Üstad Bediüzzaman'ın vâris talebeleri kimlerdir, bu vârislik hangi konular içindir? Mutlak vekil ne demektir? Kayıtsız mıdır?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

1. Üstadımızın Mutlak Vekil ve Varisleri Kimlerdir? Bu konuda bilgi verir misiniz?

Üstadımız Mutlak Vekillik konusuna şöyle işaret ediyor:

"Şimdi bütün talebelerin fevkinde diyerek değil, benim en yakınımda, hizmetimde olup bir derece tam tarz-ı hareketimi bilenler ve yakından görenler içinde, dört beş adamı mutlak vekil yapıyorum. Ben ölsem veya hayatta şuursuz kalsam, Nurlara karşı hizmetimin tarzını bilerek tam yapabilsinler. Şimdilik Tâhirî, Sungur, Ceylân, Hüsnü ve bir iki adam daha mutlak vekilim olarak vasiyet ediyorum."(1)

Üstadımız, başka bir Mektub’da yazdığı vasiyetnamesinde, varisleri olacak ağabeylerin kimler olduğunu ve metrukâtını kime tevdi ettiğini şöyle ifade etmektedir:

"Ecel gizli olmasından, vasiyetname yazmak sünnettir. Benim metrûkâtım ve Risale-i Nur’dan olan benim hususî kitaplarım ve güzel ciltlenmiş mecmualarım ve sair şeylerimin bütününü, Gül ve Nur fabrikaların heyetine, başta Hüsrev ve Tahirî olarak o heyetten on iki(Haşiye) kahraman kardeşlerime vasiyet ediyorum. Onlara bırakıyorum ki, emr-i Hak olan ecelim geldiği zaman, benim arkamda o metrûkâtım, benim bedelime o sadık ve mübarek ellerde hizmet-i Nuriye ve imaniyede çalışsın ve istimal edilsin."

"Haşiye: Kardeşim Abdülmecid, Zübeyir, Mustafa Sungur, Ceylân, Mehmed Kaya, Hüsnü, Bayram, Rüştü, Abdullah, Ahmed Aytimur, Âtıf, Tillolu Said, Mustafa, Mustafa, Seyyid Salih."(2)

Bir diğer mektupta ise, kendisine ait düsturların muhafazası noktasında şu bilgiler mevcuttur:

"Şimdi mânevî evlâtlarım, fedakâr hizmetkârlarım olan Zübeyir, Ceylân, Sungur, Bayram, Hüsnü, Abdullah, Mustafa gibi ve has ve hâlis Nurun kahramanları olan Hüsrev ve Nazif, Tahirî, Mustafa Gül gibi zatların nezaretinde o düsturumun muhafaza edilmesini vasiyet ediyorum."(3)

2. "Mutlak Vekil" kavramını izah eder misiniz?

Üstadımız on yedi ağabeyimizin isimleriyle saydığı ve vârislerim dediği ağabeylere;

1. "Benim metrûkâtım"
2. "Risale-i Nur’dan olan benim hususî kitaplarım"
3. "Güzel ciltlenmiş mecmualarım"
4. "Ve sair şeylerimin bütününü" diyerek vazife yüklemiştir.(4)

Ayrıca başka bir Mektub’da dört ağabeyin ismini tasrih ederek, “bir iki adam daha” diyerek isim vermediği ağabeyler için de;

1. "Şimdi bütün talebelerin fevkinde diyerek değil,"
2. "Benim en yakınımda, hizmetimde olup"
3. "Bir derece tam tarz-ı hareketimi bilenler ve"
4. "Nurlara karşı hizmetimin tarzını bilerek tam yapabilsinler. Şimdilik Tâhirî, Sungur, Ceylân, Hüsnü ve bir iki adam daha mutlak vekilim olarak vasiyet ediyorum."(5)

diyerek, Üstadımızın tarz-ı hizmet ve hareketini bilen bu ağabeylerimizin vazifelendirildiği anlaşılmaktadır. Bu konuda ağabeylerimizden izah istendiğinde ise, Üstadımızın Risale-i Nurlar'daki "mutlak vekil" ifadesinin, Risale-i Nur'un basım ve neşir hizmetlerinin sağlam bir şekilde yürütülmesini temin ile birlikte, Üstadımızın neşirden kaynaklı telif hakkı olan emanetinin hizmette vakf-ı hayat eden ağabey ve kardeşlere tayinat olarak dağıtmaları ile ilgili olduğu ifade edilmiştir. "Şimdi bütün talebelerin fevkinde diyerek değil," ifadesiyle, bu konu zaten vuzuha kavuşturulmuştur.

