"Ve kabiliyet-i zâtiye, tabir edemediğimiz o mükemmel şuûn-u zâtiye, bihakkılyakin, hadsiz derece-i kemalde olan bir zâta delâlet eder." cümlesini izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Ve son derece-i kemâlde sıfatlar, şüphesiz, son derece mükemmel olan şuûnât-ı zâtiyeye delâlet eder. Ve kabiliyet-i zâtiye, tabir edemediğimiz o mükemmel şuûn-u zâtiye, bihakkılyakin, hadsiz derece-i kemalde olan bir zâta delâlet eder."(1)

Sıfatların icraatlarının menşei ise şuûnât-ı zâtiyeye”dir.

Şuûn-u zâtiye, konusunda daha önce sorulan bir sualin cevabında şöyle izah edilmişti:

Üstad Hazretleri eşyanın yaratılmasında ve tefekkür edilmesinde Zât, şuunât, sıfat, ef’al ve esmâ sıralamasında bulunur. Allah’ın bir şeyi yaratmayı dilemesinin ilk merhalesi o şeyle alâkalı şuunâta taalluk eder. Şuunât, İlâhî sıfatları icraya ve tecelliye sevk eder. Bu sevk ile yaratılacak şeyin mahiyetine göre İlâhî fiiller icraat gösterirler ve sonunda o şeyin yaratmasıyla esmâ tecellî eder.

Üstad Hazretleri insan mahiyetinin “sıfat ve şuunât-ı İlahiyenin bir mikyası” olduğunu beyan etmesinden hareketle şöyle bir misâl verebiliriz. İnsan bir muhtacın haline acıyıp şefkat gösterdiğinde ona yapılacak yardımın da ilk adımı atılmış demektir. Bu acıma ve şefkat şuunâta misâldir. Sonra yardım yapmaya karar verdiğinde bu kararı irade sıfatı ile icra eder, daha sonra kudretini sarf ederek gerekli yardımda bulunur. İşte bu irade ve kudret sıfatlarını harekete getiren şefkat ve merhamet olmuştur.

Bu konuda en ehemmiyetli misâl şu hadîs-i kudsîdir: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeye muhabbet ettim ve mahlûkatı yarattım.”

İşte yaratma fiilini icraya sevk eden “bilinmeye muhabbet” olmuştur, bu ise İlâhî bir şe’ndir. İkinci safhada irade, kudret ve sair İlâhî sıfatlarla mahlûkatın yaratılması tahakkuk etmiştir.

Zât, şuunât, sıfat,..sıralamasına şöyle de bakabiliriz: Rububiyet, hakimiyet, Rezzâkiyet, malikiyet,.., şuunât-ı İlâhîyedendirler. Meselâ, terzik yani rızıklandırmak fiildir, Rezzâk (rızık verici) isimdir, Rezzâkiyet (rızık verici olma) ise şuunâttandır. Hiçbir rızık yaratılmadan da Allah’ın Rezzâkiyeti vardı. Bunu tezahür ettirmek dilediğinde sıfatlarının icrasiyle rızıkları yarattı ve Rezzâk ismini tecellî ettirdi.

Şuunat-ı İlahiye: Şuunat, şe’nin çoğulu. Şe’n için Türkçemizde tam bir karşılık bulamıyoruz. En yakın mânâ olarak “şan, hal, tavır, kabiliyet” deniliyor.

Hâlık (yaratıcı) Allah’ın bir ismidir. Hâlıkıyet ise şe’nidir. Yâni, yaratıcı olmak Allah’ın şânındandır. Allah hâlıkıyetini icra etmek diledi mi, bu dilemeyi, yâni bu iradeyi, ilim, kudret gibi sıfatlar takib ediyor ve halk (yaratma) fiili icra ediliyor. Böylece yaratılan o mahlûkta Hâlık ismi tecellî ediyor.

Rab’da Cenâb-ı Hakk’ın bir başka ismi. Rab, terbiye edici demektir. Rububiyet (terbiye edici olmak) ise Allah’ın bir şe’nidir.

Bütün İlâhî isimler böylece düşünüldüğünde, her birinin şuunât-ı İlâhiyyeden bir şe’n’e dayandığı anlaşılır.

“Onlar göklerdeki ve yerdeki sınırsız hükümranlık ve nizama hiç bakmadılar mı?” (A’raf Sûresi, 185)

Nur Külliyatı’nda “Her şeyin dışına mülk, içine melekût” denildiği ifade ediliyor. Ayette “Onlar göklerin ve yerin melekûtuna hiç nazar etmediler mi?” buyuruluyor. Melekût kelimesi “sınırsız hükümranlık” şeklinde tercüme edilmiş. Bir şeyin içine hükmedenin dışına da hükmetmesi zâten gereklidir, zira dışlar içten idare edilmektedir. İnsanı misâl alırsak, insanın bedenine mülk, ruhuna melekût diyebiliriz. İnsan ruhu Allah’ın tasarrufunda, hükmü altında olduğuna göre, o ruhun emrindeki beden de zâten İlâhî hükmün altında demektir.

Sevmek, lezzet almak, hoşlanmak insan için birer şe’ndir. Allah da mahlûkatını sever ama bizim bir eserimizi sevmemiz gibi değil. İşte bu İlâhî muhabbeti, mahlûkatın sevgilerinden ayırmak için “mukaddes” kelimesi kullanılır. Allah da kulunun ibadetinden memnun olur. Ama bu memnuniyet bir padişahın kendisine itaat eden bir askerinden memnuniyeti cinsinden değildir. İşte bunu zihinlere yerleştirmek için “memnuniyet-i mukaddese” tabiri kullanılıyor. Bunlar da şuunat-ı İlahiyedendirler.

Allah’ın bütün mahlûkatının ihtiyaçlarını görmekte bir lezzet-i mukaddesesi vardır. Ama bu lezzet, bizim bir fakiri giydirmekten yahut doyurmaktan aldığımız lezzet gibi değildir.

“Her bir faaliyette bir lezzet nev’i vardır” hakikatından hareket ederek kâinata nazar ettiğimizde, Cenâb-ı Hakk’ın her bir fiilini icra etmekte, her bir ismini tecellî ettirmekte bir lezzet-i mukaddesesi olduğu aklımıza görünür. Bu lezzetin keyfiyetini ise akıl idrak edemez. Zira, akıl ancak mahlûkat sahasında düşünebilir.

(1) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, On Sekizinci Pencere.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...