"Yoksa tek başıyla, hadsiz düşman ve ihtiyacâtına karşı perişan olacaktır." Bu cümlede neden "tek başıyla" diyor Üstad, insanların aileleri cemiyetleri vs. var?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Tek başına" ifadesi, insanın manevi şeylerde tercih ve kararları kendi iradesi ile belirleyebileceğine kinayedir. İman ve küfür, hidayet ve dalalet kavramları Allah’ın icbar etmesiyle değil, insan iradesinin sarfından sonra hâsıl olur. Yani insan, imanı iradesi ile talep eder, Allah da kanunu ve rahmeti gereği iman nurunu kalbe akıtır. Yine insan, küfrü talep eder, Allah da bu talepten sonra kalbi küfür karanlığına sokar.

Demek iman ve küfür ancak insan iradesinden sonra hâsıl olan şeylerdir. İşte bu irade sarfında insan tek başınadır.

Diğer bir husus ise, irade ve tasdik noktasında insan tek başınadır, kimse bu noktada insana ne mani olabilir ne de yardım edebilir. İnsanın iman ve küfrü seçmesinde kimse ona baskı kuramaz. Yani dünya hayatında inanca dair konularda tercihi insan kendisi yapar; bu hususta tek başınadır, demektir.

Bütün peygamberler mucizeleriyle gelseler, bir insanın iradesine müdahale edemezler, onu imana döndüremezler. Yine aynı şekilde bütün kâfirler ve filozoflar toplansa, bir insanın iman tercihini değiştiremezler. Demek insanın manevî âleminde düğümü çözecek yegâne unsur kendi iradesidir ve bu noktada o tek başınadır.

Dış tesirlerin etkisi insan iradesini susturacak kadar kuvvetli değildir. Nitekim peygamber oğlu kâfir olabildiği gibi, Ebu Cehil gibi kâfirlerin oğulları da Müslüman olabiliyor. Hz. Lut’un (as) hanımı iman etmezken, Firavun'un hanımı Asiye samimi bir Müslüman idi.

İnsan, tercih ve hesap noktasından tek başınadır. Yoksa bunun dışında imandan gelen ünsiyet ve ülfet ile her şey mümine dost ve ahbaptır. Risale-i Nurların ekser eczalarında, imanın insanla kâinat arasında bir dostluk ve akrabalık kurduğu vurgulanır. Bu noktadan bakıldığında yalnızlık ve vahşet yalnız küfür ve inkâra ait bir hususiyettir. İman insanı hem Allah ile hem de bütün eşya ile dost ve ahbap yapar.

İman öyle bir iksirdir ki, her şeye karşı bir ülfet ve ünsiyet kazandırır. İmanı kuvvetli olan bir müminin nazarında her mahlûk Allah’ın müstakim birer memuru, dost bir hizmetkârıdır. Kâinatın her tarafı şuur sahibi melekler ve ruhaniler ile şenlenmiştir. Hâl böyle olunca mü’min şu âlemde vahşet ve yalnızlık çekmez.

Üstad Hazretleri bu hususa şu şekilde işaret ediyor:

"Diğer adam ise, mü'mindir. Cenâb-ı Hâlıkı tanır, tasdik eder. Onun nazarında şu dünya bir zikirhane-i Rahmân, bir talimgâh-ı beşer ve hayvan ve bir meydan-ı imtihan-ı ins ü cândır. Bütün vefiyât-ı hayvaniye ve insaniye ise, terhisattır. Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, mânen mesrurâne, dağdağasız diğer bir âleme giderler, ta yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar. Bütün tevellüdât-ı hayvaniye ve insaniye ise, ahz-ı askere, silâh altına, vazife başına gelmektir. Bütün zîhayat, birer muvazzaf mesrur asker, birer müstakim memnun memurlardır. … "(1)

Lakin imanın bu kemal manaları her müminde tam tecelli etmediği için, bu ünsiyet ve dostlukları tam idrak edemiyor. Bu da imanın zayıflığından dolayıdır. Öyle ise en güzel ve önemli yol; imanımızı tahkikî bir surete çevirip kuvvetlendirmektir. Binaenaleyh bu zamanda Risale-i Nurlar bu tahkiki imanı kazandırmaktadır.

(1) bk. Sözler, İkinci Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...