3. Mutlak Vekil Derken, Üstadımızın ve davanın tamamen sorumluluğu anlamında mı Kullanmalıyız?

Üstadımızın ve davamızın sorumluluğunu kimsenin taşıyamayacağı, ancak halis Nur ağebeylerimizin içerisinde bulunduğu bir heyetin hizmeti temsil edebileceği Risalelerin çok yerlerinde açıkça ifade edilmiştir. Buna delil;

"Bundan sonra her meselemizde emir, Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsini temsil eden has şakirtlerin ve sizlerindir. Benim de şimdi bir reyim var."(6)

Evet, ahir zamanın iman ve Kur’an hizmeti, tarikatta olduğu gibi şeyh-mürit hiyerarşisi gibi değil, meşveret ve cemaat aklı şeklindedir ki; Üstadımız bile benim bu yapıda ağırlığım sadece bir reydir. Yani Üstad Hazretleri; "Nur cemaatinin amiri ve idarecisi -ben de dahil- bir şahıs ya da fert değil, cemaatin kolektif ve ortak aklıdır." diyerek, istikbalin hizmet metodunu ortaya koyuyor. Üstadımız Yirminci Lem’ada, bu zamanda cemaat ve şahs-ı manevi silahını güzel ve tesirli kullanabilen ehl-i dalalete karşı, deha hükmündeki bir şahsın bile dayanamayacağını, bunun karşısına yine cemaat ve şahs-ı manevi silahıyla çıkılması gerektiğini şöyle ifade etmektedir:

"Hem ehl-i dalâlet ve haksızlık, tesanüd sebebiyle, cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı mânevînin dehâsıyla hücumu zamanında, o şahs-ı mânevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlûp düştüğünü anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı mânevî çıkarıp, o müthiş şahs-ı mânevî-i dalâlete karşı hakkaniyeti muhafaza ettirmek."(7)

Bu gibi ifadelerden yola çıkarak diyebiliriz ki, Üstadımızın mutlak vekillik ifadesi, dalalet guruplarına mağlup olabilecek bir veya birkaç ağabeye davanın hamledilmesi anlamında değildir. Ancak bu muhterem ağabeylerin, Üstadımızın tarz-ı hizmetinin muhafazasında, neşir işlerinin güzelce yürütülmesinde ve Üstadımızın kitap basımından oluşan telif hakkını, vakf-ı hayat eden ağabeylere ulaştırılması gibi belli ve hassasiyet gerektiren hususlarda vazifelendirilmesi olarak anlaşılması daha doğru ve isabetli olur.

4. Mutlak vekilin her dediğini yapmak veya “yapma” dediğini yapmamak mı gerekir? Böyle olursa şahsa değil, kitaba bağlılık esası sarsılmaz mı?

"Mutlak vekilin her dediğini yapmak veya yapma dediğini yapmamak" ifadesi, ne Risalelere, ne akla, ne mantığa ne de dini değerlere uymuyor. Çünkü mutlak otorite ancak Allah ve Resulüdür. Bunun dışında kalanların hepsi Allah ve Resulüne tabidir. Yani ister siyasi erk olsun, ister ulema sınıfı olsun, ister şeyh ya da ağabey olsun her zümre Kur’an, sünnet ve icma mizanına tabidir. Şayet bu zümreler mizana (şeriata) uygun hareket ediyorlar ise onlara uyulur, etmiyorlar ise itaat edilmezler.

