ara­ba­ya kon­du. Çok iz­di­ham var­dı, na­maz­dan ev­vel­ki, he­le Tev­ruz’da­ki su­kû­net, ra­hat­lık kay­bol­muş­tu; ta­buta ya­na­şa­ma­dım bi­le! Biz de hız­la gi­dip Ey­üp Kab­ris­ta­nı’na ön­ce­den var­dık. Ka­bir ye­ri Zü­beyir Ağa­be­ye çok ya­kın... De­fin sı­ra­sın­da ha­fız­lar Kur’an oku­du­lar, Os­man De­mir­ci Ho­ca konuş­tu. De­fin işi bit­tik­ten son­ra her­kes ye­re çö­mel­di, Mus­ta­fa Sun­gur Ağa­bey me­ga­fo­nu ala­rak Ta­hi­ri Ağa­bey­le alâ­ka­lı iki ha­tı­ra an­lat­tı:

“Bir gün Üs­tad’ımı­zın ya­nın­da, ‘Be­nim Ha­lı­kım bu dün­ya­yı ba­na ha­ne yap­mış, gü­neş be­nim bir lâm­bam­dır, yıl­dız­lar be­nim elekt­rik­le­rim­dir, ye­ryü­zü çi­çek­li mi­çek­li ha­lı­lar­la seril­miş be­nim bir be­şi­ğim­dir... ilh.’ oku­nur­ken Üs­tad, Ta­hi­ri Ağa­be­ye dö­ne­rek, ‘Ta­hi­ri! Sen, böy­le­yim, di­ye­bi­lir­sin’ de­di. “Af­yon hap­si­nin ver­di­ği sı­kın­tı­lar­dan do­la­yı ba­zı kır­gın­lık­lar, ih­ti­lâf­lar be­lir­miş­ti. Çok mü­te­es­sir olan Üs­tad’ımız, Al­lah’a mü­te­vec­ci­hen, ‘Ya Rab! Yok mu be­nim hiç ih­ti­lâf­la­ra girme­yen ta­le­bem?’[1] di­ye yal­var­mış. Üs­tad bi­ze, ‘İş­te o za­man ba­na Ta­hi­ri gös­te­ril­di’ de­miş­ti.”

[1] “Aziz, sıddık kardeşlerim Hüsrev ve Mehmet Feyzi, Sabri! Ben sizlere bütün kanaatimle itimat edip istirahat-ı kalple kabre girmek ve Nurların selâmetini size bırakmak bekliyordum ve hiçbir şey sizi birbirinden ayırmayacak biliyordum. Şimdi dehşetli bir plânla, Nur’un erkânını birbirinden soğutmak için resmen bir iş’ar var... Madem sizler lüzum olsa birbirinize hayatınızı, kuvvet-i sadakatiniz ve Nurlara şiddetli alâkanızın muktezası olarak feda edersiniz; elbette gayet cüz’î ve geçici ve ehemmiyetsiz hissiatınızı feda etmeye mükellefsiniz… Yoksa kat’iyen bizlere bu sırada büyük zararlar olacağı gibi, Nur dairesinden ayrılmak ihtimali var diye titriyorum! Üç günden beri hiç görmediğim bir sıkıntı beni tekrar sarsıyordu. Şimdi kat’iyen bildim ki, göze bir saç düşmek gibi az bir nazlanmak, sizin gibilerin mabeyninde hayat-ı Nuriyemize bir bomba olur... Hatta size bunu da haber vereyim: Geçen fırtınayla bizi alâkadar göstermeye çok çalışılmış. Şimdi mabeyninizde az bir yabanîlik atmaya çabalıyorlar. Ben sizin hatırınız için her birinizden on derece ziyade zahmet çektiğim halde, sizden hiçbirinizin kusuruna bakmamaya karar verdim. Siz dahi, haklı ve haksız olsa benlik yapmamak, üstadımız olan şakirtlerin şahs-ı manevîsi namına istiyorum. Eğer o acip yerde beraber bulunmaktan gizli parmaklar karışıyorlar, biriniz Tahiri’nin koğuşuna gidiniz. Said Nursî” (Şualar, 504) “Feyzi’lerin bir kahramanı olan Ahmet Feyzi kardeşimiz de, Tahiri’nin koğuşu olan medresesinde aynen Tahiri gibi davranmalı.” (Şua-lar, 536)

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...