"Zât-ı Muhammediye (a.s.m.) ise, onları menba-ı hakikîsinden (Zât-ı Akdesten) turfanda, taze olarak, fevkalâde istidadıyla almış, emmiş, massetmiş. Bu sırra binaen, o zât, bir tek tesbihten, başkasının bir sene ibadeti kadar feyiz alabilir." Açar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Bir zaman, bir tek tesbihin, bir tek namazda, sahabelerin tarz-ı telâkkisine yakın bir surette bana inkişafı, bir ay kadar ibadet derecesinde ehemmiyetli göründü; sahabelerin yüksek kıymetini onunla anladım. Demek, bidâyet-i İslâmiyede kelimât-ı kudsiyenin verdiği feyiz ve nurun başka bir meziyeti var. Tazeliği haysiyetiyle başka bir letâfeti, bir tarâveti, bir lezzeti var ki, gaflet perdesi altında mürur-u zamanla gizlenir, azalır, perdelenir. Zât-ı Muhammediye (a.s.m.) ise, onları menba-ı hakikîsinden (Zât-ı Akdesten) turfanda, taze olarak, fevkalâde istidadıyla almış, emmiş, massetmiş. Bu sırra binaen, o zat, bir tek tesbihten, başkasının bir sene ibadeti kadar feyiz alabilir."(1)

"Hem İsm-i Âzama mazhar olan Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bir âyette mazhar olduğu feyz-i İlâhî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir."(2)

Peygamber Efendimiz (asm)'in miraçta kab-ı kavseyn makamında perdesiz ve vasıtasız bir şekilde Allah’ı görmesi ve Onunla konuşması insanlık için ilk ve tektir. Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) bütün esmâya en azamî derecede mazhar olduğu için, elbette manevî makamı ve kazancı da farklı olacaktır. Bu hususta Risalelerde geçen birkaç yeri paylaşalım:

"Veraset-i Ahmediye ile İsm-i Âzam zılline mazhar bir mü’min, kendi kabiliyeti itibarıyla, kemiyetçe bir nebînin feyzi kadar sevap alıyor denilse, hilâf-ı hakikat olamaz."(3)

"İşte şu sırdandır ki, haşir ve kıyameti, en âzam mertebede, en ekmel tafsilâtla Kur’ân zikrediyor ve İsm-i Âzamın mazharı olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm ders veriyor. Ve eski peygamberler ise, hikmet-i irşadın iktizasıyla, bir derece basit ve iptidaî bir halde olan ümmetlerine, haşri en âzam bir derecede, en geniş bir tafsilâtla ders vermemişler."(4)

"Hem esmânın cilvelerinin renkleri mazhara göre tenevvü ediyor, ayrı ayrı oluyor; bazı mazhar olan zat, bir ismin tam cilvesine medar olamıyor. Hem külliyet ve cüz’iyet, ve zılliyet ve asliyet itibarıyla, cilve-i esmâ başka başka suret alıyor; bazı istidat cüz’iyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor."(5)

"İnsanların terakki ve tealisi, mazhar oldukları isimlerden gelmektedir." Bu hakikate binaen Habib-i Kibriya Efendimiz (asm) hem ism-i azama hem de bütün esmaya en azami derecede mazhar olması haysiyetiyle, hiçbir kimsenin onun makamına ulaşması mümkün değildir.

Bütün peygamberler, peygamber olma hususunda birdir. Bu hakikate لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠ "Peygamberler arasında ayrım yapılmaz." (Bakara, 2/185) ayeti işaret etmektedir.

Müminler hiçbir peygamberi ayırt etmeden hepsine iman ederler. Tek bir peygamberin nübüvvetini kabul etmeyen kişinin imanı geçerli değildir. Çünkü peygamberlere inanmak, imanın altı şartından biridir. Fakat bütün peygamberlerin makamları mazhar oldukları esma-i İlahiyeye göre birbirinden farklıdır. Bu manaya da تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۢ "Resullerden kimini kimine üstün kıldık.", (Bakara Suresi, 2/253) ve وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيّ۪نَ عَلٰى بَعْضٍ " “Nebilerden bazısını bazısından üstün kıldık." (İsra Suresi, 17/55) ayetleri işaret etmektedir.