Risale-i Nur mesleğinde işler ortak aklı temsil eden meşveret ile halledilir. Birisinin veya birilerinin mutlak bir otorite sahibi olması mümkün değildir. Bu ahir zamanda bir tek insanın dünyaya yayılmış bu muazzam hizmetleri yalnız başına deruhte etmesi, hem kendine hem de cemaate büyük bir zulümdür. Çünkü muhterem bir ağabeyi ağır bir yükün altına alan cemaat O’na zulüm eder. Bunun mümkün olduğunu farz etsek bile, bu ağabeyin her tarafı bilmemesi ve her tarafa yetişememesi cihetiyle de cemaatin faaliyetlerine zarar gelme ihtimali çok yüksektir. Üstadımız; "Bundan sonra her meselemizde emir, Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsini temsil eden has şakirtlerin ve sizlerindir.”(8) diyerek, bu ağır ve ciddi işi cemaatin şahs-ı manevisine yükleyerek iki tarafı da rahatlatmıştır.

5. Ağabeylere yüklenen bu vekillik mutlak mı, yoksa kayıt altına mı alınmıştır?

Kâinatta Allah’ın sıfat ve isimleri haricinde hiçbir şey mutlak ve muhit değildir, kayıtlıdır. Üstad'ın vekillik ve vârislikle alakalı bütün mektupları dikkatle okunursa hepsi de kayıtlıdır. Bazıları neşriyatlar, bazıları hususi bir hizmette, bazıları yazıda, bazıları tayinatta, bazıları Üstad'ın özel hizmetler, bazıları metrukâtın muhafazası ile vârislikleri kayıtlanmıştır. Üstadımız genellikle “ihlas ve makbuliyet açısından değil” tabirini kullanıyor.

Üstadımızın "Zira, nehy-i Kur’ânî âmm değildir, mutlaktır; mutlak ise, takyid olunabilir."(9) cümlesinde ifade ettiği gibi, bir şeyin mutlaklığı takyid, yani sınırlandırılabilir, hükmünce bu Mutlak Vekil ifadesi de yukarıda sıraladığımız basım, neşir, düsturları muhafaza ve tayinat hususunda takyid edildiğini Risale ve akıl perspektifinde değerlendirmek mümkündür. Bir nur talebesinin başta Üstadımız olmak üzere bütün ağabeylere hürmeti kesin olmakla birlikte, meslek açısından iki şaşmaz rehberi vardır; birisi Risale-i Nur, diğeri ise ortak aklı temsil eden meşverettir.

Nur cemaatinin en büyük meziyetlerinden birisi meşveretle hareket etmek olmalıdır ve öyledir. Üstadımız bizi kurun-u vustada (Orta Çağ) durduran altı hastalıktan birisinin, bulaşıcı hastalıklar gibi yayılan çeşitli istibdatlar olduğunu, bunun da tek ilacının meşveret-i şer’iyye olduğunu meşhur Hutbe-i Şamiye’de ilan etmiştir. Evet, bu asır hürriyet, ortak akıl, kolektivizm ve meşveretin öne çıktığı bir çağdır.

Bizim davamız hakikat mesleği olduğundan, tarikat tarzında vâris ve halife bırakma söz konusu değildir. Üstadımız bundan sonraki hizmetlerde cemaatin şahs-ı manevisini ve Külliyatı vâris bırakmıştır.

Kendisini bile merciiyetten azleden, Risalelere yönlendiren ve bütün ömrünce meşveretin esas olması yolunda çalışan Üstad, yerine herhangi bir şahsı ikame etmesi düşünülemez. Evet, Üstadımız bu konuda şunları söylemiştir;

“Buna mukabil, kat’iyen size haber veriyorum ki, Risale-i Nur’un her bir kitabı bir Said’dir. Siz hangi kitaba baksanız, benimle karşı karşıya görüşmekten on defa ziyade hem fâidelenir, hem hakikî bir surette benimle görüşmüş olursunuz.”(10)

“Risale-i Nur’u okumak, on defa benimle görüşmekten daha kârlıdır. Zaten benimle görüşmek âhiret, iman, Kur’ân hesabınadır. Dünya ile alâkamı kestiğim için, dünya hesabına görüşmek mânâsızdır. Âhiret, iman, Kur’ân için ise, Risale-i Nur daha bana ihtiyaç bırakmamış. Hususan Tarihçe-i Hayat'taki mektuplar...”(11)

6. "Vekil" ve "varis" kelimelerinin izahı nasıldır, aralarında nasıl bir fark vardır?

Vekil: Kelime olarak, başkasının işini gören, bir adamın yerine hareket etme selâhiyeti olan kimseye denir. Vekil, daha ziyade manevi ve meşrebi bir sorumluluktur. Üstad'ın vekili, daha ziyade Üstad'ın meslek ve meşrebini temsil eder.

Üstat bu manaya şöyle işaret ediyor:

"Şimdi bütün talebelerin fevkinde diyerek değil, benim en yakınımda, hizmetimde olup bir derece tam tarz-ı hareketimi bilenler ve yakından görenler içinde, dört beş adamı mutlak vekil yapıyorum. Ben ölsem veya hayatta şuursuz kalsam, Nurlara karşı hizmetimin tarzını bilerek tam yapabilsinler. Şimdilik Tâhirî, Sungur, Ceylân, Hüsnü ve bir iki adam daha mutlak vekilim olarak vasiyet ediyorum."(12)

Vekilin diğer bir manası da Üstad'ın resmi işlerini takip etmektir. Üstat mahkeme ve resmi daireler ile çok meşgul edildiği için, ister istemez o konuda salahiyetli ağabeyleri kendisine vekil tayin etmiştir.

Varis: Vefat eden birisinin maddî veya manevî mal ve mülkünü kullanmaya veya tasarrufa salâhiyetli olan kimseye denir. Varis, daha ziyade, maddi ve somut şeylerin tasarrufu için kullanılıyor. Üstad'ın on yedi kişiden ibaret olan ve isimlerini tek tek saydığı varislerin vazifeleri için, “Metrukâtım olan şeylerin muhafazası” kaydını koyduğunu açıkça görüyoruz.

7. Bir kısım insanlar “Mutlak Vekil” ifadesinin Üstad'ın yazmadığını, daha sonra naşirler tarafından eklendiğini iddia etmektedirler. Bu konuda ne dersiniz?

Risalelerde geçen ve bütün ağabeylerin hayatta iken ittifak ettiği neşriyatları bu şekilde karşılayan ve ortalığı bulandırmaya çalışan insanları, bu davanın sahibi olan başta Allah (c.c), sonra bu davanın asıl üstadı ve reisi olan Rasulullah (a.s.m) ve bütün ömrü boyunca iman Kur'an davasında çalışmış ve bu uğurda ömrünü feda eden Bediüzzaman ve bu gibi iftiraları kesinlikle hak etmemiş fedakâr Nur ağabeyler affetmeyecek, dünya ve ahirette hesaplarını göreceklerdir.

Çünkü bütün neşriyatların ve yayınevlerinin yayın işlerinden sorumlu kişilerle yapılan görüşmelerde, kesinlikle böyle bir şey olmadığını ifade ediyorlar. Öyleyse bu iftirayı yapanların davalarını ispat etmek mecburiyeti hâsıl olmaktadır. Yoksa hem cemaat nezdinde hem tarih önünde hem de maneviyat sahibi gelmiş geçmiş davanın sahibi bütün zatlar önünde müfteri yaftasıyla mesul olacaklardır.

İslam tarihinde sahabelere ilişmeye çalışan ehl-i bid'a olduğu gibi, asrımızda da saff-ı evvel olan ağabeylerimize de ilişmeye çalışan ruh hastalığına yakalanmış insanlar -maalesef- mevcuttur. Bunlar, fedakâr ağabey ve naşirlere bu şekilde çamur atarak, akıllarınca Risaleler hususunda da vesvese vermeye çalışmaktadırlar. Çünkü onların iddia ettikleri gibi ihaneti bir defa eden, çok defa da etmiş olabilir. O zaman Risalelerin insanlar nezdindeki meşruiyetine halel getirmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla zahiren sahabelere atılan iftira aslında önce sünneti sonrasında da Kur'anı insanlar nezdinde düşürmek için yapılan bir ihanet olduğu gibi, zahiren ağabeyler aleyhinde oluşturulmaya çalışılan bu iftira, aslında Üstada ve Risalelere bir ihanet anlamını taşır.