Cenab-ı Hakk’ın ilmi, iradesi ve kudreti sonsuz olduğu gibi, O’nun yanında dereceler de sonsuzdur. Bu noktada peygamberlerin de birbirine üstün vasıfları, hususi faziletleri ve ayrı ayrı rütbeleri vardır. Öyle peygamber gelmiş ki birkaç ümmeti olmuş, bazılarının ise hiç ümmeti olmamış, ama onlar o kudsî vazifelerini ifa etmiş ve onun azim mükâfatına mazhar olmuşlardır. Hz. İsa gibi ulû-l azîm bir peygamberin bile on iki Havarisi vardı.

Kendisine kitap gönderilen bir peygamberin fazileti ile suhuf gönderilen peygamberlerin dereceleri bir olmadığı gibi, suhuf sahibi bir peygamber ile kendisine suhuf gönderilmemiş bir peygamberin derecesi de elbette farklıdır. Kur’an-ı Kerim’de ismi geçen her peygamberin üstün vasıfları ve mucizeleri ifade edilmektedir.

Ulû-l azîm bir peygamber olan Hz. Musa’nın (as.) bilinen en meşhur dokuz mu’cizesi vardı. “Andolsun biz Musa’ya apaçık dokuz mucize verdik. (Ey Peygamber!) İsrailoğullarına sor, Musa kendilerine geldiğinde Firavun ona: ‘Ey Musa! Ben senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum’ demişti.” (İsra Suresi, 17/101)

Âlemlere rahmet olarak gönderilen ve hatemü-l enbiya olan Resul-i Kibriya Efendimiz (asm.)’ın binden fazla mucizesi vardır. Elbette ki, dokuz mucizesi olan Hz. Musa’nın manevî derecesi ile binden fazla mucizesi olan Habib-i Edip Efendimiz (asm)’ın manevî derecesi bir değildir.

Nebiyy-i Ekrem’in (asm.) manevî büyüklüğüne şöyle bir misal veriliyor:

İçi süt ile dolu büyük bir kap ısıtıldığında kısa bir zaman sonra o süt kaynar ve etrafa taşar. Hz. Peygamber’in kemalatını o kabın içindeki süt olarak düşünürsek, o kaptan taşan sütler de bütün peygamberlerin, velilerin ve diğer müminlerin kemalatıdır. Zira o, kâinatın Fahr-i Ebedisi, yaratılmışların en ekmeli, Cenab-ı Hakk’ın en ehemmiyetli masnuu, en sevgili abdi, kâinatın çekirdeği, nuru, esası ve en mükemmel meyvesidir.

“Hem o melek, cin ve beşerin seyyidi olan zât, şu kâinat ağacının en münevver ve mükemmel meyvesi ve rahmet-i İlahiyenin timsali ve muhabbet-i Rabbaniyenin misali ve Hakk’ın en münevver bürhanı ve hakikatın en parlak siracı ve tılsım-ı kâinatın miftahı ve muamma-yı hilkatin keşşafı ve hikmet-i âlemin şârihi ve saltanat-ı İlahiyenin dellâlı ve mehasin-i san’at-ı Rabbaniyenin vassafı ve câmiiyet-i istidad cihetiyle o zât, mevcudattaki kemalâtın en mükemmel enmuzecidir. Öyle ise o zâtın şu evsafı ve şahsiyet-i manevîyesi işaret eder, belki gösterir ki; o zât, kâinatın illet-i gaiyesidir. Yani o zâta şu kâinatın Hâlıkı bakmış, kâinatı halketmiştir. Eğer onu icad etmeseydi, kâinatı dahi icad etmezdi denilebilir.” (Mektubat)

Fahr-i Âlem Efendimiz (sav.) yaratılışta ve ahlâkta bütün peygamberlerden üstündür. İlim, irfan, fazilet, şefkat, merhamet, ubudiyet ve sahavet gibi ulvî hasletlerde hiçbir peygamber O’nun mertebesine yükselmiş değildir.

Dipnotlar:

(1) bk. Lem'alar, Otuzuncu Lem'a, Dördüncü Nükte.
(2) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal.
(3) bk. age.
(4) bk. age., İkinci Dal.
(5) bk. age.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

drerkan
Sahabe efendilerimiz r.a nın mertebelerine yetişilememeside bu hakikatten kaynaklanıyor.Onlarda HAKİKAT GÜNEŞİ EFENDİMİZ SAV 'E yakın olmaları dolayısıyla anında nurlanıyorlardı.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...