Dipnotlar:

(1) bk. Emirdağ Lahikası-II, 144. Mektup.
(2) bk. Emirdağ Lahikası-I, 81. Mektup: Vasiyetnamemdir.
(3) bk. Emirdağ Lahikası-II, 136. Mektup: Vasiyetnamenin Zeyli.
(4) bk. Emirdağ Lahikası-I, 81. Mektup: Vasiyetnamemdir.
(5) bk. Emirdağ Lahikası-II, 144. Mektup.
(6) bk. Emirdağ Lâhikası-I, 167. Mektup.
(7) bk. Lem'alar, Yirminci Lem'a.
(8) bk. Emirdağ Lâhikası-I, 167. Mektup.
(9) bk. Münazarat.
(10) bk. Emirdağ-II, 116. Mektup.
(11) bk. Emirdağ-II. 112. Mektup.
(12) bk. Emirdağ Lahikası-II, 144. Mektup.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar

Lazgin

 Evet baki hakikatler fanı şahıslara bağlanmamalı. Benim de kanaatim emir sadece meşveretten çıkmalı. Fakat bu meseleyle ilgili aklıma takılan bazı hususlar var. 

1)" tarz-ı hareketimi bilenler ve yakından görenler" ifadesini nasıl anlamak gerek. Bu ifade mezkur ağabeylerin sözünden çıkmamaya bir saik değil mi? Yani madem o ağabeyler üstadın hareket tarzını biliyor, benim onlara uymam gerekmiyor mu?

2)Sen nasıl dünya işlerinde hasları tevkil ettin, erkânların meşveretlerine bıraktın ve isabet ettin.
Aynen öyle de; uhrevî ve Kur'anî ve imanî ve ilmî işlerinde dahi Risale-i Nur'u ve şakirdlerinin şahs-ı manevîlerini tevkil eyle. (Şualar)

Bu ifadeler nasıl anlaşılmalı acaba? Üstad hazretleri acaba hizmeti vekil ve varis kıldığı ağabeylerin meşveretine mı bırakmiş?  Gayr-ı müntesir bir mektupta külliyatı iki defa bitirmeyenleri meşverete almayın mealinde bir ifade geçiyordu. Acaba bu vekillik ve varislik meselesi meşverete işin ehli insanların seçilmesi için mi üstünde tahşidat yapılmış.?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Meşveret etmek hem Kur’an’ın hem sünnetin hem icma-ı ümmetin hem de Risale-i Nurun muhkem bir meselesidir. Bu durumda hiçbir şahıs meşveretin üstüne çıkamaz ve meşveretin yerine ikame edilemez. Şahsın meşveret içinde ki değeri bir reydir.

Meşverete seçilecek kişilerin liyakatli ve tecrübeli olması meşveretin ikinci önemli bir rüknü ve gerçeğidir. Üstadın tarz-ı hareketimi bilenler ve yakından görenlerin meşverete dahil olması ve meşveret içinde bir ağırlığa sahip olmaları önemli bir meziyet ve vasıftır. Yoksa meşvereti iptal edilmesine ya da meşveretin yerine ikame edilmesine bir gerekçe değildir. Yani hiçbir ağabey meşveretin üstünde olmadığı gibi meşveretin yerine de ikame edilemez.

Üstadın tarz-ı hareketini bilen ve yakından gören bir ağabey bildiği ve gördüğü husus dışında meşveretin eşit bir bireyidir. Yoksa her konuda mutlak vekil mutlak sultan mutlak halife değildir. Kaldı ki Risale-i Nur hareketi  tarikat değil ki mutlak vekalet ile yönetilsin. Ağabey meşveret içinde Üstadından gördüğünü aktarır meşveret buna uyar uymaz bu meşverete kalmış bir şeydir. Peygamber Efendimiz Uhud savaşında görüşünü bildirdi ama meşveretin kararına da uydu.

Meşvereti sadece Üstadın tarz-ı hareketimi bilenler ve yakından görenler içinden seçmekte yanlıştır zira ağabeylerden daha alim daha görüşü amik olan ağabeylerde olabilir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...